Kuir tahayyülün peşinde ortak bir hafıza alanı: Velvele 1 yaşında!
yazar: Senem Kahraman

Tıklama içeriklerin, kuru gürültülerin arasında kaybolduğumuz şu internet dünyasında, kuir tahayyülün peşinde karşımıza çıkardığı her yeni üretimle beraber zihnimizi açan, duygu birliği yaratan, ‘‘evet, başka yayınlar da mümkün’’ dedirten bir mecra Velvele. LGBTİ+’ların sözünü ürettiği ve aktardığı; katkıda bulunanı da okurunu da güçlendirmeyi amaç edinmiş bağımsız kolektif bir yayın. Biricikliğinin arkasında da bu kolektif ruhun getirdikleri olsa gerek…

Ekip bundan bir yıl önce LGBTİ+’ların gündemine dair içerikleriyle; kuir hafıza, alan ve kaynak oluşturma arzusuyla bir araya geliyor ve olanlar oluyor. Biz de artık daha fazla uzaktan bakmakla yetinemedik ve hem tanışma hem de yayıncılık konusunda dertleşmek vesilesiyle bir araya geldik. Elbette dijitalin imkanları altında… Dijital yayıncılık, popüler kültür ve dijital aktivizm hakkındaki sorularımızı ise Bawer Murmur, Ari P. Büyüktaş ve İlker Hepkaner yanıtladı.

Bir yıldır ortalığı velveleye veriyorsunuz. Biz de her yazdığınıza her konuştuğunuza keyifle dadanıyoruz. Birinci yılınız kutlu olsun! Umarız ki daha uzun yıllar sürer bu yolculuk. Yayına 2020 Şubat ayında başladınız ve sonrasında yayıncılık anlamında da pandemiyle birlikte herkes, zaten dönüşmekte olan dünyaya hızla adapte olmaya çalıştı ve dijital dünyada bir içerik yığını oluştu. Sizin ekip olarak nasıl bir araya geldiniz ve Velvele, böylesine kalabalık bir içerik ortamında kimliğini, tavrını nasıl belirledi?

Bawer: Çok teşekkür ederiz, çok naziksiniz. Ne güzel bunları duymak. Ari ile uzun yıllardır arkadaşız. 2019 yazında, İstanbul Kurtuluş’ta bir terasta bir web sitesi fikri üzerine konuşmaya başlamıştık aslında. Ancak, bir şekilde o fikir havada asılı kalmıştı. Sonra ben Barselona’ya döndüm. Ama fikir bir şekilde aklımı meşgul etmeyi sürdürdü ve nihayet Şubat 2020’de “büyük planlardan kaçınıp bana iyi gelecek kişisel bir blog olur” diyerek alan adını aldım. Ari’ye haber vermiştim, bir şekilde belki arada katkı koyar diye ümid ediyordum. LGBTİ+’ları ilgilendiren, LGBTİ+ gündemine dair bir şeyler karalarızdan başka bir plan yoktu açıkçası en başta. Ancak o sırada Covid-19 arz-ı endam etti ve her şey sizin de belirttiğiniz gibi olağanüstü bir hal aldı.

Salgın ve yarattığı ruh hali garip bir biçimde Velvele’ye olumlu yansıdı. Herkes ve dünya sallanıp yuvarlanırken ve hayatlarımız tepetaklak olurken Ari podcast fikriyle geldi. Ve olaylar gelişti.

Ari: Velvele fikri, Bawer’in aktardığı gibi, ikimizin de böylesi bir alan yaratmak konusundaki ortak hevesini fark edişimizle başladı. Bawer’in kolları sıvayıp işe girişmesiyle de kendine has bir yapıyla ortaya çıktı. Kurtuluş’taki görüşmelerimizde aldığım notlara bakıyorum da, neler yapabiliriz diye sıraladığımız hemen hemen her şeyi yapar olmuş ya da yapılması için çoktan planlamış durumda Velvele, daha ilk yılında hem de 🙂 LGBTİ+’lar için kendilerini ifade edebilecekleri dijital bir salon gibi görüyorum ben Velvele’yi. Hani o sadece zengin, beyaz cis erkeklerin buluşup, şöminenin başında ellerinde viskileriyle na-vegan koltuklarda oturup siyaset ve kültür-sanat konuştuğu salonların tam zıddını düşünün; işte onun dijitaldeki olasılığı gibi biraz. Birbirimizi duyabilmenin çok zorlaştığı bir süreçten geçiyoruz uzun zamandır. Dinlemek, duyulmak ve fikirlerimizi, hislerimizi paylaşmak için uğraşırken birçok engelle mücadele etmemiz gereken böylesi bir dönemde, sosyal medyanın açıklığının yanında yarattığı yalnızlık hissine de alternatif olan bir mecraya dönüşüyor bence Velvele. Bu yolculuğun ne yönde ilerleyeceğini de hep birlikte belirliyoruz esasında.

