Yazar: Zeynep Naz Inansal
12 Eylül 2021
İnsanlar İkiye Ayrılır (mı?): Filmin ortaya çıkış hikayesini yönetmeni ve yazarı Tunç Şahin ile konuştuk

7Yüz dizisi ve Karışık Kaset filmiyle tanıdığımız Tunç Şahin’in ikinci uzun metrajı İnsanlar İkiye Ayrılır gerilimi yüksek, günümüz finans dünyasında geçen bir kara film. Borçlu ve alacaklı rolleri içinde sıkışmış altı insanın sistemin karanlığında yollarını aramasını izlerken, bir yandan da kimin hangi tarafa ait olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. BluTV ve Bir Film ortaklığında gerçekleştirilen İnsanlar İkiye Ayrılır, adının aksine insanların ikiye ayrılmadığını, ayrılsa da taraflarından emin olmanın imkansızlığını ortaya koyuyor. Burcu Biricik, Pınar Deniz ve Aras Aydın’ın şahane performansları da karakterlerin taraflarını belirlemeyi iyice zorlaştırıyor. Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduğumuz ve geçtiğimiz günlerde vizyona giren İnsanlar İkiye Ayrılır, yarattığı dünyayı her detayıyla destekleyen, etkileyici bir taşlama. Filmin yönetmeni Tunç Şahin’le filmi, 7Yüz’ü ve tabii insanların ikiye ayrılıp ayrılmadığını konuştuk. Bugün İnsanlar İkiye Ayrılır’a ve Tunç Şahin’e dadanıyoruz.

Tunç Şahin’le konuşmamız İnsanlar ikiye Ayrılır’a hemen gelemiyor çünkü daha önce de dadandığımız üzere The Matrix Resurrections fragmanı yeni yayınlanmış ve The Matrix evreninden bahsetmek farz oluyor. İlk filmi birden fazla kez izleyen yönetmen, ne yazacak olsa geriye dönüp filmin yapısına bakarmış. Bir de Tuna Erdem’i, efsanevi The Matrix üçlemesi yazısını ve zihin açan gramer derslerini konuşuyoruz. Bolca Tuna Erdem övdükten ve film okumalarına özlem duyduktan  sonra artık filmi konuşmaya hazırız. 

Oldukça oyuncaklı bir senaryoyla karşı karşıyayız. Senaryo yazım sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Senaryo danışmanı Derya Yanmış ile iş birliğiniz nasıl ilerledi?

7Yüz için birtakım hikayeler üzerinde çalışıyordum. Bunların bir kısmı çekmecede kalıyor. O arada 7Yüz’ün ikinci sezonunu yapar mıyız, yapmaz mıyız diye hummalı çalışmalar içindeydik. Dört bölüm yazdım aslında ve orada soru işaretleri olarak attığım bir sürü fikir vardı. Bu fikirlerden birinin başka bir yapı ve uzunluk gerektirdiğini, bir sinema filmi olmak istediğini fark ettim. Bu fikir de İnsanlar İkiye Ayrılır’a evrildi. 7Yüz ile şöyle bir bağlantısını görebilirsiniz: 7Yüz’deki hikayelerin hepsi altı karakter ve altı mekan için yazılmıştır. Burada da o yüzden altı kişi var mesela. Biraz prodüksiyonel sebepli bir yazım şekli olsa da o altı ayak duruyor içinde. İlk çıkış ve hayal etme noktası öyle kuruluydu çünkü. Sonra da hikayeyi kimin gözünden anlatacağımızı, ne tarafa doğru gideceğini, asıl ilgimizi çeken kısmı sorguladık. Yazarken hep bir tane kalben bağlanacağım cümle ya da resim bulmaya çalışıyorum. Burda “700 lira prim için bizi köpek gibi birbirimize yediriyorlar” diye bir cümle var. O cümle etrafına eklemlenerek dönmeye başladı film. 

