Advertisement
Kendin olmak için geç değil: I Hate Suzie dizi incelemesi
yazar: Zeynep Naz Inansal

Dizi tanrıları bir kez daha yüzümüze güldü ve nur topu gibi bir İngiliz kadın hikayemiz daha oldu. I Hate Suzie; bir solukta biten, insanı kendiyle yüzleştiren, seyircisini şaşırtmaktan korkmayan şahane bir seyirlik. I Hate Suzie; katıldığı bir şarkı yarışmasında çocuk yıldız olan, sonrasında bir bilimkurgu dizisiyle fenomen haline gelen oyuncu Suzie’nin telefonu hack’lenip çıplak fotoğrafları sızdırıldığında yaşadıklarını anlatıyor. Tüm bunlar yeterli değilmiş gibi, fotoğraftaki diğer kişinin kocası olmadığını öğreniyoruz. Evliliği, kariyeri, ruh sağlığı çöküşe geçen Suzie, kendini dev bir bunalımın ortasında buluyor. Travmaları üzerinden yolculuğa çıkan Suzie’ye eşlik ederken tüm bu deneyimin etkisiyle kadınlardan beklenenlerle yüzleşme fırsatı buluyoruz. En fangirl hislerimizle, birbirinin aynı diziler çöplüğünde, içimizde umut ışığı yaratan I Hate Suzie’ye dadanıyoruz. I Hate Suzie dizi incelemesi

Dizinin yaratıcıları, Succession’ın yapımcısı ve birçok ödüllü oyunun senaristi Lucy Prebble ve Suzie rolünde izlediğimiz Billie Piper. İkili daha önce Secret Diary of a Call Girl dizisinde ve The Effect oyununda birlikte çalışmışlar. Bu hikayeyi yazarken de Piper’ın hayatından fazlaca esinlenmişler. Çünkü Piper da 15 yaşında İngiltere’de ünlü olmuş bir çocuk pop yıldızı. Sonrasında kariyerini televizyona ve oyunculuğa çevirmiş. Hatta medyatik evliliğiyle de sık sık gündeme gelmiş. Yani erken gelen ünlülüğün bir kadında yarattığı tahribat onun için çok tanıdık. Güçlü oyunculuk performansının hikayenin bu denli tanıdık olmasıyla alakası var mıdır bilmiyoruz, ama Piper’dan gözünüzü ayırmak çok zor. Kendisi tüm hislerini beraber yaşatırken, bu bağ kurması çok da kolay olmayan karakteri tanıdık bir dost haline getirmeyi başarıyor. Biz ne kadar övsek de, dizinin fikrini birçok yapımcı ve televizyon kanalı tarafından  “yeterince sinir krizi geçiren kadın hikayesi izlediğimiz” bahanesiyle geri çevrilmiş. Sonunda Sky TV ikiliyi desteklemeye karar verince de ortaya yepyeni, taptaze ve şahane bir iş çıkmış.

Suzie’nin hayatına girişimiz onun evinde bir güne başlayarak oluyor. Suzie haberlere bakarken bir anda çıplak fotoğraflarının basına sızdırıldığını fark ediyor. Birazdan evine doluşacak dergi ekibi ve fotoğraf çekimi bir yandan, yaşadığı şok bir yandan Suzie’yi kemiriyor. Aklına gelen tek çözüm evdeki internet bağlantısını kesmek ve ailesinin şimdilik bu resimlerden haberi olmamasını sağlamak. Kısa süre sonra, çekimi evde yapmaya ikna olduğu ve onlara evini açtığı için müteşekkir bir grup insan bağıra çağıra, bir sürü istekle ve soruyla Suzie’nin evine doluşuyorlar. Suzie tüm yaşadıklarının şokuyla makyaj masasında oturuyor, giyiniyor,  herkese çay hazırlıyor ve sakin kalmaya çalışıyor. İlk bölüm oldukça klostrofobik bir etkiye sahip. İnsanların tüm istekleri, üstümüze üstümüze geliyor. Herkes evin her köşesinde başka bir şeyle ilgileniyor, sanki hepsi Suzie’den farklı parçalar koparıyorlar. Suzie de birazdan kopacak kaçınılmaz kıyameti bekliyor. Zaten kocasının da fotoğrafları görmesiyle her şey alevleniyor ve Suzie’nin bir sevgilisi olduğunu ve durumun sandığımızdan da ciddi etkileri olacağını fark ediyoruz. Dizi, pilot bölümüyle bize özel hayatın ihlalini, kişinin kendi alanına girilmesinin tüm huzursuzluğunu iliklerimize kadar hissettirmiş oluyor aslında. Herkes Suzie’den farklı bir şeyler beklerken, onun kendiyle kalabileceği bir saniyesi bile yok.