İlker: Velvele ilk başladığında Bawer bana ve Sezgin İnceel’e ulaşıp bizim hazırlayıp sunduğumuz Yine Yeni Yeniden 90’lar podcast’i üzerine bir söyleşi yaptı. Sonra ben bir albüm incelemesi yazdım Velvele için. O söyleşide ve yazıda Bawer’le çalışırken gördüm ki bizim kafamız çok güzel uyuşuyor. Bawer diğer yazarların kalemi parlasın diye çok büyük bir emek veriyor. Bunu görmek hem bir yazar olarak bana güç verdi, hem de aklıma bir sürü fikri getirdi. Bunun üzerine Velvele’de queer edebiyat olsa ne güzel olur diye kapısını çaldım ve Edebiyat Kolu böyle doğdu. Bir sene içerisinde yabancı dilde yazan şairlerin şiirlerini Türkçeleştirdiğimiz Lubunya Şairlerin Dizeleri Dile Geliyor, LGBTİ+ şairlere yer verdiğimiz Yeryüzü Ağacı ve öykü ve deneme yayımladığımız Eflatun Koza serilerine başladık.

Bawer: Velvele’nin kimliği ve tavrı da aslında Ari ve İlker’in katılmasıyla belirlenmeye başladı. Bir şekilde bu üçlünün yapmak istediklerinin ve planlarının bizi nereye götüreceğini merak ediyorduk. Ama planlayarak değil, organik bir biçimde bazı şeyler belirdi. Velvele akıp yolunu bulmaya  başladı yani. Ama şunda en başından itibaren ortaklaşmıştık: LGBTİ+’ların ve bizi ilgilendiren, alakadar olduğumuz, merak ettiğimiz gündemleri takip edecek, bunlara dair içerik üretecek bu site, sadece içerik üretmekle kalmayacak, bu korkunç gündemde hem katkı verenlere hem de okuyanlara güç verecekti. Yeni alanlar açıp, LGBTİ+’ların söz üretmesine katkı sunmak ve ortak yazılı bir hafıza oluşturmak da arzulardan bazılarıydı. Şimdi dönüp bu bir yıla bakınca, manzara pek de fena görünmüyor açıkçası.

İçerik yığınının altında kaybolmamaya çalışan okuyucuya; var olduğu, görünür ve bahsedilebilir olduğu, kendini anlayan, gerçekten kendiyle aynı derdi edinmiş, aynı dili konuştuğuna emin olduğu mecraların varlığı su gibi geliyor. Velvele de bu anlamda beslendiğimiz bir alan. Peki siz hangi soruların peşine düşüyor, içerik üretirken nelerden besleniyorsunuz?

İlker: LGBTİ+’ların hak mücadelesi, ifade özgürlüğü ve ilgilendikleri konuların yaptığımız işlerin merkezinde durmasından Bawer yukarıda bahsetti. Buna ek olarak Velvele’ye bir yazı yazarken, Macera Dolu Amerika serisi için canlı yayın yaparken veya yeni yazı-çeviri önerilerini değerlendirirken aklımda hep ana akımın sığlığına, cishet merkezciliğine ve tektipliğine nasıl bir alternatif yaratırız sorusu var. Ne yazık ki sağlam bilgi, eleştirel düşünce ve yöntemler Türkiye’deki medya panoramasında yer alan içeriklere çok nadir temel oluşturuyor. Bunu LGBTİ+’ları etkileyen konular başta olmak üzere bizim ilgilendiğimiz konularda da değiştirmek büyük motivasyonlarımızdan bir tanesi.

‘‘İyi ki doğdun Velvele’’ adlı paylaşımınızda da bahsediyorsunuz; ‘‘eril, hiyerarşik, fobik, cinsiyetçi, türcü, ırkçı ve sınıfçı platformlara bir alternatif olmayı önüne hedef olarak koymuş’’, ‘‘LGBTİ+’lara alan açarak büyüyen’’ bir yayın Velvele. Kişisel bir mecra olarak çıkıp kolektif bir yayına dönüşmesinde tüm bunların payı büyük olmalı. Peki bir kolektif olarak nasıl bir işleyişiniz var?

Ari: Velvele’nin içerik editörlerinden biri olarak beni en çok heyecanlandıran yanı, kolektif üretim sürecinin organik bir şekilde ilerliyor oluşu aslında. Son bir yılda Velvele’nin paylaştığı içerikleri de görüp “ben de şu yazımı, şu fikrime dair içeriğimi Velvele üzerinden paylaşmak isterim” diyenlerin katkısıyla oluşan bir kolektif yapısı var. Bu önerilen içerikleri elbette sizin de alıntıladığınız gibi çeşitli süzgeçlerden geçirmek durumundayız.

