Advertisement
John le Carré’nin ajanlıktan yazarlığa uzanan yolculuğu
yazar: Nazlı Senem Dalgıç

John le Carré adıyla kitaplarını imzalayan dünyaca ünlü yazar David Cornwell geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrıldı. Hayatının bir bölümünü epey gizemli bir dünyada geçirdikten sonra tüm dünyanın tanıdığı bir yazara dönüştü kendisi. Hatta ajan olamayacak kadar ünlü olması kendini tamamen yazmaya adamasına sebep oldu diyenler dahi var. İngiliz istihbarat tarihindeki olaylar ve ihanetler ona birçok başyapıt için ilham ya da malzeme olurken çoğumuzun yabancı olduğu topraklara konuk olmasını sağladı. Ajanlıktan yazarlığa uzanan yolculuğuna saygıyla dadanıyoruz.

Anlatılanlara göre İngiliz istihbarat örgütlerindeki faaliyetleri ve yaşadıkları hakkındaki tüm önemli bilgileri son gününe kadar sır gibi sakladı. Aileye, sevgililere, ideolojiye ve ülkelere dair casusların ve ulusların hikayesini okuduğumuz romanları belki kurgu, belki biraz esinlenme, belki de tamamen hayal ürünüydü. Biyografi yazarı Adam Sisman, le Carré’nin “Ben bir yalancıyım.” dediğini söylese de şöyle devam ediyor sözlerine: “Yalan söylemek için doğdu, onunla yetiştirildi; yaşamak için yalan söyleyen bir endüstri tarafından eğitildi ve bunları bir romancı olarak uyguladı.”

MI6 için çalışırken gördüğü ajanlık ve karanlık uluslararası komplolar üzerine yazan le Carré, aslında okuyucusunu sık sık dünyanın beklenmedik bir köşesine Moskova, Berlin ya da Nairobi’ye taşıyor. Kitaplarının çoğunda hem gidilen ortamının gizemli seyahat cazibesini yeniden yapılandırıyor hem hükümetlerin ve ajan çevrelerinin gizli servislerdeki etik belirsizliklerine tanık ediyor bizleri.

Sıkı okuyucularının da bildiği üzere Soğuk Savaş dönemi sırasında Sovyetler Birliği ile Birleşik Devletler arasındaki çekişmelere ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne kadar, 20. yüzyılın ikinci yarısına hâkim olan rekabete dair algıları şekillendirmede önemli bir rol üstleniyor ünlü yazar. Hatta savaşın ahlaki belirsizliklerini milyonlarca kişi için tanımlayarak Batı’nın Soğuk Savaş varsayımlarına meydan okuduğu söylenir. İngiliz ajanlarının, le Carré’nin MI6 Gizli İstihbarat Servisi’ni yetersiz, acımasız ve yozlaşmış olarak tasvir etmesine kızmasına rağmen romanlarını okudukları da bilinir.

İngiltere’nin MI6 dış istihbarat teşkilatı başkanı Richard Moore da attığı bir Tweet ile veda etti kendisine. Kabaca bir çeviriyle; “John le Carré hakkındaki haberleri duymak çok üzücü, parlak romanlarıyla MI6’ya damgasını vuran bir edebiyat deviydi.”

Hayranları arasında eski ABD Başkanı George H.W. Bush ve eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher gibi Soğuk Savaş dönemine tanıklık etmiş (ve bizzat rol üstlenmiş) siyasetçilerin de olduğu da konuşulur hep. Ülkelerin yönetici sınıfı hakkında, döneminin herhangi bir politik yazarından daha fazlasını açığa çıkarmasıyla da öne çıkıyor zaten le Carré de.

Yozlaşmış ilaç şirketlerinden, Filistinli savaşçılara, Rus oligarklarından yalan söyleyen ABD ajanlarına ve tabii ki hain İngiliz ajanlarına kadar uzanan, Soğuk Savaş sonrası dünyanın yaşadığı kaosa dair iç karartıcı olduğu kadar polemik içeren bir dünya betimlemiştir romanlarında. Çoğu zaman da haklıdır aslında. The Tailor of Panama’nın önsözünde; “Demagojiyle gizlenmiş kurumsal güçten başka bir şey olmayan yeni Amerikan gerçekçiliği, tek bir anlama geliyor: Amerika, Amerika’yı her şeyde ilk sıraya koyacak” diye yazmıştı. 2003’te ABD öncülüğündeki Irak işgaline karşı çıkmış ve ABD’ye olan öfkesi sonraki romanlarında da kendini belli etmişti. A Perfect Spy’da da Amerika hakkında, “Hiçbir ülke için ajanlık yapmak bu kadar kolay olmamıştı…” diye belirtir düşüncelerini…

Literatüre kazandırdığı başka şeyler de var tabii ünlü yazarın. Mesela “köstebek”, “bal çömleği” ve “kaldırım sanatçısı” gibi ajanlık terimleri ilk onun romanlarından çıkma.