Suzie’nin yaşadığı şokla başa çıkma şekli, dizinin bölüm isimlerinden de anlaşılacak şekilde farklı aşamalara bölünmüş. Yas sürecinin aşamalarından da hatırladığımız duyguları, Suzie’nin şok, inkar, korku, utanç, pazarlık, suçluluk, öfke, kabulleniş aşamaları olarak sırasıyla yaşamasını izliyoruz. Bildiğimiz yas süreçlerine ek olarak utanç ve suçluluk da gözümüze çarpıyor. Bu iki bölüm de dizinin asıl meselesi ve yapmaya çalıştıkları için kıymetli. Çünkü Suzie’nin bu yaşadığı haksızlık ve özel hayat ihlalini düşünebilecek bir fırsatı olamıyor. Suçluluk ve utanç ona gazetelerden, çevresinden, kocasından ve her yerden koştururken, o henüz kendine yapılan haksızlığı düşünmeye fırsat bulamıyor. Burada da dizinin başka bir güçlü yönünden bahsetmezsek olmaz. I Hate Suzie, türler arası geçişleriyle de yenilikçi bir anlatıya sahip. Bir anda Suzie’yi bir müzikalin ortasında buluyoruz ya da Fear bölümünün tamamını bir gerilim filmiymişçesine izliyoruz.

Suzie, toksik ilişkilerle bezeli bir hayata sahip. Tabii kendiyle olan ilişkisi de çok sağlıklı görünmüyor. Büyük bir haksızlığa uğramış olsa da Suzie’nin kocasına bir türlü üzülemiyoruz mesela. İlk andan beri, daha olay patlak vermemişken bile Suzie’yi aşağılayan ve ona yukardan bakan biri. Aralarında herhangi bir sevgi emaresi göremediğimiz için de yıkılan evliliklerine pek de bir şey hissedemiyoruz. Hatta kocası sanki Suzie’nin bir açığını yakalamış olmaktan memnun, bu durumdan istifade eder bir halde davranıyor. Suzie’nin bu evlilikte sadece çocuğu için ve biraz da suçluluk hissiyle kaldığını fark ediyoruz. Sürekli Suzie’yi bir işe yaramamakla ve boş işler yapmakla suçlayan kocasının doktorasını, oturdukları evi ve tüm yaşam masraflarını yıllardır Suzie’nin üstlendiğini öğreniyoruz. Hem de o ‘boş’ işlerden kazandığı parayla. İçimizden Suzie’nin kocasını aldattığı, aynı zamanda oynadığı dizinin de yönetmeni olan Carter’la daha mutlu olacağını düşünmeye başlıyoruz. Ancak Carter’ın da pek düzgün biri olmadığını, hatta mütemadiyen boş yapan bir yalancı olduğunu üzülerek de olsa öğreniyoruz.

Dizide, Suzie’nin etrafındaki herkesin ondan fazlaca beklentisi var ve Suzie’nin tüm bunlar altında ezildiğini her bölümde biraz daha açık hale geliyor. Menajeri ve çocukluk arkadaşı Naomi, tüm kariyerini onun üzerine kurmuş ve bundan Suzie’yi sorumlu tutuyor. Eşi Cob, onun daha sanatsal işlerde yer almasını, oğullarıyla ilgili tüm kararlarda onun tarafında olmasını istiyor. Ailesi ondan maddi beklentiler içinde. Hatta babası bir magazin gazetesine onunla ilgili anlatacakları için yüklü bir para alacağını ama Suzie’nin bunu anlayışla karşılaması gerektiğini söylüyor. Ne de olsa, o paranın bir kısmı, kızkardeşinin alacağı eve gidecek. Suzie’nin kendi hayatının hiçbir noktasında kontrole ya da söz hakkına sahip olmadığını görüyoruz. Sanki tüm hayatı, çevresinin de hak iddia ettiği bir şeye dönüşmüş. Suzie’nin kendi hayatıyla ilgili bir fikri yok. Ne istediğini bilmemesi, harekete. geçememesi, donup kalması da biraz bu yüzden.