Ben hikayeyi yazıp sonra senaryo aşamasına geçiyorum. Derya Yanmış çok iyi bir editör ve birbirimize büyük bir güven hissimiz de var. Yazar olarak birşeyler yazdığında ve karşı taraf onu düzenlediğinde, belki zamanla geçse de, ilk his ‘hadi oradan’ demek oluyor. Hayır, ben böyle olmasını istiyorum diye düşünüyor insan. Derya buna pabuç bırakmayıp söylediğini sakınmayan ve bunu incitmeden ve son derece açık bir ifadeyle söyleyebilen biri. Aramızdaki güven sebebiyle yazdığım tipte bir diyalog olmayacağını söylediğinde duyuyorum ben de onu. Yapının, diyalogların üzerinden defalarca geçtik. Birkaç kez hikayeye uzun aralar verdim. 2018’de oturup biraz yazdım. 2019’un başında yazıp bir taslak bitirdim. 2019’un son çeyreğinde de son taslak için oturdum ve tekrar yazdım. Hedefim senaryoyu 2019’da bitirmekti ve 31 Aralık günü gönderdim. Oradan da buraya geldik. 

Peki, neden bu hikayeyi anlatmak istediniz? Bu tip bir hikayeyle kişisel bir bağınız ya da benzer bir deneyiminiz var mı?

Aileden bir deneyimim var. Bir gün bir bankayla yolumuz kesişti, ben de ona şahitlik etmek ve bir noktadan sonra sürecin parçası olmak durumunda kaldım. Bir telefon konuşmasıyla başlayıp birkaç hafta süren, manipüle edildiğimizi, bize bilgilerin tam olarak doğru verilmediğini ve ilk adımdan itibaren ihlallerin olduğunu fark ettiğimiz bir süreçle karşılaştık. Başlangıçta insan çok öfkeleniyor ve karşındakine kızıyor. Ama bir süre sonra şunu merak ettim: Bir insan nasıl her sabah kalkıp, hayatının en zor anlarındaki insanları arayıp sıkıştırmak üzerine bir işi hırsla yapar? Bu beni öfkelendirdi, ama öfkede çekici bir şey var. Mağdurun gözünden öfkeyi anlatmak kolay versiyonuydu. Ben o kişileri aklamadan, onların ne hissettiklerini düşünmeye başladım. Sonra da hedefimin onlar olmadığını fark ettim. Onlar da bu sistemin içindeler ve yer yer mağdurlar. Derken izleyeceğimiz yapıda ve anlatıda bir yere doğru gitti hikaye. 

Filmin adı İnsanlar İkiye Ayrılır olsa da insanların ikiye ayrıldığına inanmıyorsunuz sanki. Filmden herkesin her tarafta yer alabileceği ve iyi ve kötünün siyah beyaz olmadığı mesajını çıkarıyoruz. Her şeyiyle çok iyi bir insan olan Tilbe karakteri bile bir süre bu düzenin parçası olabiliyor. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Tam olarak sana katılıyorum. Filmin adı İnsanlar İkiye Ayrılır olsa da ben filmi insanların ikiye ayrılmadığını söylediğini düşünüyorum. Gücü elinde tutan kişilerin hangi kefeyi seçecekleri ve diğerlerinin üstünde nasıl tahakküm kuracaklarıyla ilgili geliştirdikleri bir söylem bence. İnsanlar ikiye ayrılmazlar, insan deneyimi çok daha geniş. Filmde de söylendiği üzere, ayrılsa da kimin kim olduğunu tespit etmek çok mümkün değil. Bu sadece bu filme özgü değil, bundan önce yaptığım işlerde de böyleydi. Mutlak doğru veya mutlak yanlış insanlarla ben hayatta karşılaşmıyorum. Mutlak kötü şeyler yapan insanlar olsa da bu onları mutlak kötü yapıyor mu bilmiyorum. 

Benim sinemam ve hikaye kurmamla ilgili naif sözcüğü kullanılır. Bu da aslında çok sevdiğim bir sözcük değil. Ben aslında gerçek naifliğin tam bir iyi ve tam bir kötüden oluşan hikayeler kurmak olduğunu düşünüyorum. Çünkü gerçek hayatta böyle değil. Seyirci için çok konforlu olabilir kötü ve iyileri bilmek, ama gerçek hayat öyle işlemiyor. 

Filmin sonunda bu düzenin içinden çıkmam bir nebze de olsa mümkün gibi görünüyor, öyle düşünüyor musunuz?

