Yazar: Janset Atacan
30 Nisan 2021
Karanlıklar içinde kaybolan bir dünya: Shadow and Bone incelemesi

Gölge ve Kemik, The Witcher’ın yokluğunda gözümüzü mitolojik karakterlerle ve süper güçlere sahip savaşçılarla boyamaya çalışan Netflix’in son hamlesi. Leigh Bardugo’nun çok satan Grishaverse kitaplarını ekrana taşıyan Netflix, Alina Starkov’un hikayesine getirdiği sıra dışı yüzlerle fantastik dünyanın bekçisi olmaya devam edeceğinin altını çiziyor. Temkinli ve güvenilir adımlarla ilk sezonunu tamamlayan dizi, güçlü performanslarla ön plana çıkarken; görsel dünyanın uyumsuzluğu bizi yeni bir hikaye izlediğimize ikna etmeyi başaramıyor. Bir başka seçilmiş kişinin daha bir başka dünyayı kötülükten kurtarmaya çalışmasına tanık olmanın bilindik özgüveninde boğuluyor ancak yine de hayallerimizi süsleyen General Kirigan’ın hatrına Gölge ve Kemik’e dadanıyoruz.

Fantastik canavarların cirit attığı Karanlıklar Diyarının gölgesinde yaşayan Ravka halkı, diyarı yok etmek için yıllardır savaş veriyor. ”Coğrafya kader midir” sorusuna cevapları ise, bir kurtarıcı bulmak. İşte tam da bu sırada karizmatik liderimiz Alina Starkov devreye giriyor. Işığı kontrol etme gücüne sahip olan Alina karanlığı yok edebilecek tek kişi ve Grisha olduğundan bir haber hayatını sürdürüyor. Fakat her şey planlandığı gibi gitmiyor ve en yakın arkadaşı Mal’i kurtarmaya çalışırken Alina’nın içindeki Grisha da açığa çıkıyor. Çok geçmeden yolu General Kirigan ile kesişen Alina’nın macerası, seçilmiş kişi olduğunu öğrenmesi ile başlıyor.

Karanlığın yakışıklı yüzü: General Kirigan

Yazdığı karakterler konusunda oldukça seçici davranan Leigh Bardugo’nun aksine senarist Eric Heisserer, Alina ve arkadaşlarına pek de özen göstermiyor. Alina’nın hayali bir dünyanın içinde neredeyse kaybolacağını söylemek mümkün. Ayakları yere basmıyor. Ama bu hikaye çok tanıdık. Seyirci kendini seçilmiş kişilerin bahtsız kaderinin bir parçası, distopyaların vazgeçilmez albenisinin ortasında buluyor. Alina da her kahraman gibi seçilmek istemiyor. Dünyayı kurtarmakla ilgilenmiyor. Kendisine seçilmiş kişilerle ilgili bir ansiklopedi vermek yerine; General Kirigan ya da pek çoğu için Darkling tüm sempatisini kullanarak Alina’yı baştan çıkarmayı başarıyor. Bu konuda Alina’nın tarafında olduğumuzu ve sonuna kadar kendisini desteklediğimizi söylemeden geçmeyelim.

Kirigan’ın yardımı ile Güneş Elçisi rolünü hakkı ile üstlenip, birkaç ‘‘ışık şovu’’ yapan Alina gerçek bir Grisha olmanın özgüvenini tıpkı üzerindeki kefta gibi giyiyor. Yolunu çizmiş olmanın getirdiği rahatlık, Alina ve Kirigan’ı yakınlaştırırken; Mal karlarla kaplı bir ormanda yaşam savaşı veriyor. Seyirci bu noktada entrika kokusu almaya başlıyor. Kitap okuyucuları içinse cevaplanmamış hiçbir soru yok. Ancak Heisserer’ın planlarının seyircinin kalbini yakacağı çok geçmeden kesinleşiyor. Bu dizide neden geleceği gören, çılgın bir kahin olmadığını sorgulamak işten değil. Genç-yetişkin türünün güvenli limanlarında sık sık karşımıza çıkan kahin kartının henüz Heisserer’ın kalemine uğramadığı belli. Fakat tez zamanda bir kahin ataması yapılıp, Alina’nın sezon finalinde kırılan özgüvenini düzeltmek gerekiyor. Yok öyle bedavaya seçilmiş kişi olmak! Zoya’nın dediği gibi zaten tek bir işiniz var, kurtarın canım şu dünyayı!

