Kırsaldan uzanan şifalı bir el: Minari film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Peş peşe adını ödüllerde görmeye başladığımıza göre artık Minari film incelemesi için yola koyulabiliriz.

2020’nin en iyileri arasında gösterilen Minari, 1980’lı yıllarda Amerika’ya göç eden Güney Koreli bir çekirdek aileyi anlatıyor. Yapımcıları arasında Brad Pitt’in ve Steven Yeun’un (kendisi ayrıca başrolde) bulunduğu bu duru film, gerçekçi anlatımıyla göz dolduruyor. Genellersek çoğu göçmenin karşılaşabileceği sorunları anlatıyor diyebiliriz, küçük bir pencereden bakarsak da bir aile dramını. Üst düzey oyunculuklara sahip Minari filmi, içinde ne eksik ne de fazla bir duygu barındırıyor, her şey kararında. Filmin sonu ise izleyicisine altından kalkamayacağı bir yük yüklemiyor, zamanın güvenli kollarında iyileştiriyor bizi.

Yönetmen koltuğunda Lee Isaac Chung var. Chung, tıpkı hikayedeki gibi, göçmen bir aileden geliyor. Yani Minari için hayatından sinematografik kesitler sunan, yarı oto-biyografik bir film diyebiliriz. Kadroda ise Steven Yeun, Yeri Han, Alan S. Kim, Noel Cho ve anneanne rolünde tatlı mı tatlı Youn Yuh-jung var. Öncelikle filmin adının nerden geldiğini anlatayım. Minari, Çin kerevizi ya da Japon maydanozu olarak da bilinen Oenanthe javanica isimli bir bitki. İçerdiği flavanoidler sebebiyle hepatoprotektif (karaciğeri korur yani) ve de antiinflamatuar etkili. Filmde de gördüğümüz gibi, su kenarında yetişir ve çiğ ya da pişmiş olarak tüketilebilir. Uzakdoğu mutfağında sıkça kullanılan sağlıklı besinlerden biri yani. Uzakdoğuluların uzun ömürlerinin sırrı kesinlikle mutfaklarında saklı. Neyse, bu küçük sağlık köşemizden sonra filmimizin konusuna geçelim…

Kore’de yaşadıkları ekonomik sıkıntılar ve sağlık sorunları nedeniyle Amerika’ya göç eden bir aileyi anlatıyor Minari. Burada da kendilerini kolay bir hayat beklemiyor elbette. Amerika’nın kırsal bir bölgesinde, Arkansas’ta bir karavan evinde yaşamaya başlıyorlar. Ailenin babası Jacob, bu işlenmemiş verimli topraklarda çiftçilik yapmayı, kendi işini kurmayı planlıyor. Anne Monica ise pek memnun değil bu işten. Bu arada Monica ve Jacob’un zaten maaşlı işleri var. Şu ana kadar hayatımda gördüğüm en garip işlerden biri hem de. Civcivleri cinsiyetlerine göre ayrıştırıyorlar. Tüm gün kasa kasa civcivleri ayıkladıkları bir işleri var. Bu mesleğin adı seksörlükmüş. Evet yanlış okumadınız: seksörlük. Uzakdoğu’da oldukça yaygın bir meslek olan seksörlük ülkemizde ise yeni yeni var olmaya başlamış. Öyle küçümsenecek bir iş de değil üstelik, emek istiyor ve de maaşı da gayet iyi. Amerika’da bu işte çalışanlar yılda yaklaşık 60 bin dolar kazanıyorlarmış. Yumurta veren dişi civcivlerden ayrılan erkek civcivlerin akıbeti ise pek hoş değilmiş, filmde de gördüğümüz üzere. Neyse yazı civciv yazısına dönmeden filme geri dönelim.

Bu tatlı Kore ailesinin iki çocuğu var. Büyük olan Anne, küçük olan ise David. Hani başta demiştim ya sağlık sorunları nedeniyle Amerika’ya gidiyorlar diye. İşte sağlık sorunu yaşayan üyemiz ailenin en küçüğü olan David. Doğuştan gelen bir kalp rahatsızlığı var kendisinin. Bu nedenle herkesin gözü hep onun üzerinde. Anne-baba çalışınca, evde çocuklara biri göz kulak olsun diye Kore’den anneannelerini çağırıyorlar bir de. Küçücük evde yaşayan, bize hiç de yabancı olmayan bir aile yapısına sahip bu Koreli ailenin hayatlarına konuk oluyoruz iki saate yakın bir süre.

