Yazar: Zeynep Naz Inansal
9 Ocak 2021
Kime desem derdimi ben, bulutlar?: Azizler film incelemesi

“Saplanıp kaldığımız bu döngüden çıkmak gerek.” Bu cümleyle duyurulan, uzun zamandır heyecanla ve merakla beklediğimiz Azizler dün itibariyle Netflix semalarına giriş yaptı. Tabii herkesin bir taraf olduğu tartışmalar da başladı. Berkun Oya’nın senaristliğini ve Yağmur & Durul Taylan’ın yönetmenliğini üstlendiği film, hasret kaldığımız bir yenilikçiliğe sahip. Başrollerdeki Engin Günaydın, Haluk Bilginer ve Binnur Kaya’nın yanı sıra tüm oyuncuların etkileyici performanslarıyla göz doldurduğu bir absürt komedi. Aynı şeyi söyleyen insanların günlerce bozuk plak gibi takılıp kaldığı, ölülerin fotoğraflar üzerinden iletişim kurabildiği, herkesin neredeyse kendi kendine konuştuğu bir dünya burası. Tüm bunlar sizi afallatmış olabilir, ama zaten film de afallatma amacı taşıyor gibi.

Kendini bir döngüye hapsolmuş, sıkışmış hisseden Aziz, hem işinden hem de ilişkisinden mutsuz, orta yaşlı bir adam. Ablası, eniştesi ve katlanamadığı yeğeniyle yaşadığı ev üstüne üstüne geliyor. En çok da sonradan ‘denyo’ teşhisi konan yeğeninin bitmeyen tacizleriyle uğraşıyor. İş yerinde de durum farklı değil. İş arkadaşı Erbil, yalnızlıktan bunalmış, yaşlı biri. Aziz’i evine çağırıp duruyor. Çok sosyal görünen bir diğer iş arkadaşı Alp de öyle. Mütemadiyen partilemek ve bunu Aziz’le yapmak istiyor. Sevgilisinin de ondan talepleri var tabii. Sanki herkes Aziz’den bir parça koparmak istiyor. Ama Aziz’in tek istediği de köşede bir nefes almak gibi. Herkesin yalnızlıkla başa çıkmaya çalışırken garip hallere düştüğü bu dünyada Aziz yalnız kalmayı tercih eden tek kişi gibi görünüyor. Ama aslında o da tüm yaptıklarıyla farketmeden kırmak istediği döngüyü besliyor. Yalnızlıkla baş etme yollarına, saplandığımız döngülere ve Azizler’e dadanıyoruz bugün.

Vavien – 2009

Azizler, Taylan Biraderler’in 2009 yılındaki Vavien’den beri çektikleri ilk film. Aradaki zamanda Muhteşem Yüzyıl ve Vatanım Sensin dizileriyle kendilerini gösterseler de, onların sinemasına bir süredir hasret kalmıştık. Özellikle de Vavien gibi başarılı bir kara komediden sonra. Okul ve Küçük Kıyamet filmleriyle de tür sineması için de ilginç örnekler üreten Taylanlar bu kez de absürt komediye el atıyorlar. Bunun da altından başarıyla kalkıyorlar. Azizler’in ilk sahnesinde Aziz’i bir ayrılık konuşması yaparken önce duyuyor, sonra görüyoruz. Garsonun gelip sipariş almasıyla anlıyoruz ki, karşısında kimse yok. Henüz, misafirim gelmedi dese de garson yapıştırıyor lafı: yoo, girmişsin lafa. Bu cümle aslında tüm filme yayılan, herkesin kendi kendine konuşması, kimsenin karşındakini ciddiye almaması temasının da başlangıcı gibi görülebilir. Bu evrende kimse birbirini dinlemiyor, herkes kendi söylemek istediğini, karşısındaki yokmuşçasına söylüyor. Tanıdık geldi mi? Evet, Bir Başkadır’da da gördüğümüz bir tema. Burada da senarist Berkun Oya bu kez başka bir türle, benzer temaları anlatmaya çalışıyor gibi görünüyor.

Aziz sevgilisinden ayrılmak isterken, sevgilisi ona hediye ettiği kolyenin nerede olduğunu sormaya başlıyor. Sürekli kendini tekrar eden bir konuşmaya girdiklerini fark ediyoruz. Sevgilisi aynı cümleyi defalarca söylediği bir döngüye giriyor. Aziz onu orada bırakıp gidiyor, kadıncağız kendi kendine aynı şeyi tekrarlamaya devam ediyor. İş yerinde de herkes kendi söylemek istediğini söylüyor. Sorular cevapsız kalıyor, herkes birbirinin üstüne monologlar oynuyor gibi. Aziz’in neden yalnız kalmak istediğini anlamaya başlıyoruz. Zaten yalnız çünkü, bari tek başıma olayım diye düşünüyor. İş arkadaşı Alp’in evinde abartılı bir partiye katılıyor mesela. Tıklım tıklım, dansçılar, dj, özel kokteyller olan bu partide bir portakal suyu içip beş dakika kalabiliyor. Aziz gidince görüyoruz ki Alp, partideki herkesi kiralamış. Aslında tüm olay Aziz’i etkilemek için kurulmuş bir düzenmiş. Bir başka gariplik de kavga videolarıyla fenomen olan bir çiftin ofise gelmesiyle yaşanıyor. Kızlarının çekip yüklediği videolarla ünlü olmuşlar ve bunu devam ettirmek istiyorlar. Kızlarının durumdan ne kadar kötü etkilendiğini umursamıyorlar, hatta fark etmiyorlar bile. Tüm bu olaylar, absürtlüğün içinde başkalarını etkilemek için kendimizi ne hallere soktuğumuzun abartılı bir göstergesi gibi işliyor.

