Yazar: Derin Koçer
26 Aralık 2021
Joan Didion (1934-2021): Yazarak yaşamak

Joan Didion yazarak yaşadı. Yasın, sevincin, siyasetin izini bir muhabir titizliğiyle sürdü. 60’larda başlayan kariyeri boyunca yazdığı dergi ve gazetelerde yazarı da haberin bir parçası yapan yeni bir üslubun önderlerinden oldu. Ömrü boyunca biriktirdiği hikayeler, kim bilir kaç insanın hayatını değiştirdi. Ben, o insanlardan biriyim.

Geçtiğimiz günlerde 87 yaşındayken hayatını kaybeden Joan Didion’la New York’ta, kendimi yapayalnız hissettiğim ve geleceğime dair hiçbir şeyden emin olamadığım bir dönemde tanıştım.

Henüz 16 yaşındaydım. Nerede yaşamam gerektiğini, Türkiye’de kendime bir hayat kurup kuramayacağımı, hatta ne yapmak istediğimi bile bilmiyordum. Otelin birkaç sokak ötesindeki Strand Kitabevi’ne neredeyse her sabah gidiyor; gün boyu gökdelenlerin arasına sıkışmış Bryant Park’ta ya da New York Halk Kütüphanesi’nde aldığım kitabı okuyordum. Didion’ın Blue Nights’ına da o günlerden birinde denk geldim. Kitabın ilk birkaç cümlesini okuduğum gibi, hiç şüphe etmeden, kasaya yöneldim.

Yazar, yaz başlarında New York’ta görünen ‘mavi geceler’i anlatıyordu. Akşam bastırdığı halde havanın o mavi renkle karanlığa direndiği; hava soğuk olsa bile baharın geldiğini kente duyurduğu geceleri. Tam da benim New York’u tanımaya başladığım günleri, yani.

1967

Kitap, çocuğunu kaybetmiş bir annenin kızına vedası, yas tutma yöntemiydi. Hikaye mavi gecelerle başlıyordu çünkü Didion, kafayı “hastalıkla, insanlığa verilen kutsal yaşam sözünün tutulmamasıyla, günlerin azalması ve sonun kaçınılmazlığıyla” bozduğu bir dönemde bu kitabı yazıyordu. Yas tutuyordu. “Oysa mavi geceler, aydınlığın katlinin tam tersidir ama aynı zamanda, o günlerin geleceğine dair bir uyarıdır.” Çünkü New York’ta akşamlar tekrardan siyaha büründükçe, kış başlar.

Bütün gün elimden bırakmadan okudum Blue Nights/Mavi Geceler’i. Didion, tuttuğu yasa da, kızının hayatına da bir muhabir titizliğiyle yaklaşıyor; kendi hayatının ve duygularının içinde savrulurken gerçekten ne yaşadığının ve gerçekten ne hissettiğinin izini sürüyordu. Her satırı, dürüst bir kadının anlama çabasıydı.

Kitabın sonuna geldiğimde yazmadan yaşayamayacağımı biliyordum. Onun başka bir kitabında, White Album’da, “Yaşayabilmek için birbirimize hikayeler anlatırız” dediğinden ise henüz haberim yoktu.

Fakat kendimi anlamaya en çok ihtiyaç duyduğum anda bu tesadüfen tanıdığım yazar bana yol gösteriyordu.

Hoş, bir başka denemesinde de zaten hayatımızı garip tesadüfler sayesinde hatırlayabildiğimizi anlatacaktı. Misal, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin öldürüldüğü gün Didion kendine bembeyaz, ferah bir elbise alıyordu. Düğününde giyeceği o elbiseyi ise kan kırmızısına bulayacak olan, yıllar sonra, ünlü bir yönetmenin evinde üzerine dökülecek şaraptı.

Didion, hikayelerin ve hayatın bu birbirinden bağımsız duran noktaların birbirine bağlanmasıyla oluştuğunu savunuyordu. Tesadüf zannedilenler, koca bir kaosun içinde yaşanan anları, anlamlı kılıyordu. İnsanın hayatında önemli rol oynayan yazarlarla kurduğu ilişki de biraz böyledir. Ne zaman anlamaya ihtiyaç duysak, bir çıkış yolunu onların yazdıklarında ararız.

Didion ile bu ilişkim de o günden sonra hep sürdü. Aksi zaten oldukça zordu.

Zira o, yaşadığı dönemin de kendi hayatının da (ve dolayısıyla duygu dünyasının da) tarihini, bir romancının kalemiyle dergi ve gazetelerde, günü gününe kaleme alan bir yazardı. Üstelik editörüne, arkadaşlarına, eşine ya da herhangi bir başkasına değil; sadece ve sadece hakikate ve yazıya sadıktı. Bu yüzden kendini anlatırken de dünyayı anlamlandırırken de dürüsttü.