Geçtiğimiz yıl ödül törenlerine damga vuran bir Kore filmi vardı hatırlarsanız: Parasite. Parasite bir Kore filmi olmasına rağmen Oscar’da yabancı dildeki filmler kategorisinde değil, genel kategoride sınıflandırılıp En İyi Film Oscar’ını kazanmıştı. İlk defa böyle bir karar veren akademi, bu konuda hem tepki hem de takdir toplamıştı. Altın Küre jürisi ise Parasite’e eski usulden şaşmayarak yabancı dil kategorisinde ödülünü vermişti. Bu sene de aynı şeyi Minari için yaptı Altın Küre ve Minari’yi En İyi Yabancı Film kategorisinde aday yaptı. Bu yüzden birçok Koreli yapımcı/oyuncudan tepki aldılar. Mesela yönetmen Lulu Wang, “Bu yıl Minari’den daha Amerikan bir film görmedim. Amerika’da, Amerikan rüyasının peşinden giden göçmen bir ailenin hikayesini anlatıyor. Amerika’yı sadece İngilizce konuşanlar olarak nitelendiren bu eski kuralları gerçekten değişmemiz gerek” demiş.

Aşırı heyecanlı bir olay örgüsü olmamasına rağmen, ufak ufak insanı kendisine bağlayan bir kurgusu var Minari’nin. Önce David’e odaklanıyorsunuz mesela, minik kalbinde bir sorun olmamasını umuyorsunuz. Daha sonra nevi şahsına münhasır bir anneanne karakteri geliyor, David’le birlikte onu tanımlamaya çalışıyorsunuz. Monica’nın yüzündeki gelecek kaygısıyla empati kurabiliyorsunuz, hiç olmadı evin büyük çocuğu Anne gibi evde yaşananları bir köşeden izliyorsunuz.

Buradan sonrası artık spoiler içeriyor!

Jacob ve Monica

Kore’den, köklerinden Arkansas’a kopup gelen küçük bir aile. Hem de 10 yıldır Kore’de biriktirdikleri tüm parayı, ellerinde avuçlarında ne varsa yatırdıkları bir yatırım hayaliyle. Bu ailenin babasıyla başlamak istiyorum bu kısma. Jacob, artık kendisinin de dediği gibi yıllardır civcivlerin malum yerine bakmaktan bıkmış, gözünü karartmış, topraktan ve de çiftçilikten anlayan zeki bir adam. Her ne kadar bu çabasını çocuklarının gözünde bir şeyleri başarabilmiş bir ebeveyn olmak istemesine bağlasa da film boyunca taşıdığı endişeli yüz ifadesi bundan çok daha büyük dertleri olduğunu anlatıyor bize. Ailesini geçindirme yükünü tek başına sırtlamaya çalışan, bunu da kendi işini kurarak yapmaya çalışan bir girişimci Jacob. Bu uğurda nerdeyse ailesini kaybetmek üzere olduğu gerçeğini de göz ardı ediyor bir süre. Monica’yla aralarının açılması, çocukları gibi bizi de geriyor tabi. Başlarda bağıra çağıra kavga ediyorlar, bir şeyler çatırdıyor ilişkilerinde belli.