Kaz Brekker’ın dayanılmaz çekiciliği 

Şehirlerarası seyahatin bir keçi olmadan gerçekleşmediği Gölge evreninde, dizi joker karakterlerini çok geçmeden devreye sokuyor. Gölge ve Kemik’in yan hikayeleri arasında hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan Kargalar Meclisinin süper üçlüsü Kaz, Inej ve Jesper seyirciye adeta bir saygı duruşu sunuyor. Ketterdam’ın azılı çetesinin ekran yolculuğu, dizinin tüm havasını da değiştiriyor aslında. Freddy Carter’ın hayat verdiği Kaz Brekker zekası ve şaşırtan hamlelerini bir bir sıralıyor, bize de hayran olmak düşüyor. Oyunculuk basamaklarını yeni tırmanan Carter, Alina’nın hikayesini çok daha ilgi çekici hale getiriyor. Dahası Gölge ve Kemik’i alışılageldik seçilmiş kişi hikayesi olmaktan da biraz kurtarıyor. Kendisine eşlik eden Amita Suman ve Kit Young’ın ismini de gelecekte daha fazla duyacağımız kesin. Bu üçlü ile ölüme bile gidilir. Çünkü büyük ihtimalle hayatta kalırsınız. Bir başka köşede, seyircinin gözüne Nina Zenik ve Matthias takılıyor. Ayrı dünyaların insanı iki aşığın sahneleri aklımıza Game of Thrones’un sıkıcı ikilisi Jon Snow ve Ygritte’i getiriyor. Ancak Nina ve Matthias’ın depresyonun eşiğindeki hayatlarımıza, bir parça renk getirdiğini söylemek lazım. Jon ve Ygritte’e göre, çiftimiz eğlenmeyi biliyor.

Bize pek de karanlık gelmedi 

Bu süreçte Alina’nın dışındaki herkes, bir macera peşinde. Alina’nın ekranda olmadığı her an, farklı bir dizi izlediğimiz hissine kapılıyoruz. Zira Ketterdam halkı Karanlıklar Diyarının o sözde kan donduran etkisini pek hissetmiyor. Günlük hayatına devam eden bu kişiler için, diyar bir yanılsamadan ibaret. Uzaktan sesini duydukları, hatta ‘‘Aa evet böyle bir yer var’’ dedikleri bir düş sadece. Şehirleri birbirinden ayıran bir çizgi olmaktan öteye geçemeyen diyar, evrenin her yerini etkisi altına almıyor. Aynı evrenin diğer ucunda, Alina’ya diyarı yok etmenin ‘‘insanlığı kurtarmanın tek yolu’’ olduğuna dair vaaz verilirken; Ketterdamlıların bu durumdan neredeyse hiç haberi yokmuş gibi bir izlenim çiziliyor. Bunu çok ufak bir görsel efektle değiştirmek mümkün ama sinematografi ekibi o yola hiç sapmıyor.

İki ayrı kitap serisini birleştirip, hem okuyucuyu hem de dizi seyircisini tatmin etmek zor tabii ki. Sözde bir girenin bir daha çıkamadığı o diyar, bizi biraz daha ürkütse fena olmaz mıydı?

Bruno Delbonnel’in ismini daha önce duymayanlar için burada Alina’nın rakibi Harry Potter’a bir göz kırpmak istiyorum. Serinin altıncı filmi Melez Prens’in görüntü yönetmeni Delbonnel, Lord Voldemort’un büyücü dünyasına hükmettiği dönemi başarılı bir şekilde ekrana taşımış; hatta seyirciyi ışıksız odalara, güneşsiz havalara, kuytu bahçelere saklanmaya itmişti. Voldemort’un başa geçtiği bir evrene de bu yakışırdı zaten. Filmde ekranda olmadığı dakikalarda bile seyirciye kendisini hissettiren Karanlık Lord’un aksine, Gölge ve Kemik’in meşhur diyarını yalnızca söz konusu Alina ise görmek mümkün.

Kader ağlarını henüz örmediyse 

Dizi bu görsel eksikliği güçlü performanslarla kapatmaya çalışıyor. Özellikle genç oyuncu Jessie Me Li, ana karakter olmanın dayanılmaz azizliğine bir fiske vurarak Alina’nın ruhsal dönüşümünü ekrana tarifsiz bir rahatlıkla getiriyor. Ben Barnes ise, ‘‘Ben buraların ağasıyım’’ duruşundan taviz vermiyor. Onca yıl fantastik filmlerde bilek çürütmüş Barnes, General Kirigan karakteri ile diziye adeta hükmediyor. Nitekim sorunsuz ve bilindik formüllerle işleyen hikayesi bizi biraz üzüyor. Diziye biraz renk, biraz heves lazım.

Dünyayı kurtaracak kişi olmanın ağır yükünü sırtlanan Alina’nın hamleleri çok net. Bizi asla şaşırtmıyor. Kendisini bir aşk üçgeninin içinde bulan kahramanımızın, kimi seçeceği şu an için sürpriz. Bardugo’nun tarafı belli ama safları sık tutan hayranlar gelecek sezonlarda üstün de gelebilir. Alina’nın ikinci sezonda bize bir güzellik yapıp, seçilmiş kişilerin makus kader döngüsünü kıracağını ummaktan başka çaremiz yok.

 

editörün seçtikleri