Advertisement
Karanlığa, en karanlığa doğru: Matt Elliott İstanbul’da
yazar: Seden Mestan

Matt Elliott; Fransız deneysel yaylı çalgılar üçlüsü Vacarme ile birlikte İstanbul’da.

Durup dinlenmeden üreten bir müzisyen Matt Elliott. Hatta o kadar ki müzikal kimliğini zaman içerisinde bölmek zorunda kalmış, tek bir zihinden iki farklı kişilik, iki farklı proje çıkarmıştı. Hem her ne kadar aynı derecede karanlığa meyilli olsalar da ikisinin de birbirine pek benzediği söylenemez. Third Eye Foundation, 90’lı yılların o kafası bozuk seslerini elektronik ve drum’n’bass’la birleştirirken, 2003 yılında, hiç beklenmedik bir anda ilk albümünü çıkardığı solo projesi ise gitarı ve yaylıları merkezine alan akustik bir macera…

Matt Elliott, ‘Songs’ üçlemesiyle (Drinking Songs, Howling Songs ve Failed Songs albümlerinden bahsediyoruz) diskografisinin klasikleşecek işlerine imza atarken, Third Eye Foundation projesini de geçmişte bir yerlerde bırakmaya niyetleniyor gibiydi. Daha doğrusu biz öyle hissetmiştik. Haliyle geçtiğimiz yıl, tam sekiz yıl sonra karşımızda yepyeni bir Third Eye Foundation albümü bulunca şaşırdık ve ben şahsen biraz endişelendim. Çünkü Wake the Dead adlı bu albümü bir oturuşta baştan sona dinlersem sağ çıkamam gibi hissettim; daha ne kadar karanlık olabilir ki diyerek elime aldığım her yeni Matt Elliott albümü (hangi projesi olursa olsun) nasıl oluyor bilmiyorum ama öncekilerden çok daha karanlık bir yere götürebiliyor insanı.

Şarkılarında sözünü esirgemeyen (hayata dair, her konuda) ve insanlık halinin tam orta yerinden kopup gelen hikayeler anlatan Matt Elliott, 22 Mart akşamı (yani birkaç saat sonra!) Nova Muzak serisinin konuğu olarak (bu geceki, serinin 29. konseriymiş bu arada) Borusan Müzik Evi’nde sahne alacak. Hem de yaylıları elektroniğin en can acıtıcı sesleriyle harmanlayan Vacarme eşliğinde… Tehlikenin farkında mısınız?

Eğer Matt Elliott’ı daha önce hiç dinlemediyseniz ve bu röportajı öylesine okumaya başladıysanız, birazdan satır aralarında göreceğiniz gülme efektleri sizi şaşırtabilir hahahah! Tarif ettiğimiz müzisyen ile bu gülme efektlerinin arasında ilk anda bünyeye garip gelen bir farklılık var sanki… Ama bir daha düşününce; kendiyle ve hayatla böylesine dalga geçebilmek tam da ona yaraşır bir yetenek zaten…

Merhaba Matt, nasılsın?

Ahahah bunu kibarlıktan mı yazdınız yoksa ilk soru bu mu gerçekten, bilmiyorum ama iyiyim. Hava güneşli ve akşam üstü keyfi yapıyorum. Bu soruları cevapladıktan sonra bir kere daha yapacağım ve akşamı dinlenerek geçireceğim.

İstanbul’daki konserinde Vacarme’yle birlikte sahne alacaksınız. Yollarınız nasıl kesişti ve birlikte çalmaya nasıl karar verdiniz?

Carla’yla yıllar önce tanıştığımda harika ötesi Mansfield TYA ile birlikte turnedeydi. Karşılaştığımız festivalde bizde çalıyorduk ama sonrasında beni festivalden şutlamışlardı hahahaha Sonrasında, Failing Songs’un turnesi için kurduğumuz gruba kısa bir süreliğine katıldı. Gaspar’ı ise ismen biliyordum; ortak tanıdıklarımız var ve çoğuyla birlikte çalıyor o da zaten. Onunla da ilk kez babası Pedro Soler’in albüm çalışmaları sırasında tanışmıştık. Birlikte albümdeki vokaller ve şarkı sözleri üzerinde çalışmıştık. Third Eye Foundation’ın son albümünde çelloları çalmasını teklif etmiştim.

