Yazar: Burak Kazim Diken
9 Şubat 2021
Kendi ‘ev’ini inşa etmek: Mango Sokağı’ndaki Ev roman incelemesi

Homi K. Bhabha, 1994 yılında yazdığı Location of Culture kitabında “unhomeliness” kavramını gün yüzüne çıkardı. Hibridite konseptini odak noktası olarak ele alan, ve Türkçe’ye bir ihtimal “yurtsuzluk”, ya da “evsizlik” olarak çevrilebilecek bu kavramın ışığında; Meksikalı-Amerikalı yazar Sandra Cisneros’un 1983 tarihli romanı The House on Mango Street’e, ve ev ile dış dünya arasındaki ‘sınır’lara dadanıyoruz. Mango Sokağı’ndaki Ev roman incelemesi

Homi K. Bhabha, “unhomeliness” terimini sunduğunda, bahsettiği bir diğer konsept Sigmund Freud’un “uncanny” konsepti olmuştu. Türkçe’de genellikle ‘tekinsizlik’ adı altında bahsedilen “uncanny”, tanıdık olabilirken aynı zamanda yabancı hissettirip, ardından garip bir hissiyatla baş başa bırakan ‘şey’ler ile ilgileniyordu. Bhabha’nın bu tekinsizliği alıp modifiye ettiği “unhomeliness” kavramı ise, dış dünya ile ev arasındaki sınırın karışmaya başladığı noktada ortaya çıkıyor. Bu kavramların ve sevk ettikleri düşüncelerin ışığında; Cisneros’un romanı, ana kahramanı Esparanza’nın Meksika’dan taşınıp, Birleşik Devletler ‘toprak’larında büyümek zorundayken yaşadığı tecrübeleri ile eşi bulunamaz bir örnek teşkil etmekte.

Bhabha, bu “yurtsuzluk”, ve hatta belki de “evsizlik” kavramını; evinin ya da yurdunun eksikliğinden ya da yokluğundan muzdarip olmaktan ziyade, aslında ev ve dış dünya arasındaki sınırın paramparça oluşunun farkındalığına sahip olmak olarak belirtiyor.

İnsanın içinde yaşıyor bulunduğu kültürde hissettiği “ötekilik” durumunun travmatikliği ile de ilişkilendirilebileceğimiz bu durum, romandaki Esperanza ile birlikte ele alındığında da çok etkileyici bir şekilde karşımızda. 12 yaşındaki Esperanza, Chicago’da yaşadığı kültürel baskılanma sonucunda bu hissiyatı tecrübe etmekte.

Esperanza, Türkçeye Mango Sokağı’ndaki Ev adıyla çevrilen romanın henüz başında kendisinin ve ailesinin sürekli taşınıyor olmasından bahsediyor. Önceki yaşadıkları lokasyonların isimlerinden tek tek bahsederken, bizler de okurlar olarak ailesinin Birleşik Devletler’de yerleşik bir hayat kuramamış olma ‘başarısızlığını’ fark ediyoruz.

Ailesi tarafından sıklıkla bir gün kendi evlerine sahip olacaklarına dair söz verilen Esperanza, her yeni evde olduğu gibi, Chicago’daki evleri için de “televizyonda sürekli gördüğü evlerden biri gibi olmamasından” şikayetçi. Bu tavır ise, modern Amerikan rüyasının bir çocuğun düşünce ve fikirlerini ne derecede etkiliyor olduğuna bir örnek teşkil ediyor aslında.

Amerikan rüyası ve Esperanza’nın şikayeti düşünüldüğünde, Mango Street’teki yeni evlerinin, bu rüya ve onun içerdiklerinden ne kadar uzak olduğunu fark etmek zor değil. Fakir denebilecek bir mahallede bulunan, Amerikan hükümetinin hep bahsedilen gerçeği olan ‘sistematik ırkçılık’ politikaları sebebiyle ‘beyaz Amerikanlar’ın değil de, ‘azınlık’ olarak görülen bir popülasyonun oluşturduğu sakinleri ile, televizyonda satılan bir ‘rüya’ olmaktan uzak bir ev bu. 12 yaşındaki Esperanza’nın gözünden bu dinamikler çok daha çarpıcı:

“Bir şeyden haberi olmadan bizim mahallemize adım atanlar bizden korkuyor. Bizim tehlikeli olduğumuzu düşünüyorlar. Her yerde Meksikalılar. (“brown”) Fakat bizim korkulacak bir tarafımız yok. Aslında biziz başka renkten insanların mahallesine adım attığında dizleri korkudan tir tir titreyen. Arabaların camlarını sonuna kadar kapatıp, yalnızca ileriye bakan. Evet. Bu hep böyle.”

