Yazar: Zeynep Naz Inansal
13 Ocak 2022
İzlediğimiz (neredeyse) her filmde onun müzikleri var: Johnny Greenwood

The Power of the Dog, Licorice Pizza, Spencer… 2021’in en çok ses getiren üç filminin müzikleri ona ait. Gerçi onu sinema ile müziğin kesiştiği o büyüleyici yerde ilk kez görmüyoruz ama madem tüm bu filmler peş peşe geldi artık uzun uzun dadanmak da şart oldu. Evet, ”milleti üze üze kendine ev yaptıran” Radiohead’in perçemi yüzüne düşmüş gitaristi Johnny Greenwood’dan bahsediyoruz. Kendisini en son, Thom Yorke ve Tom Skinner ile kurduğu ‘süpergrup’ The Smile vesilesiyle anmıştık. Geçtiğimiz yıl Glastonbury’de ilk konserlerini vermişlerdi; hatta yeni albüm ihtimalleriyle ümitlendirmişlerdi. Hiç uyumadan sürekli çalışıyor Johnny Greenwood belli ki. Keşke biraz da Radiohead’i düşünseler…

1990’larda, Radiohead’in ilk yıllarında, saçı gözünün önüne düşen, yer yer klavye de çalan gizemli bir gitarist olarak tanışmıştık Jonny Greenwood’la. Birbirinin ardından gelen albümlerin başarısında onun yaratıcılığının büyük payı olduğu konuşuluyor ama o gizemini koruyordu. Fazla röportaj vermiyor ve başı önünde sessiz sessiz üretmeye devam ediyordu. Radiohead’le rekor üstüne rekor kıran dokuz stüdyo albümü çıkaran müzisyen; Bryan Ferry, Suede’den Bernard Butler, Roxy Music’den Andy Mackay’in de aralarında bulunduğu müzisyenlerle birçok projede yer alıp farklı müzik türlerinde şansını denedi. 2015 yılında Shye Ben Tzur, Radiohead’ın prodüktörü Nigel Godrich ve Hintli müzisyenlerle bir albüm çıkardı. Hatta Harry Potter’ın dördüncü filmi The Goblet of Fire’da bir müzik grubunun gitaristini canlandırırken çıktı karşımıza.

Hikayedeki bu kurmaca grubun adı The Weird Sisters’tı ve evet, filmde solisti de Jarvis Cocker canlandırıyordu.

Ancak Greenwood’un kısa bir macera veya şansını denemek olarak adlandırılamayacak ikinci bir kariyeri daha var. Müzisyen, 2003 yılında Bodysong belgeselinin müziklerini yaptığından beri film müziği alanında oldukça başarılı bir isim haline geldi. Zamanında aldığı klasik müzik eğitiminden de faydalanarak bu yola giren Greenwood, Lynne Ramsay ve Paul Thomas Anderson gibi isimlerle çalıştı ve Phantom Thread ile Oscar’a aday oldu. Oldukça üretken bir 2021 geçiren müzisyenin bu yılın en etkileyici üç film müziğinde imzası var: Paul Thomas Anderson’dan Licorice Pizza, Pablo Larraín’dan Spencer ve Jane Campion’dan The Power of the Dog. 

1971 yılında, Oxford’da doğan Jonathan Richard Guy Greenwood erken yaşlarda müzikle tanışıyor. 17 yaşında Oxford gençlik orkestrasında viyola çalan müzisyen, 18 yaşında kadar müzik eğitimi alıyor. Sonrasında da Oxford Polytechnic’te müzik ve psikoloji okumaya başlıyor. Ancak kısa bir süre sonra abisi Colin, Thom Yorke, Ed O’Brien ve Philip Selway’le kurdukları On a Friday grubu EMI şirketiyle altı albümlük bir anlaşma imzalıyor. Grup ismini Radiohead olarak değiştiriyor, Greenwood da okulu bırakıp dev bir maceraya atılıyor böylece. Sonrası da hepimizin bildiği üzere; art arda gelen ve milyonlarca satan başarılı albümler, turneler ve bir nesli üze üze kendilerine ev yaptırmaları. 

Her zaman klasik müziğe ilgisi olan Greenwood’a, bu alanda besteler yapma fikri The Bends albümlerinin kayıt sürecinde geliyor. Bir kemancı ve çelistle çalışıp onlar için birkaç fikir besteliyor ve bundan çok keyif aldığını fark ediyor. İlk solo işi de 2003’te Bodysong belgeselinin müzikleri oluyor. Bunun üzerine 2004’te BBC Konser Orkestrası’na misafir sanatçı olarak davet ediliyor. Müzisyenin BBC için bestelediği “Popcorn Superhet Receiver”i çok beğenen Paul Thomas Anderson, Greenwood’la iletişime geçiyor. Hem bu besteyi kullanmak istediğini, hem de film müziklerini Greenwood’un üstlenmesini istediğini söylüyor ve bir daha kopmayacak efsanevi bir birliktelik başlıyor. 