Haliyle menajerim onlarla birlikte bir turneye çıkmamamı önerdiğimde çok heveslenip mutlu oldum. Başta, birlikte prova yapmak için yeterli zamanımız olmadığı için biraz streslenmiştim ama birlikte sahne almaya başladıkça işler de kendiliğinden gelişti. Vacarme gerçekten çok yetenekli ve yaratıcı müzisyenlerden oluşuyor. Ayrıca hepsi de harika insanlar. Onlarla çalışmaktan çok keyif alıyorum.

Birlikte genellikle doğaçlama çalıyoruz. Aslında doğaçlamaları sevsem de sahnede yapmaya pek alışık değilim. O yüzden stresli ama bir o kadar da zevkli benim açımdan. Konserlerimize spontane gelişen, bir daha yaşanmayacak anlar katıyor.

Son Third Eye Foundation albümü Wake the Dead’i tam bir yıl önce yayınladın. O zamandan bu yana yeni bir şeyler üzerinde çalışmaya başladın mı? Bir sonraki dinleyeceğimiz ne olacak: Yine bir Third Eye Foundation albümü mü, yoksa kendi adınla yayınlayacağın bir kayıt mı?

Şu aralar yeni bir ‘Matt Elliott’ albümü üzerinde çalışıyorum. Neredeyse yarıladım bile. Third Eye Foundation, peş peşe kaydettiğim üç solo albümden sonra havayı dağıtmak için döndüğüm bir projeydi hahaha Umuyorum ki yeni albüm bu yılın sonunda yayınlanacak. Yeni Third Eye Foundation albümüyse… Muhtemelen 2024’te falan çıkar hahaha Bu arada, bir noktada Vacarme’yle de bir albüm kaydetmeyi çok isterim.

Şunu hep çok merak ettim: Yeni kayıtlar üzerinde çalışmaya başladığında, bunun bir Third Eye Foundation albümü mü yoksa yine kendi adınla yayınlayacağın bir kayıt mı olacağına hangi noktada karar veriyorsun (ya da anlıyorsun)? Şarkılar yollarını nasıl buluyor?

İki farklı çalışma yöntemim var. Solo projem için çalışmaya gitarla başlıyorum. Şarkı sözleri genellikle sonradan geliyor; başlangıçta sadece gitar çalıyorum ve nereye doğru gittiğimi anlamaya çalışıyorum.

Yeni yeni demo kaydetmeye başladım. Eskiden hiç demo yapmazdım. Stüdyoda her şeyin spontane bir şekilde ilerlemesini tercih ederdim. Ama bu sefer 200’e yakın demo kaydettim. Büyük bir çoğunu muhtemelen kimse duymayacak.

Son iki Third Eye Foundation albümü arasında neredeyse sekiz yıl var. Projeye geri dönmeni sağlayan ne oldu?

‘Patronum’ büyük bir Third Eye Foundation hayranı ahahha! Doğruyu söylemek gerekirse, değişiklik yapıp yeniden elektroniğe dönmek istedim bir süre. Ben aynı zamanda bir DJ’im ve sesleri harmanlamayı seviyorum. Bazen funk ve soul, bazen de 60’lı ve 70’li yılların Jamaika müziği, bazen de Flying Lotus, Roxanne Shante, Bonobo gibi müzisyenlerden parçalar üzerinde oynuyorum. Şarkıları kendi bağlamlarından çıkarıp bir araya getirerek yeni bir şeyler yaratmayı seviyorum. Yine de dürüst olmam gerekirse, Third Eye Foundation’ın Matt Elliott olarak çıkardığım albümlere kıyasla daha az tatmin edici olduğunu düşünüyorum. Third Eye Foundation konserleri için teklif geldiğinde pek mutlu olmuyorum; elektronik müzik o kadar da hoş gelmiyor.

