Yazar: Zeynep Naz Inansal
23 Nisan 2021
Kaybın provası olur mu?: The Father ve Dick Johnson is Dead filmleri üzerinden kayıplara dair

Oscar Ödül töreni yaklaşırken aday filmleri masaya yatırmaya devam ediyoruz. Bu senenin genel modunu aday olan filmlerde de gördüğümüzü söyleyebiliriz. Neredeyse her film; kayıp, yas ve beklenmedik değişimleri konu alıyor. Anthony Hopkins’in performansıyla bolca övgü ve ödül topladığı The Father da hafıza kaybını olabilecek en yürek burkan şekilde anlatarak bu temaya dahil oluyor. Seyirciyi Anthony’nin zihnine sokan film (evet, karakterin adı da Anthony), karakterin yaşadığı tüm kafa karışıklığı ve korkuyu an be an izleyiciye de yaşatmayı hedefliyor. Zaten bu denli depresif ve zor bir kaybı başka türlü nasıl anlatabilirdi ki? Tam da bu soruyu sorduğumuzda yakın zamanda izlediğimiz ve aynı konuya dair oldukça farklı bir film geliyor aklımıza: Dick Johnson is Dead.

2016 yılında izlediğimiz Cameraperson filmiyle gönüllerimize taht kuran belgeselci Kirsten Johnson, bu kez kamerasını oldukça kişisel bir meseleye çeviriyor ve demans belirtileri göstermeye başlayan babasının hikayesini anlatıyor. Babasını kaybedeceği gerçeğiyle yüzleşen Johnson, bu korkuyla başa çıkmak için babasının farklı şekillerde öldüğü senaryoları canlandırdığı bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bir nevi bu kaybın provasını yaparak acısını hafifletmeye çalışıyor diyebiliriz. Aynı yıl çıkan, aynı tip bir kayba, baba-kız ilişkisi üzerinden bakan bu iki filmin konuya yaklaşımları oldukça farklı. Bu fark, hem yönetmenlerin konuya bakış açısıyla hem de filmlerin anlatım tarzıyla görünür kılınıyor. Biz de gözlerimiz yaşlı, Dick Johnson is Dead ve The Father filmlerine ve kayıpla başa çıkma çabalarına dadanıyoruz.

Yönetmen Florian Zeller’ın Le Père (2012) adlı oyunundan sinemaya uyarladığı The Father, hafızasını yitiren Anthony’nin farklı mekanlarda, hayatındaki önemli insanların birbirine karıştığı, kafa karışıklığı ve korku arasında geçen yolculuğunu anlatıyor. Çoğu zaman dışarıdan bir göz olarak izlediğimiz hafıza kaybı konusunu seyirciye deneyimleten film, oldukça karanlık bir yerden durumu ele alıyor diyebiliriz. Tabii Hopkins ve kızı rolündeki Olivia Colman’ın üstün performansları da bu etkiyi artırıyor. Tüm gerçekçiliğine rağmen The Father, birkaç ilginç karakter geçişi dışında sinematik bir deneyim sunmuyor. Gerçi film bunu hedefliyor gibi de görünmüyor. Hatta her anlamıyla bir tiyatro oyunu izlediğimizi hissediyoruz. Filmde görsel ve işitsel hikaye anlatımına dair herhangi bir detay görmüyoruz ve çok da öteye taşımayan bir hikayeyle baş başa kalıyoruz.

Burada da Dick Johnson is Dead üzerinden aynı konunun nasıl bambaşka bir yere taşındığını ve gerçek bir hikaye anlatıcılığı devrimine dönüştüğünden bahsedelim. Johnson, babasına ilk kez bu ölüm canlandırmaları fikrini açtığında babası kahkahalarla gülmüş ve hemen fikri kabul etmiş. Filmin başında yönetmen, babasının ne kadar özel olduğunu ve onu kaybetmekten ne kadar korktuğunu anlatıyor Zaten bu uyumlu ve şirin adamı tanıdıkça biz de ondan kesinlikle kopmak istemiyoruz. Yani aslında konuyu daha hafif bir yerden ele alıyor gibi anlatmış olsak da Johnson, ilk anından itibaren bu kayıpla ve ona hissettirdikleriyle yüzleşmeyi seçiyor ve kesinlikle kolaya kaçmıyor.