Hayır, düzenin içinden çıkıyorlar mı bilmiyorum. Suyun üzerinde kalma çabasındayız sürekli. Suyun üzerinde kalabilirler. Ben mutlu olma ve hayal kurma hakkını çok önemsiyorum. Genç insanlar bir dükkan açmak, yeni bir iş kurmak istemişler. Ya da yanlış bir karar vermişler. Bunun bütün hayatlarını belirlememesi gerekiyor. Hayal kurmanın önünde bile engeller kuran bir düzenin içinde yaşıyoruz. Bir sınıfın içine doğuyorsun ve bu sınıfın içinden çıkmana sistem izin vermiyor. Bu film bu sınıfın alt edilebileceğini söylemiyor. Ya da benim karakterlerimin kapitalizmi alt etmesi beklenemez. Ama film, düşmanın kim olduğunu söylüyor. Başta ve sonda gördüğümüz banka reklamındaki animasyon karakter. Gerçek kötü o. Film, dişlilerde yanlış giden şeyi gösterip aslında o çarkın nasıl işlediğiyle ilgili bir farkındalık ve öfke duymamızı istiyor. Dişlinin nasıl işlediğini bilirsek, o zaman kendimizi koruma metodlarımız olabilir. 

Filmde tüm karakterlerin insani taraflarını görüyoruz. Hikayelerinizde karakterlerinizi kendileriyle yüzleştirmeyi seviyorsunuz. Ama sanki seyirciyi de bazı kaçtığı gerçeklerle, her karakterin insani bir tarafı olduğuyla da yüzleştirmek istiyorsunuz. 

Başına kötü şeyler gelmiş bir kadını seyredip katarsisi sürekli onun mücadelesinde ve nihayet başarmasında aramak çok rahat bir pozisyon. Sevdiğim bu tip pek çok film de var. Ama benim yazarken sorduğum şey: Bu karakterin zaafı, hatası ya da günahı ne? Senaryonun son versiyonuna geldiğimde emin oldum ki bütün karakterlerimi seviyorum ve hepsinin arkasında durabilirim. Ama hepsi falsolu, hatalı ve zaafları olan kişiler. Hiçbiri suçsuz, günahsız değiller. Niye öyle davrandıklarını da anlamaya başladım sonunda. Hepsiyle geldikleri yerde el sıkışıp bazı şeyleri niye yaptıklarını anlamaya başladım. Ancak o andan sonra hikaye benim için bitti. Seyirciye karşı illüzyondan zafer kazandırıp bir macera yaratmaktansa ayağını sürekli nereye koyamayacağını bildiği bir kurmaca yaratmak hep hoşuma gidiyor. 7Yüz’deki hikayeler de böylelerdi. 

Filmdeki sürprizler de şoke etmekten çok, herkesin farklı yönlerini ve her tarafta yer alabileceğini göstermeye hizmet ediyordu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Çok hoşuma gitti bu, çok mutlu oldum. Sürekli sürprizli son yazan kişi etiketinin üzerime yapışmasından korkuyorum. 7Yüz’de hepsi sürprizli sonla bitmiyor, ama finalde yarattığı hisler öyle olabilir bir kısmının. Ben bu filmi yazarken sürpriz mevzusuna gittim, çünkü bir bankayla veya tahsilat şirketiyle konuşurken kendini o sürprizli yapının içinde buluyorsun. İki hafta sonra neyi neden söylediklerini fark ediyor ve pişman oluyorsun. Bütün hikayeye hakim olmadığın için hikayeyi baştan sardığında hata yaptığın yeri bir süre sonra görüyorsun. Ben de seyirciyi böyle bir pozisyonda tutmak istediğim için yapıyı böyle kurdum. Sonra da sürprizli yapısı olan filmlere de baktım, ama amacım şaşırtmak değildi. 

Bu film, finans dünyasında geçen bir kara film benim için. Karakterler sistemle gerçek yüzlerini göstermeden çarpışarak başa çıkabiliyorlar. O yüzden hem klasik kara filmlere hem de neo-noir’lara baktım. Mesela Burcu’nun karakteri, o dönemin soğuk, ne düşündüğünü kestiremediğimiz ve o dünya içinde çarpışan femme fatale arketipi üzerinden kuruldu. Ama bunu bugünün Türkiye’sine uyarlayıp mümkün olduğu kadar buralı yapmaya çalıştım.