Biraz bahsettin ama şarkı yazma sürecini daha detaylı anlatabilir misin? Şarkılar nasıl ortaya çıkıyor? Belirli bir çalışma rutinin var mı, yoksa her şey doğaçlama mı ilerliyor?

Dediğim gibi, evde olduğumda sürekli gitar çalıyorum. Doğaçlamalar, denemeler yapıyorum. Bazen her şey planlı ilerliyor ama onun dışında (ve genellikle) belirli bir akor veya melodi etrafında doğaçlama çala çala gidiyorum. Sonrasında da stüdyoya gidiyorum ve gerçek bir dahi olan David Chalmin’le birlikte şarkıların yapısını oluşturmaya başlıyoruz. Kayıtlara geçmeden önce biraz beklemeye alıyoruz; kayıtlar sırasında çalacak müzisyenlere karar verip stüdyoya davet ediyoruz.

En zor kısım, şarkı sözleri… Çünkü durup dururken ‘’evet, şimdi bir şarkı yazacağım’’ diyemez insan (ya da belki de ben diyemiyorum ahahaha) çünkü o iş pek de öyle olmuyor. Bir noktada kendiliğinden geliveriyor sözler. Trende giderken, uykuya dalarken, duştayken veya yürüyüş yaparken… Bir kuralı yok yani bu işin ve zorlamak imkansız (en azından benim açımdan).

Tabii ara ara üstümde bir tür baskı hissettiğim oluyor ve bu genelde stüdyodayken, stresten kan ter içinde kalmış ve elimde hiçbir şarkı sözü olmadığını fark ettiğim zamanlarda gerçekleşiyor. Hemen bir şey yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Bir de benim kafam, yazdığım her şeyi boktan kabul etmeye ayarlanmış. O yüzden önce yazıyorum. Sonra yazdığımı unutmaya çalışıyorum. Dolaşıp geri geliyorum. Tekrar baktığımda ya ‘’utanç verici, bunun gerçekten iyi olduğunu mu düşündün’’ diyorum ya da ‘’tamam, bu uygun’ deyip ilerlemeye koyuluyorum. Bazen insanın ruhunu zorlayabiliyor tüm bu süreç ahaha.

Wake the Dead’in çok yoğun bir hissi var. Müzikal çeşitliliği onu daha da karanlık yerlere taşıyor gibi. Hangi hislerden yola çıkarak kaydettin bu albümü?

Albümü kaydetmeye başlamak üzereyken, ayrıca menajerim olan iyi dostumu ani bir ölüm sonucunda kaybettim. Gerçek bir kederin içine gömüldüm. O yüzden bu kadar karanlık ve belki de yer yer baskın ve şiddetli bir albüm oldu. Uzun bir süre dinleyemeyeceğim muhtemelen…

Sözlü veya enstrümantal, tüm şarkıların bir hikaye anlatıyor. Her seferinde farklı ama her daim sürükleyici… Bir hikaye anlatıcı olarak, ilhamlarını nasıl topluyorsun?

Şarkı sözlerimi dinleyenin bir tür duygu ortaklığı kurabileceği şekilde kurguluyorum. Bu sebeple de genel hisler ve anlar üzerine yazıyorum. Dinleyenlerin sözlerimi alıp kafalarındaki belli bir hikayeyle özdeşleştirmelerini istiyorum. Benim ilham alarak yazdığım şeylerle herhangi bir benzerlik göstermese bile… O yüzden ‘’gerçekçi’’ olmaya gayret ediyorum. Gerçek deneyimlerden, gözlemlerden, hepimizin aklından geçen düşünce ve korkulardan bahsediyorum. Aslında paylaştıklarımız, farklılıklarımızdan daha fazla. Tüm dünyada ve tarih boyunca geçerli bu. Müzik de bize bunu öğretiyor. Şarkılar insan olmanın ne demek olduğunu ifade etmek için yazılır hep. Hepimiz sevgi, neşe, hüzün, hayalkırıklığı, öfke, keder ve kalpkırıklığı gibi duyguları yaşıyoruz. Ben de bir anlamda şarkı yazma konusunda bu geleneği devam ettiriyorum.