Evleri aileye ait olmasına rağmen, Esperanza asla buraya ait hissetmiyor. Benzer fikirlerini, önceki evlerinin bulunduğu Loomis’teki gittiği okuldaki rahibe ile diyaloğundan bahsederken de duyuyoruz: “Nerede yaşıyor olduğumu sordu. Parmağımla üçüncü katı işaret ettim. ‘Orada mı yaşıyorsun?’ dedi. Öyle söyledi ki bunu, hiçbir şey hissetmedim.” Esperanza’nın bu hissiyatlardan yoksun olmasının sebebini anlamak, tüm o hissettiği baskı düşünüldüğünde çok da zor olmasa gerek.

Mango Street’in diğer kadınları da ekonomik düzeyleri, etnik kökenleri, ve ‘görünmezlikleri’ sebebiyle marjinal olmalarının yanında, bir de yalnızca kadın oldukları için marjinal bir hayat sürmek zorunda bırakılıyorlar. Esperanza’nın uzun zaman önce öldüğünü öğrendiğimiz büyükannesi gibi; kendi rızaları dışında evlenip, hücre benzeri evlerinde hayatları boyunca cam kenarında oturdukları bir hayat sürmek zorunda kalıyorlar. Ve büyükannesinin bu hikayesi, Esperanza’nın tanıştığı diğer kadınlardan çok da farklı değil. Mamacita, Minerya, Rafela, Sally, ve isimlerinin bile anılmadığı sayısız kadın; dairelerinde kapana kısılmış bir hayat yaşamakta. Çoğu, ailelerinin baskıcı yükünden kurtulmak amacıyla genç yaşta evlenip hayatlarını değiştirme peşinde fakat maalesef sonları hep benzer oluyor: Marin zengin bir erkekle evlenip hayatını ‘kurtarmak’ istiyor. Alicia koleje gitmek istiyor fakat babası önünü kesiyor. Sally babasının baskısından kurtulmak adına ‘yaşlı’ biriyle evleniyor, ve Esperanza’nın annesi ‘kıyafetleri güzel olmadığı’ için okulu terk etmek zorunda kalıyor.

Patriyarkal kültürleri sonucunda, Meksikalı erkekler, toplumdaki kadınların güçlü olmalarını istemiyorlar. Bu kadınlar; ya Latin Amerikan inanç ve kültürleri için çok kutsal olan  ‘Guadalupe Bakire’si gibi itaatkar, ya da  yine bu toplumların tarihi hikayelerde söylenenlere göre karar verip hain olarak gördüğü Malinche gibi kötü olabilirler bu kültüre göre. Tahmin edilebileceği üzere; iki figür de gözümüz kapalı bir şekilde güvenebileceğimiz tarihi karakterler değiller, yalnızca sözlü tarihin ürünleri.

Bütün bu hikayelerin ve deneyimlerin de “unhomeliness” konsepti dışında düşünülmesi ve ele alınması çok zor dinamikler haline geliyor aslında yine. Bu sonuçları yaratan maalesef sayısız sebep olsa da, böylesine zehirli bir pastanın en büyük dilimini yine de Birleşik Devletler ‘toprak’larında bir ‘Chicano’ olarak büyümek oluşturuyor. Esperanza’nın evde hissetmemesine, hissedememesine sebep olan da bu.

Roman boyunca Mango Street’ten kaçmak istediğini okuduğumuz Esperanza bir yandan kalmak isteyip oradaki sevdiklerini koruma güdüsüne de sahip. 12 yaşındaki bu karakterin evde hissedemeyip kendi ‘ev’ini inşa etmeye dair arzusu, elbette kendi kimliğini inşa etme arzusu olarak da okunmaya müsait.

Bütün bu dinamikleri, Esperanza’nın büyümesi süresince onun gözünden ve kaleminden okuyabiliyor olmamız; karakterin kendi kurtuluşunu, karakterin kendi hikaye anlatıcılığı üzerinden kuran Cisneros’un ne kadar etkileyici bir romancı olduğuna dair bir kanıt niteliğinde.

Sandra Cisneros

Bütün negatif yanlarına rağmen, bahsedilen “yurtsuz”, “evsiz” gibi kavramların; kendi kimliğini Birleşik Devletler’de bir ‘Chicano’ olarak oluşturan Esperanza’nın büyümesini direkt onun kaleminin gücü aracılığı ile fark ettirmesi, The House on Mango Street’in en etkileyici tarafı. Böylesine bir dünyada, ona karşı örülen duvarları kırabilip, kaçabilip, kendi ‘rüya ev’ini yazma eylemi aracılığıyla inşa edebilecek olması; Esperanza’nın, ve Esperanza gibilerin toplum için bir umut ışığı olarak hayatta kalması gerektiğini hatırlatıyor okurlara. Mango Sokağı’ndaki Ev roman incelemesi

editörün seçtikleri