Kaçış çizgisi üzerine: Pieces of a Woman film incelemesi
yazar: dadanist

Simgeler dünyasında yaşıyoruz. Bu simgelerin bir kısmını doğmadığımız andan itibaren biliyorken, bir kısmını ise yol arkadaşımız olarak yanımıza alıyoruz. Onların bir köşede olduğunu bilmek yolda olmamıza yardımcı oluyor. Öğrendiğimiz ilk nesnelerin yokluğunda ya da yetersizliğinde yaşadığımız travmalar, arkasından hepimizin bildiği patolojik problemleri beraberinde getiriyor. Başrol oyuncusu Vanessa Kirby’ye 77. Venedik Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü getiren ve sonrasında dağıtım hakları Netflix tarafından alınan yönetmen Kornél Mundruczó’nun son işi Pieces of a Woman annelik kavramının yüceltilen, eriyen, travmatik ve manipüle edilen tarafına ilişkin hikayesini kuruyor. Senaryo kısmında 2014 tarihli White God’dan bu yana yönetmenle birlikte çalışan Kata Wéber’i gördüğümüz filmin yapım kısmında ise Aaron L. Gilbert, Paul Barbeau ve Martin Scorsese gibi isimler yer alıyor. Pieces of A Woman film incelemesi

Yazı: Zekican Sarısoy

Dikkat, yazının ilerleyen satırlarında spoiler’lar da çıkabilir karşınıza!

Öyküsünü dokuz aylık bir gebelik süreci gibi tasarlayan filmin ilk ayını bir cold open açılışıyla seyreden izleyici, sürece tıpkı Martha gibi ne uzak ne yakın olacak bir mesafeden başlıyor. Doğumun hemen ardından gerçekleşen bebek ölümünü merkeze alan film, küçük bebeğin bıraktığı yerden nabzını alıyor ve ritmi belirsiz bir düzlemde yolunu aramaya başlıyor. Aşama aşama sanki bir gebelik sürecini yeniden dolaşıma sokan hikaye, standart bir anlatının tersine öyküsünü tersten ve bir hiçlik üzerinden kurarak sınırları belirsiz bir atmosfer çiziyor.

Howard Shore’un uzunca bir süre akıllardan çıkmayacak tınılarıyla ilerleyen adımlar, rüzgardan nereye savrulacağını bilmediğimiz bir yaprak gibi Martha’yı uzaktan izlerken, bir yandan duygu kavrayışı noktasında karakterin işaret ettiği bilinmeze doğru hızla sizi de dahil ediyor. Hızlı bir müjde ve hemen ardından gelen hızlı bir yas hali, olaylar arasında dengede kalmayı güçleştiriyor. Martha’nın eşi Sean’ın (Shia LaBeouf) hazırladığı köprü projelerinde, köprülerin dengede kalması için olması gereken şartların aksine partnerlerin arasına giren süreç Martha’nın en özel alanından en genel alanına doğru genişleyen bir çemberde çeşitli krizleri gün yüzüne çıkarıyor. Çevresinin ona fısıldadığının aksine Martha, kendi bildiği yoldan travmadan uzaklaşmaya çalışıyor. Karakterin hayata devam etme arzusuna dair illüzyon, her ölen şeyin köşe başında belirdiği ve aslında Martha’nın yaşayan yaşamayan fark etmeksizin büyük bir stonewalling içinde dans ettiğini gözler önüne seriyor. Öğrenilmiş bir anneliğe dair beklentilerin karşılanmadığı noktada haliyle olası bir B opsiyonuna ihtimal verilmiyor oluşu, başlarda hikayenin bir köşesinden fısıltı olarak gelen Martha’nın annesinin sesinin her bir köşeden duyulur olduğu bir eşiğe yaslanıyor.

Usta oyuncu Ellen Burstyn’nin hayat verdiği Martha’nın annesi, Nazi işgali altında dünyaya gelen Yahudi bir kadın olarak, hayatta kalmanın nihai meydan okuma ve her şeyi ezip geçme olduğuna inanıyor. Ve kızının yaşadığı kaybın da bir başarısızlık hikayesi olduğunu her fırsatta ima ediyor. Büyük bir fırtına gibi bütün kıvılcımların yan yana konumlandığı yemek daveti, annenin her şeyin üstünü çizen tavrını ve kızının öfkesinin doruk noktasını görmek açısından masanın ucunda kimin oturduğunu unuttuğumuz bir roller coaster etkisi yaratıyor.

Karakter anlatılarını kurarken merkez bir metafordan geniş ölçüde yararlanan Mundruczó öykülerinden biri olan filmde, zaman içinde yas metaforu kenarda kalan bir şey değil, aksine kanlı canlı bir karaktermiş gibi kendi bedenini buluyor. Yas Martha’nın ya da bir başkasının bedenini bir aracı olarak kullanır hale geliyor.

Yönetmenin bir önceki filmlerine nazaran nispeten daha metropole taşıdığı hikayesinde her köşe başı aslında bir avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Martha’nın sokakta, caddede, orada burada geçirdiği her an döndüğü dönemeçlerde, hamilelikten kalan ödemin indiği ancak yasın kendini şişirdiği bir karşıtlık ilişkisi hasıl oluyor. Karakter kendini her ne kadar sokağa ve olağan hayata yeniden adapte etmiş gibi görünse de kameranın ona yakından sokulduğu zamanlarda geriye kalan birşeylerin kendini başka şekillerde devam ettirdiğine şahit oluyoruz. Martha’nın göğsünde beliren süt, yürüyüşünde yaşadığı aksaklık gibi ayrıntılar başka birşeylerin doğduğunu her fırsatta referans ediyor. Yeni doğmuş bir bebeğin ölümü elbette acı vericidir ancak sosyal hayatınız tektipleşmiş bir yas anlayışı içinde size yaklaşabilir. Sizin için üzülebilir; ne yapmanız, nasıl hissetmeniz gerektiğini söyleyebilir; kısacası sizi doğru zamanla baş başa bırakmaz. Bunun yerine kendi zaman dilimi içinde bunu yönetmeye çalışır. Herkesin sessiz kaldığı ve korkulu gözlerle karakteri izlediği bir döngüde kırılma noktası Martha’nın annesinin bir arkadaşıyla karşılaşmasıyla olur ve “keder kaçıran” taziye mesajları ekrandan akar gider. Martha kaçacak yer arar ama sanki haritada yer kalmamıştır.

Zamanın her şeyin ilacı olduğu klişesine ufak ufak göz kırpan anlatıda karşıya geçmek için bir köprüye, erkeklerin size sizden daha az üzüldüğü bir birlikteliğe ve elma ağaçlarının peri çocukları büyüttüğü masallara ihtiyaç var. Vanessa Kirby’nin oyunculuğu ise ışıl ışıl parlıyor!