İlk albümünü 1996 yılında yayınlamıştın. O zamandan bu yana çok şey değişti. Bilhassa da müzik dinleme alışkanlıkları konusunda… Müziğin dijitalleşmesi konusunda ne düşünüyorsun? Sence senin müziğinde nasıl bir etkisi oldu?

O dönemlerde müzik üretmeye başladığım için kendimi şanslı hissediyorum çünkü o yıllarda, pek bilinmeyen bir grupta çalan bir müzisyenin solo albümünü 1000 tane kopya halinde basıp tümünü bir ay gibi kısa süre içerisinde satabilirdiniz. Günümüzde artık bu artık mümkün değil.

Günümüzde müziğin, interneti olan herkes için ulaşılabilir olması beni mutlu ediyor. Özellikle de maddi olanakları iyi olmayanlar için… Dürüst olmam gerekirse, bir miktar düzenli bir gelirim olacağı bana garanti edilebilseydi tüm müziğimi bedava yayınlardım. Diğer taraftan, hayatımı sürdürebilmem gerekiyor.

Müziğe artık bedava ulaşılabildiği için artık çok az albüm satılıyor; bu da genç veya underground müzisyenler için maddi zorluklar yaratıyor. Çoğumuz, az miktarda da olsa düzenli bir gelire sahip olabilseydik çok mutlu olurduk gerçekten.

İngiltere’de doğup büyüdün ve şimdilerde de Fransa’da yaşıyorsun. Ayrıca turneler kapsamında seyahat ederek pek çok farklı ülkeyi görme fırsatı yakalıyorsun. Şu aralar tüm dünyada korkunç olaylar yaşanıyor. Sen gidişatı nasıl görüyorsun? Bu karanlık zamanlardan çıkmanın bir yolu var mı sence?

Doğruyu söylemem gerekirse her şey çok korkutucu. Hepimiz kutuplaşıyoruz gibi. Tarihe bakarsak, çalkantılı zamanlara doğru ilerlediğimizin bir göstergesi bu. Bir taraftan iyi şeyler de oluyor. Ben baş belası bir solcuyum (aslında politik görüşüm sol partilerden ziyade anarşistlere daha yakın hahah) O yüzden Me Too hareketinin ortaya çıkmasından ve kadınların artık seslerini daha çok duyurmaya başlamasından mutluluk duyuyorum. Tabii bunun etkisi bir anda görülmeyecek ama gençlerden umutluyum.

Ayrıca veganlığın yükselişi de iyi bir adım ve doğaya sahip çıkanlar da yine gençler. Tek umudum, onlara yaşayabilecekleri bir gezegen bırakmak. Ocasio Cortez’in gelecekte politika için parlak bir isim olduğunu düşünüyorum. Umarım tüm dünyadaki sağcı politikalara doğru eğilim de zamanla yok olacak.

Yeni Zelanda’daki olaylar, Trump ve ekstrem sağcıların kim olduklarını herkese gösteriyor. Bence bunların arasında bölünmeler yaşanmaya ve bu gruplar birbirleriyle çatışmaya başlasalar bile biz

Bunlar kendi aralarında bölünüp birbirlerine saldırmaya başlasalar bile, büyük bir çoğunluk olarak bunun bir son bulmasını isterdik muhtemelen. Bence uçurumun eşiğindeyiz. Ya tamamen insanlığın gelişimine adayacağız kendimizi ya da bu noktada kalıp, şiddetin, savaşın ve çıkarcılığın hüküm sürmesini izlemeye devam edeceğiz. Artık daha çok insanın barış taraftarı olacağını ve iyiye doğru bir değişim başlayacağını umuyorum. İzleyip göreceğiz…

Peki İstanbul’daki konserinden sonra, sırada ne var?

Benimle aynı plak şirketinde olan Fransız grup Chapelier You ile konserler vermek için provalara başlayacağız. Bir senfoni orkestrasıyla birlikte çalacağız. Sonrasında da Vacarme’yle başka konserlerimiz olacak.