Biraz da BluTV’nin sevilen yapıları arasında yer alan 7Yüz’den bahsedelim. Dizi sıkça Black Mirror ile karşılaştırılsa da teknolojinin kötü yönlerini göstermeyi amaçlayan Black Mirror’dan farklı bir yerde duruyor. 7Yüz insanların karanlık yönlerini ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Sizin hikayelerinizde böyle bir derdiniz var, değil mi?

Ama dramanın olayı o: bir ayna tutması lazım. Black Mirror’a yine ayna diyerek gittik. Karakterlerin bir zaafı, derdi olması gerekiyor. Yaşlanmak, yalnız ölmek, özgüven gibi. Aslında 7Yüz’ün ikinci bölümü hariç hiçbir yerinde teknolojik bir şeyden bahsetmiyoruz. Black Mirror benzetmesini çok sık duyuyorum ama bir yerden sonra da kabul ettim. Rahatsız olmuyorum, çok da seviyorum. 

”Sistem böyle değil, insanlar böyle” mi demek istiyorsunuz?

Maalesef bu durumdayız. Mesela yalnız ölmek istemeyen bir adam bütün hayatını harcamış. Şimdi ona etrafındaki herkesi kaçırdığını söyleyip tekmelemek mi, yoksa onu affetmek mi? İki tarafını birden merak ediyorum. Yalnız olmasının sebebi var diye oh çekecek halimiz yok. Onun çektiği acı, onunla beraber ne hissettiğini anladığımız zaman kıymetli.

Black Mirror’a ve gramerine de profesyonel olarak baktım, çünkü bir saatlik bir hikaye anlatan bir dizi. Ama benim asıl referansım Dekalog. Üniversitedeyken inanılmaz büyük bir Kieslowski hayranıydım. Onun her biri bir saatlik on emir hakkındaki filmlerine çok büyük bir ilgi ve sevgim vardı. 7Yüz’deki herkes aynı apartmanda oturur, o aslında Dekalog’a bir el sallamadır. Onlar da aynı sitede otururlar. Orada da hepsinde bir karakter ortaktır. Bizde de böyle bir kapıcı, kitap ve şehir bağlantısı var. Onlar onun farkında değillerdir. Ama Dekalog’a bir el sallama, selam duruşu şeklinde bu. 

7Yüz’ün devamı gelecek mi?

Belki bir gün. Çok güzel hikayeler yazdım, ama aklım başka şeyler yapmaya doğru gitti. Birtakım hikayeler her zaman çekmecenin en tepesinde duruyor olacaklar. Hiçbir zaman tamamen iptal olmuş bir proje değil o. Ben gerçekten yedisinin de arkasında durduğumu hissettiğim zaman belki ikinci sezonu yaparız. Tabii BluTV de ister ve ortam şartları el verirse.

Bu aralar nelerden ilham alıyorsunuz?

Bütün bu pandemi sırasında hepimiz eve kapandık ve insanlar bir takım dijital çözümler yarattı. Ben de orada Clubhouse’da bir grup insanla yakınlaştım ve 15-20 kişilik bir arkadaş grubu oluştu. Hiçbir ortak noktası olmayan, farklı coğrafyalardan, yaş gruplarından ve hayat tarzlarından insanların birbirine anlatacak bir hikaye yaratıyor olması bana çok ilginç geliyor. Bir kitap veya filmden ilham aldığımı da söyleyebilirdim ama insanlardan büyüleniyorum ben her zaman. 

Gelecek projeleriniz neler?

Şu an üzerinde çalıştığım üç farklı proje var. Bir tane pandemi sırasında moralimi de yükseltmek için bir çocuk projesi yazdım. 10-12 yaşlarında beş afacanla ilgili Tıfıl adında bir dizi projesi. Hollanda’da bir ortak yapıma seçildi, gelecek ay ona gideceğiz. Tiyatro bazında başlayan ama sürekli filme göz kırpan bir metin daha yazıyorum. Bir de yedi-sekiz bölümlük bir platform işi yazıyorum. Hepsi çeşitli aşamalardalar. 

editörün seçtikleri