Her yazar gibi yeteneğini işlerken geçmişinin ona kazandırdıklarından da besleniyor John le Carré.

19 Ekim 1931’de İngiltere’nin Dorset kentinde dünyaya geliyor. Çocukluk ve gençlik yılları pek kolay değil… Annesi, kocasının sadakatsizliklerinden ve mali yetersizlikten dolayı umutsuzluğa kapılarak le Carré daha beş yaşındayken aileyi terk etmiş. Yıllar sonra le Carré, hayatındaki tüm sıkıntıların, babasının sorumluluğunda geçen 16 koca yıla dayandığını belirtmiş maalesef.

17 yaşındayken 1948’de Almanca öğrenmek için ayrılmış evden. Berne Üniversitesi’nde ve Oxford’da önce modern diller sonra Alman edebiyatı okumuş. Daha sonra İngiltere’nin en seçkin okullarından olan Eton College’da öğretmenlik yapmaya başlamış. 1960 yılında MI6 olarak bilinen Gizli İstihbarat Servisi’ne geçmeden önce ise Londra’daki MI5’ta da çalışmış. O zamanlar Batı Almanya’nın başkenti Bonn’a gönderildikten sonra Soğuk Savaş ajanlığının en zorlu cephelerinden biri olarak bilinen 1960’ların Berlin’inde de yer almış. Hatta Soğuktan Gelen Casus’u Berlin duvarı yükselirken yazmış.

Yine de casusluk romanlarındaki en derin gözlemler, yabancı düşmanlar veya küresel çatışmalar hakkında değil, eski İngiltere’nin çürümesi hakkındaydı diyenler çoğunlukta.

“Hayatım boyunca jet uçağının, atom bombasının ve bilgisayarın doğuşuna, İngiliz kurumunun ölümüne tanık oldum” diye yazıyor bir kitabında. Bu satırları okumak yaşadığımız son günlerde bizlerin de hem bir şeylerin doğuşuna hem de bitişine içten içe tanık olduğumuzu hatırlatıyor aslında.

Sınıf ve toplum bilinci yakalama konusunda usta olduğu da bir gerçek. Öyle ki Britanya semalarından pek çok eleştirmen ve okuyucu, ”Kendi ülkemizi bize göstermesi için le Carré’ye güvendik” gibisinden açıklamalar bile yapıyorlar. Romanları aracılığıyla İngiltere’nin çökmekte olan yönetici sınıfını gözetlememize imkan tanıyor çünkü. Otobiyografik başyapıtı olarak görülen A Perfect Spy’da, yöneticilerin durumunu “Sınıflarına yönelik tehdidi İngiltere’ye yönelik tehdit ile eşanlamlı olarak gören ve farkı anlayacak kadar uzağa gitmeyen adamlar” diyerek açıklıyor mesela. Pek çok İngiliz için bir kahraman olarak görülmesinin en önemli sebepleri sınıflar ve meslekler arasında köprü kuran bir adam olmasından da değil aynı zamanda İngiltere’nin ötesindeki dünyayı da bilen bir adam olmasındandır belki. “Kendini kendi ülkesinde yabancı hisseden ve başka bir yerde daha mutlu ve daha güvenli olacağına inanan dünyanın herhangi bir yerindeki diğer sanatçılardan farklı değilim” sözü ise her şeyi görmüş olmasının kendisine yüklediği hisleri ve kitaplarının arkasındaki motivasyonu anlamamızda etkili olabilir.

Kendisinin mükemmel bir İngiliz beyefendisinden ziyade, ünlü roman kahramanlarından George Smiley gibi, biraz belirsiz biraz karanlık olduğu da ortada aslında. Zaten tüm iyi yazarlar ve sanatçılar yaşadıklarından ziyade iyi ve kötü olan tüm deneyimlerini kendi içlerinde konumlandırdıkları o özel yerden beslenirler aslında. Büyük devlet sırlarını açık etmeden kelimeleri aracılığıyla hissettirebilmesi de bundan pek tabii.