Dizinin ana karakteri üzerinden kadınlardan tüm beklentilerimizin abartılı bir halini izliyoruz aslında. Belli kalıpların biraz da olsa dışına çıkan, kategorize edemediğimiz bir kadının bizi ne denli ürküttüğünü görüyoruz. Suzie’nin o darmadağınık hayatını düzeltmesini bekliyoruz. Tüm saçmalıkların, uğradığı tüm haksızlıkların üstüne bunu da Suzie’den bekliyoruz. Bu çok da yanlış değil, çünkü bir noktada çıktığı bu yolculuğu Suzie’nin tamamlaması gerekiyor. Çünkü o da sütten çıkmış ak kaşık değil. Aksine, tüm bu yanlış ilişkilerin arkasına saklanıp kendini yaşamaktan kaçınan biri. Neyse ki hayatı bir noktada tamamen dağılıyor. Tüm bitirmesi gereken toksik ilişkiler birbirleri ardından bitiyor. Karakterimizin sonunda sabrı taşıyor, hayat da ona hazır yerdeyken birkaç tekme atmaktan çekinmiyor.

Umutlu bir geleceğe sahip olmasa da Suzie’nin ilk kez tüm zincirlerinden sıyrılmış özgür olduğu bir anda buluyoruz onu. Ne istediğini bilmediği için hayatına aldığı her şeyden özgür artık. Peki tüm bu ilişkilerden sıyrıldığında geriye kim kalıyor? Henüz kendini tanıma fırsatı bulmamış biri o. 15 yaşında girdiği dünya onu olmadığı, olmak istemediği biri haline getirse de hiçbir şey için çok da geç değil sanki. Dev bir spoiler olmasa da uyarımızı verelim, dizinin son sahnesinden bir andan bahsedeceğiz. Suzie’yi tek başına tüm kayıplarının ardından bir köprüde düşünürken görüyoruz. Fotoğraf isteyen bir çifti yanlış anlıyor ve sertçe geri çeviriyor. Sonra anlıyor ki, aslında çift onunla fotoğraf çektirmeyi değil, onun kendilerinin fotoğrafını çekmesini istiyormuş. Tanınmamanın keyfiyle çiftin bir sürü fotoğrafını çekiyor Suzie. Mutluluğu çok uzun sürmüyor çünkü onu tanıyıveriyorlar. Ama beklediği yerlerden değil, 15 yaşında katıldığı şarkı yarışmasından. Dizi, bu küçük jestle Suzie’ye bir zaman yolculuğu yaşatamasa da, hayatına baştan başlama fırsatı tanıyor. O andan itibaren yaptıklarının hala önemi olmadığı yerler, anlar var. Tüm bu olanlar Suzie’yi tanımlamıyor.

Dizinin en önemli artılarından biri; I May Destroy You, Ramy gibi daha önce söz hakkı verilmemiş kişilerin kendi hikayelerini anlatabildiğinde ortaya ne cesur, keyifli ve yenilikçi işler çıkacağını bir kez daha gözler önüne sermesi. Suzie’nin hikayesi bize insanın her yaşında, hayatının her anında baştan başlayabileceğini gösteriyor. Bir de insanın kendini olduğu gibi kabullendiğinde, otantik benliğini yaşamayı seçtiğinde en güçlü olduğunu. Bizce I Hate Suzie’yi kaçırmayın. Bu zamanlarda ihtiyacımız olan tüm umudu barındırıyor çünkü.

I Hate Suzie dizi incelemesi I Hate Suzie dizi incelemesi I Hate Suzie dizi incelemesi I Hate Suzie dizi incelemesi I Hate Suzie dizi incelemesi