Jacob’un bize tanıdık gelen sert bir “aile reisi” mizacı var. Bu direncin bir yerde kırılacağı hissediliyor film boyunca, ama ben finalde olmasını beklemiyordum mesela. Can hıraş giriştiği çiftçilik işini güzel kotarıyor, hakkını yemeyelim.  İlk mahsullerini topladığında uzun bir aradan sonra yüzünde belli belirsiz bir gülümse ve gurur görebiliyoruz. Kısa sürüyor ama bu sevinci. İlk dakikadan kazık yiyor ticaret hayatında. Mahsulleri bir süre elinde kalan, borca giren ve de en önemlisi emeklerinin karşılığını alamayan Jacob bir bunalıma sürükleniyor. David’in kalbindeki deliğin küçülmesine bile doğru düzgün sevinemiyorlar. Belki David’in uğuruyla ürünlerini satabileceği bir yer bulan Jacob, uzun bir aradan sonra Monica’ya gerçekten bakıyor. Belki de mahcupluğunu üzerinden atabildiği için. Onu gerçekten dinliyor. Ama Monica’nın söyledikleri Jacob’un duymak istemeyeceği türden bir ayrılık konuşması. Gözlerinin içine baka baka artık ilişkilerini yürütemeyeceklerini söylüyor Monica Jacob’a. Bu sefer çok sakinler. Baştaki hır gür yok konuşmalarında. Böylesinin çok daha acı verici olduğunu Monica’nın gözlerinden akan yaşlarla daha iyi anlıyoruz. Monica çocuklarla birlikte Kore’ye döneceğini söyleyerek biniyor arabalarına. Evlerine yaklaştıklarında ise bu konuşmaların ve dertlerin hiçbir önemi kalmıyor. Mahsullerin bulunduğu depodan yükselen alevleri görünce önemli olan tek şey kendi canları ve de bir arada olmaları oluyor. Bu yangının yaralarını sardıklarını tahmin ettiğimiz bir zaman süresinin sonunda, Jacob’un yüzünde gerçek bir gülümseme görebiliyoruz.

Monica ise bence filmin göçmenlik tarafını en çok yansıtan karakter. Jacob’un aksine Kore’de bir parçasını, annesini bıraktığından belki. Ya da kültürüne daha bağlı olduğundan… İş yerinde görebiliyoruz mesela Jacob’la aralarındaki farkı. Jacob tek başına bir köşede işini yaparken, Monica arkadaş edinmeye çalışıyor, insanlarla konuşuyor, yakınlarda bir Kore kilisesi olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor. Çocuklarına bir bakıcı istemesinin en büyük sebeplerinden biri de bu yalnızlık duygusunu törpülemek istemesi belki de. Jacob ile aralarındaki soğukluk, aklının bir köşesinde hep David’le ilgili endişe taşıması sebebiyle kendisini bu karanlık düşüncelerinden uzaklaştıracak başka bir şey aradığını hissedebiliyoruz. Annesinin Kore’den gelişiyle ve de kiliseye gitmeye başlamalarıyla biraz daha uyum sağladığını görüyoruz Monica’nın. Başlarda yeni bir organı reddeden beden misali yaşadıkları “tekerlekli ev”i, Amerika’yı reddediyor. Sonra ise el mahkum kabullenmeye başlıyor durumu. Bunu da bize, evlerini düzenlemeye başlaması, tabaklarını yerleştirmesi, çekmeceleri kaplaması gibi detaylarla gösteriyorlar. Bu tarz sözsüz anlatımları çok doğru kullanmışlar Minari’de. En çok beğendiğim bir başka detayı da yazayım yeri gelmişken. Monica’nın annesi Soonja’nın Kore’den getirdiği valizinin başında heyecanla beklediği anlar çok sahiciydi. Ançüezi koklayarak ağlaması mesela, nefisti. Bizim gurbetçilerin buradan giderken paket paket çay götürmesini anımsattı. Bir gurbetçinin adaptasyon çabasını en güzel Monica’yla gösterdiklerini düşünüyorum.

Anne ve David

Evin büyük çocuğu Anne, filmin en tarafsız karakteri. Hani evde ebeveyn yokken evi çekip çevirmek hep büyük çocuğa düşer ya, Anne’de bu rolü görebiliriz. Her durumda orda olan ama bir köşede sakince izlemeyi tercih eden, herkesle anlaşan, kendi halinde ve sorunsuz bir çocuk. Evin büyük çocukları genelde böyle sanki, değil mi?