2007 yılında vizyona giren There Will Be Blood’da Anderson ve Greenwood’un ne kadar uyumlu olduğu ortaya çıkıyor. Filmin sıra dışı müzikleri çok ses getiriyor ve Critic’s Choice ödülüne layık görülüyor. Yalnızca filme uyum sağlayan bir fon müziğinin ötesine geçen soundtrack aslında film müziğinin ne denli özgür olabileceğini ve filmin anlatısına katkıda bulunan bir araç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 2011’de Lynne Ramsay’nin psikolojik gerilimi We Need to Talk About Kevin’ın, 2012’de de Anderson’ın The Master filminin müziklerini yapıyor. İki filmde de kontrolü yitirmiş ve sessizce sinir krizi geçirmek zorunda kalan karakterlerin zihnine ve sıkıntılarına, Greenwood’un besteleri sayesinde eşlik edebiliyoruz. 

Anderson’la işbirliği tüm hızıyla sürüyor. Thomas Pynchon’ın aynı adlı romanından uyarlanan Inherent Vice (2014) ve hastalıklı bir aşkı anlatan Phantom Thread (2017) müziklerinde de sağlam bir iş çıkarıyor Greenwood. Phantom Thread ile Oscar’a aday olsa da maalesef the Shape of Water’a kaptırıyor. (Tarih sizi unutmayacak!) Bu arada müzisyenin kariyerinin en iyi film müziklerinden There Will Be Blood’ın Oscar’a aday olmama sebebi de eski bestelerinden kısımlar içermesi, onu da hatırlatalım. Anlayacağınız Greenwood’un hakkı sürekli yense de o üretime devam ediyor. Yine 2017’de Lynne Ramsay’nin You Were Never Really Here filminin müziklerini yapıyor. (Bu film de hemen hemen herkes tarafından yok sayılıyor.) 2019’da modern klasik müzik albümleri yayınlamak ve genç müzisyenleri desteklemek için Octatonic Records’ı kuruyor. Ancak çıkan albümler pek ilgi görmeyince bu projesini rafa kaldırıyor. 

Günümüze geldiğimizde Greenwood’un kariyerinden etkilendiğimiz kadar bir de 2021 yılındaki üretkenliğinden etkileniyoruz. Verimli bir yıl geçirdiğini düşünen herkese kendini sorgulatacak bir projeler seçkisiyle karşımızda kendisi. Yaptığı film müziklerini çok beğenen Larraín, ona ulaşıp Spencer filminde birlikte çalışmayı teklif ediyor. Kraliyet ailesiyle özdeşleşen barok müziği alıp caz müzisyenlerine vererek oynamalar yapıyor bestelerinde. Amacı Diana’nın kraliyet ailesi içindeki renkli halini tüm yaşanan kaosu ve tabii ciddiyeti yansıtabilmek. Filmde Diana’nın halüsinasyonları da yer aldığı için önce oda müziği olarak başlayıp daha sonra karakterin zihnini yansıtan bir müziğe dönüşen besteler, film hakkındaki en iyi detay diyebiliriz. 

The Power of the Dog filminde de yine Amerikan kırsalını, kovboyları ve kırılgan erkekliği göz önünde bulundurarak hareket ediyor. Hatta Campion ile ilk etapta tüm müzik aletlerinin hayvan parçalarından yapıldığını ve bir nevi mezbaha olduğunu konuşuyorlar. Müzik aletlerinin malzemelerine kadar düşünüyor yani. Licorice Pizza daha çok dönemin şarkılarından oluşsa da Anderson, Greenwood’suz film çekmek istememiş gibi. Çünkü bu filmde de küçük bir bestesi yer alıyor. Yıllar sonra Anderson’ın bu kadar neşeli bir film çıkarma sebebi olarak Greenwood’un müziklerinin azlığı gösteriliyormuş hatta. İkili de aralarında buna çok gülüyorlarmış. 

Greenwood’u film müziğine çeken şey, yönetmenin üstüne aylarını harcadığı her detayını incelikle düşündüğü bu yaratım sürecinin parçası olmakmış aslında. Anderson, Campion ve Ramsay gibi filmin müziğini daha senaryo bile yazılmadan kurgulamaya başlayan yönetmenlerle çalışmak ona ilham veriyor. Filmi geçici bir müzikle kurgulayıp son birkaç haftada orijinal müziğe karar verilen yüzlerce filmin aksine, bu yönetmenlerle aylar süren bir fikir sürecine girip karakterleri yaratmak filmin yapısını da değiştiriyor zaten. Mesela Spencer’daki en önemli sahnelerden biri için önce Greenwood müziği besteliyor, daha sonra tüm sahne müziğe göre kurgulanıyor. Greenwood’un sinemada devrim yapmasını beklemiyorduk, ama sonuçtan çok memnunuz. Neyse belki Oscar zaferi bu seneye kısmettir. Zaten üç favori filmde çalışarak elini de güçlendirdi. Yolun açık olsun koca çınar!

editörün seçtikleri