Aziz’in yeğeni Caner, büyümüş de küçülmüş tabirine uygun 10 yaşında bir kabadayı. Büyük büyük laflar ediyor, bazen Aziz’i dövüyor, bazen de bir köpek gibi hırlayarak ona saldırıyor. Caner sanki bu düzenin yeni jenerasyondaki sonucu gibi. Caner’i bir doktora götürdüklerinde kötü haberi alıyorlar. Caner’e ‘denyo’ teşhisi konuyor. Yersiz şive, sahte bilgelik gibi semptomları gösteren Caner’in durumunun popüler kültüre maruz kalmasıyla ilerlediğini anlatıyor doktor. Artık yapacak bir şey yok gibi görünüyor. Canerin ebeveynleri ağlarken, gülmeden edemiyoruz. Tüm durum çok absürt, ama bir yandan da pek tanıdık. Aslında herkesin parçası olduğu bir döngü bu. Yaratılan düzeni kimse sorgulamıyor, herkes mutsuz olsa da kendi rolünü keyifle oynuyor. Bundan en çok etkilenenin de çocuklar olduğunu gösteriyor film. Bir ihtimal ağlayan küçük kız, diğeri de Caner. Yani gelecek de pek parlak görünmüyor aslında.

Aziz aradığı yalnızlığı, sevgilisiyle takılma yalanıyla Alp’in evini kullanmaya başladığında buluyor. Kendiyle kaldığı bu anlarda mutluluktan uçuyor adeta. Aziz bu evrende nispeten ‘normal’ ya da sağlıklı olan kişi gibi görünse de aslında onun da bu düzeni besleyen bir dişli olduğunu anlıyoruz. Bir yandan herkesin konuşmaya, kendini anlatmaya ihtiyacı var. Ama Aziz de sanki kendi içine kapanıyor ve yüzleşmelerden kaçıyor. Alp, onu evindeki kameralarla gözleyip videolarını internete koyuyor. Bu sanki Aziz’in yalnızlığı Alp’le olmaya tercih etmesinin bir intikamı gibi. Azizler, yalnız kalma isteğinin hiçbir zaman cezasız kalmayacağını söylüyor.

Evet absürt bir evren, film burası. Peki neden ve nasıl bu kadar tanıdık? Bazen biz de takılmış bir plak gibi hissediyoruz kendimizi. Karşımızdakinin bizi dinlemediği, sadece konuşmak için bizim susmamızı beklediği anları sıkça yaşıyoruz. Hepimiz bu döngüdeyiz. Peki bunu kırmak için ne yapıyoruz? Çevrenin kötülüğünü, kendi hareketsizliğimize bahane olarak mı gösteriyoruz? Aziz’in de kendisinin çevresinden bağımsız sorumlulukları olduğunu anlaması uzun sürüyor.  Zaten meslek olarak kurguculuk yapması da tesadüf değil. Başkalarını ne kadar suçlarsa suçlasın, aslında bir şeyleri değiştirebilecek tek kişi Aziz. Kendi hayatının kontrolü maalesef onun elinde. Bu gerçekle yüzleştiğinde Aziz’in asıl hayatı başlıyor. Ama bu kez de hayat onu beklemediği bir yerden vuruyor ve Aziz bu saçma dünyada koyulan videolarıyla ünlü oluveriyor. Hayatının sorumluluğunu eline aldığı anda yepyeni bir beklenmedik şok yaşamak, hayatın bir gerçeği aslında. Film bir yandan da hiçbir zaman hayatımızı tamamen kontrol edemeyeceğimizi, belki de bununla barışmamız gerektiğini söylüyor.

Erbil karakterinin hoşlandığı kadınla yaptığı bir konuşmada beş dakikaya geleceğim dediği bir an var. Geri dönüp aslında tam beş dakika sürmeyeceğini, belki on dakikayı bulabileceğini, ama on beşi bulmayacağını söylemek zorunda hissediyor. O hassas ikili iletişimde tüm filmde bulmadığımız bir naiflik, bambaşka bir gerçeklik görme fırsatı buluyoruz. Aslında Azizler, her şeyin öylesine söylendiği bir dünyanın en uç noktasını anlatıyor sanki. Hiçbir şeyin öylesine söylenmediği bir yavaşlık, derinlik ve dinginlik ihtimali arıyor gibi film. Zaten bir karakterin hızlıca kaynatılmış çayın bir şeye benzemediğini söylemesi de bu yüzden. Aklımıza Bir Başkadır’ın kahve diyaloğu geliyor tabii. Azizler bizden biraz durmamızı, düşünmemizi, biraz da karşımızdakini dinlememizi söylüyor. Tabii bir de çocuk olmaktan, amatör olmaktan korkmamamızı. Erbil karakterinin de dediği gibi: Hayat uzun bir yürüyüş. Yarı yolda kesilmemek için yeni bir çocukluk bulmak gerek!

editörün seçtikleri