Örneğin, birçok okuru için onunla özdeşleşecek Kaliforniya’da, 60’ların hippi hareketine tanık oluyor; gördüklerini yazıyordu. Ama romantik bir aktivistin günlüğünü tutmuyor; seks devrimi adı altında daha 20’lerinin başında hamile kalan kızların ve doğru dürüst bir eğitim alamadan, okula gidemeden büyüyen çocukların hikayelerini anlatıyordu.

Misal, her köşesinden uyuşturucu fışkıran bir salonun ortasında, belli ki yine o maddeler yüzünden ölmüş (ya da öldürülmüş) bir bebeğin öyküsünü Didion tarihe kaydetti. Üstelik yıllar sonra o makalesi sorulduğunda “Eğer yazarlık yapıyorsanız, böyle anlar sizin için biçilmiş kaftandır” diyecekti. Zira romantik değildi. O bir yazardı. Yazarak yaşıyordu. Sadakati, hikayelere ve hakikateydi.

Joan Didion ve John Gregory Dunne

“Yazarak yaşıyordu” diyerek abartmıyorum. Netflix’te Didion’un hayatını anlatan Joan Didion: The Center Will Not Hold belgeselinden öğrendik ki eşi, yazar John Gregory Dunne (1932-2003) ile ayrılma eşiğine geldikleri bir anda, Honolulu’da kaldıkları adadan yazdıkları yazılar da bu evliliğin kopuş sürecini anlatıyordu. Dunne ise, o yazılar Vanity Fair’a gitmeden önce, Didion’ın editörlüğünü yapıyordu.

“Hayatının böylesine özel anlarını tanımadığın insanlarla paylaşmak zor değil miydi” diye sorulduğundaysa cevabı çok netti: “Elinde ne varsa onu yazarsın. O zaman elimdeki tek şey, buydu.”

Aslında Didion’un üslubu, basın tarihinde de bir dönüm noktasıdır. Zira muhabirin haberin içinde olduğu, objektifliğe değil hikaye anlatıcısının perspektifine dayalı, yeni bir anlatı formatıdır bu. Didion, 70’lerin Kaliforniya’daki rock dünyasını yazarken de, Latin Amerika’da yokluğun ortasında muhabirlik yaparken de bu yeni dili kullandı. Normalde dün herkesin okuyup sonraki gün menemene altlık olarak kullandığı gazetelere, edebiyatın zamansızlığını kazandıran yazarlardan biri oldu. Şairaneydi ama asla yapay değildi. Hâlâ benzeri pek yoktur.

Didion ile en son, geçtiğimiz yaz, hayatımda ilk defa birini, dedemi, kaybettiğimde karşılaştım. Nasıl başa çıkacağıma dair hiçbir fikrim olmayan o yas duygusuyla bir başıma kaldığımda ona sığındım.

Kocasının ölümünden sonra yazdığı The Year of Magical Thinking kitabını yeniden okudum.

Kendimi, bu defa, cevval bir muhabirle beraber yasın gerçekten insana ne yaşattığını anlamaya çalışırken buldum.

“Yas, ona ulaşana kadar neye benzediğini bilmediğimiz bir yer” diyordu. Sonsuza kadar uzanan, anlamın önemini yitirdiği bir boşluk. Üstelik “senin de başına gelecektir. Nasıl olduğu değişebilir ama muhakkak başına gelecektir.”

2005

Gelmişti ve benim de yapabileceğim tek şey, tıpkı Didion’ın olduğu gibi, kaybettiğim insanın, ölümün ardından yapayalnız kalmasına izin vermemekti. Onun hikayesini anlatmaktı.

Kendi halime acıdığım ya da teselli beklediğim için değil; onu, benim gibi, başkaları da tanısın diye haftalarca insanları dedemle tanıştırdım. Onu ölümden kurtaramayacağımı bildiğim halde; ölümün ardından bir başına kalmasın diye hikayesini yazdım.

“Yazmak zorundaydım çünkü daha önce kimse bana, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatmamıştı” der Didion o kitapta.

Yazmak zorundaydım çünkü daha önce kimse bana, bunun nasıl bir duygu olduğunu anlatmamıştı.

Zira “yaşamak için birbirimize hikayeler anlatırız.”

Didion, bir insanın hayatına ne kadar hikaye sığabilirse, o kadar hikaye sığdırdı ömrüne.

Bu, iyi bir hayattır.

editörün seçtikleri