Babasının canlandırdığı her ölüm şekli belki de bir kaygı anında aklına gelmiş senaryolar. Yolda yürürken kafasına bir şey düştüğünü, merdivenlerden kaydığını ve kafasını çarptığını ve daha birçok benzer anı izliyoruz. Sahte kanların aktığını bilsek bile her seferinde içimiz cız ediyor, korkuyor ve rahatsız oluyoruz. İçimizden bunu neden yaptığını sorguluyor ve huzursuz oluyoruz. Neyse ki film sadece bu sahnelerden ibaret değil. Aralarda Dick’i tanıma fırsatı buluyor, gençlik hikayelerini ve karısını nasıl kaybettiğini görüyoruz. Kızıyla olan küçük sohbetleri gördükçe ikilinin birbirlerine olan bağlarını daha iyi anlama fırsatı buluyoruz.

Dick Johnson is Dead bizi her an ölümle ve hayatla yüzleştiriyor. Bir dakika arayla kanlar içinde yatarken gördüğümüz Dick’in hemen ardından kızıyla kahkahalarını görüyoruz. Belki de film ölümün ve hayatın ayrılmaz bir ikili olduğunu hatırlatmak istiyor. Hatta her an bu kadar ani yüzleştirmelerle bizi bu fikre alıştırmaya çalışıyor. Mesela Dick’in cenazesini izliyoruz. Tüm yakınları bir kilisede toplanmış arkadaşlarını anıyorlar. Hatta en yakın dostu hıçkırarak ağlamaktan konuşmasını bitiremiyor. Bu şahane adamı kaybettiğimizi düşünürken bir anda kapıdan herkesi izlediğini görüyoruz. Herkesin olayın farkında olduğunu ve Dick’in kendi cenazesine katılmak istediği için bu tip bir tören düzenlendiğini öğreniyoruz. Film, aslında Dick’in öldüğünü sandığımız anı bize yaşatıp sonra geri alarak ölüm ve hayatın nasıl iç içe gittiğini bir kez daha vurguluyor.

The Father filminde hafıza kaybının ne denli korkutucu, kafa karıştırıcı ve öfke verici olduğunu fark ediyoruz. Dick Johnson is Dead ise kaybın her daim hayatımızda olduğunu da hatırlatıyoruz bize. Seyirci olarak sormaya başlıyoruz: Tam olarak kaybolan ne? Ölüm hangi anı kapsıyor? Kaygılandığımız ve korktuğumuz kayıp aslında hep bir ihtimal değil mi? Johnson, yaşananlara ve hayata odaklanmanın ne kadar da önemli olduğunu gösteriyor. Kayıp üzerinden şekillenen hikayesinde kayba odaklanmaktansa kaybedilmekten korkulan güzellikleri bulmayı başarıyor. Yani kayıp konseptini birçok açıdan ele alırken, heyecan verici bir anlatı örneği sergiliyor. The Father ise, seyircisini kafa karışıklığıyla yüzleştiriyor, ama bir hikaye anlatıcılığı örneği olarak maalesef kolaya kaçıyor. Bu durumda yanlış bir şey yok tabii. Ancak artık neredeyse her hikayenin anlatılmış olduğu bu çağda biraz da bunların ötesine bakabilen filmler bizi heyecanlandırıyor.

Bu iki filmin bizde bıraktığı hisler üzerinden şimdiye baktığımızda aslında korktuğumuz her kaybın kaçınılmaz olduğunu fark ediyoruz. Ne kadar istesek ve denesek de herhangi bir kaybın provasını yapmak ve o ana bu şekilde hazırlanabilmek pek de mümkün görünmüyor. Bu yüzden de bir adım öteye geçmek bize daha iyi gelebilir. Kafa karışıklığımızı anlamlandırmaya çalışmak, sorgulamak, düşünmek ve beynimizin kıvrımlarını onurlandırmak bizi kurtarabilir. Provalarla yaşamaktansa, hayata temkinli yaklaşmaktansa kafa karışıklığının ve belirsizliğin keyfini çıkarmayı deneyebiliriz.

editörün seçtikleri