Gelelim sevimlilik abidesi David’e. “Bu yaşta, bu yetenek!” şaşırmasını hak eden Alan Kim tarafından canlandırılan David, filmi sırtlayan küçük omuzlardan. Film boyunca minik kalbine bir şey olacak korkusuyla izledik kendisini. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi. Anne-babasının sürekli üzerine titrediği (haklı olarak) David’in anneannesiyle olan sahnelerini izlemek çok keyifliydi gerçekten. En güzel işlenen ilişki de kendilerine aitti. Başlarda Kore’den gelen, Kore gibi kokan bu “yabancı” kadına pek ısınamıyor David. Sık sık anneannesini izlerken yakalıyoruz kendisini. Sonradan fark ediyoruz sıkıntısını. Bir türlü anneanne makamına oturtamıyor Soonja’yı. Diğer anneanneler gibi değil; ağzı bozuk, yemek yapamıyor, yetişkin gibi davranmıyor. David’in onu kafasında bir yere yerleştirme çabasına şahit oluyoruz bir süre. Kendisine diğerleri gibi, yani sanki bir cam bebekmiş gibi davranmayan tek kişi olan anneannesine bu sebepten ısınıyor biraz. Kulak misafiri olduğu “kalbi her an durabilir” sohbetinden sonra da kendisini anneannesinin kollarına atması da bundan.  Hiçbirimizin beklemediği bir anda Soonja’nın geçirdiği inmeyle aralarına biraz mesafe girse de, filmimiz bu sefer güçlü olanın, destek olanın David olduğu bir dinamikle bitiriyor bu güzel ilişkiyi.

Soonja

Ve son olarak da filmde önemli bir yer tutan anneanne karakterinden bahsedelim. Zaten Youn Yuh-jung’un tüm sempatikliğiyle canlandırdığı bu karakteri sevmemek biraz zor. İnsanın sarıp sarmalayası geliyor kendisini. Bu arada daha önce nerde izlediğimi hatırlayamamıştım Yuh-jung’u, Kore yapımlarında sık sık gördüğümüz bir yüz kendisi. Ama ben Sense8 dizisinden tanıyorum, sizin de aklınıza takıldıysa diye söyleyeyim dedim. Soonja karakteri diziye renk katan, durağan havayı bozan bir karakter. David’le kurduğu ilişkisi, ona yaklaşımı, ailedeki yeri çok güzel anlatılmış. Geçirdiği inmeden sonra, kısıtlı hareket kabiliyetini ve o kafa karışıklığını da nefis canlandırmış Yuh-jung. Ve duyduğum andan beri ne kadar doğru olduğunu düşündüğüm iki cümle de Soonja karakterine ait. David’in suyun kenarında gördüğü yılana taş atmaya çalışmasını engelliyor Soonja ve ona “Saklanmasındansa göz önünde olması daha iyi. Saklanan şeyler daha tehlikeli ve korkutucudur.” diyor. Hemen, Jacob ve Monica’nın filmin başında çekinmeden birbirlerine haykırdıkları konuşmalarının yerini sessizliğin almasıyla ilişkilerinin kopma noktasına geldiğini hatırladım bu sözden sonra. Konuşulmayan duygular, göz ardı edilen davranışlar, yüzleşmekten kaçınan korkular ya da daha basite indirgersek nerde olduğunu bilmediğimiz yılanlar bize görünen şeylerden daha çok zarar verme potansiyeli taşırlar belki de.

Bir tarafta canla başla haftalarca üzerine emek harcanan ama kısa sürede bozulan sebzeler, diğer tarafta su kenarında kendi kendine büyüyüp yayılan Minari. Finalde birbirlerinin kıymetini çok daha iyi anlayan (ve bize de anlatan), bu göçmen ailenin elinde kalan nadir şeylerden biri de bu çabasız ama faydalı bitki oluyor. Üstelik dere yatağından beslendiği için çok daha şifalı. Filmimiz de tıpkı Minari’ye benziyor bu yönden. Sanki bir kamera ile usulca bu Koreli aileyi takip etmişler. Öyle gerçek ve de zahmetsiz görünüyor, arkasında birçok insanın yoğun emeği olmasına rağmen. Zor bir işi kolaymış gibi göstermek sadece işinde iyi olanların yapabildiği bir şeydir malum. O nedenle Minari, işin ehli ellerden çıktığı belli, iyileştirici ve de sakinleştirici etkisi olan bir terapi gibi. Minari film incelemesi Minari film incelemesi Minari film incelemesi Minari film incelemesi Minari film incelemesi