Bawer: Velvele’nin çizgisini belirleyen şeylerden biri de hepimizin sitede yayımlanan ilk post olan Merhaba Canım’da altı çizilen şeylerde ortaklaşmış olmamız. Bunu hadi gelin bunların üzerinde ortaklaşalım diyerek yapmadık. Bir şekilde aynı şeyleri düşünen, dert eden insanlar olarak kendiliğinden gelişti birçok şey gibi bu da. Ari’nin bahsettiği süzgeçler de bu ortaklıklara sırtını dayıyor.

Ari: Bu süzgeçlerin de keyfi ve vazgeçilebilir olmadığını söylemek zorundayım. Özellikle son iki-üç yıldır kendini muhalif adleden mecralarda bile transfobik söylemlerin düşünce özgürlüğü adı altında yayınlandığını, bunu hiç de sorunlu bulmadıklarını gördük, görüyoruz. Şiddet dilinin, doğrudan şiddeti ifade eden bir söylemin, ifade özgürlüğü gibi çok kritik ve önemli bir kavramın arkasına sığınılarak yaygınlaştırılmasına aracılık eden mecralarla karşılaşıyoruz. İfade özgürlüğünün, şiddet faillerinin kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir araca dönüştürülmesi başlı başına büyük bir sorun iken, diğer fobik ve ayrımcı söylemlere karşı net duruş sergileyenlerin, homofobik ve transfobik söylemleri hoş görmesi zaten bu yayın mecralarının hak temelli bir yaklaşımı benimsemediğini çok net bir şekilde kanıtlıyor. Hayatın pek çok alanındaki gibi yayıncılık alanında da böylesi bir ikiyüzlülük en çok translar ve beden politikaları üzerinden vuku buluyor ve bu bir tesadüf değil. Bu alanlara mecbur olmadığımız aşikar; fikrini ve hissini ifade etmek için Velvele’ye katkı sunanların her biri bu nedenle çok değerli.

Dijitalin malum, dayatmacı bir sürati var. Biz de Dadanizm olarak bununla fena çarpışıyoruz. Gün içinde bir sürü içeriğin peşinden koşmanızı, tıklarla yaşamanızı istiyor dijital yayıncılık. Oysa sahici ve dendiği gibi ‘‘özgün’’ bir içerik yaratabilmenin önündeki en büyük engel bu. Dijitaldeki bu sürat ile siz nasıl çarpışıyorsunuz? Biraz dertleşir gibi sormak istedik ☺ Özgün olabilmenin formülü nedir sizce?

Bawer: (Derin bir nefes çeker, rakısını tazeler :)) Daha önce dijital medyada hem gazeteci hem de içerik üreticisi olarak çalışmış biri olarak, bazen bu dünyanın Allah belasını versin dediğim oluyor. Çünkü hem gündemleri hem tartışmaları hem gelişmeleri hem de arka planlarını takip etmek, anlamak, doğru kaynaklara ulaşmak gerçekten bazen hem çok yorucu hem de baş döndürücü olabiliyor. Kendimize sık sık şunu hatırlatıyoruz: Tıklarla var olmadık ki, tıksız ölelim. Bir de tabii, bir queer hafıza ve alan oluşturma çabasında olduğumuzu unutmamaya çalışıyoruz. Tıkların rüzgarına kapılmak ve unutulmaz değil, uzun vadede insanların gelip bakabilecekleri bir kaynak yaratmak istiyoruz ve bunu tıklanma saplantısına kurban etmeyeceğiz, etmemek istiyoruz. O özgün içerikler de biraz bu sayede doğuyor, ortaya çıkıyor. LGBTİ+ mücadelesi bugünlere çoğunlukla sözlü anlatımlarla geldi. Yazıyla kurduğu ilişki sözden çok sonra başladı. Herkesin hikayesinin biricikliğine inanıp, herkesin kendini ifade edebilmesi için uğraşmış bu gelenek bize anlatmak kadar dinlemenin de önemini öğretti. Dinlemeye başlayınca da ne kadar çok ilginç, öğretici, değerli hikaye olduğunu fark ettik. Velvele buna tutunuyor sıkı sıkı. Herkesin anlatacak bir hikayesi, derdi, meramı var ve çoğu zaman ekstra cilaya bile gerek olmayan özgünlükteler. Tahrip etmeden aktarıyoruz, bu da özgünlüğünü koruyor her anlamda.

Popüler kültür bizim için çok kıymetli. Genelde ‘‘eğlencelik’’, ‘‘hafif’’, ‘‘boş’’ diye nitelendirilir popüler kültür, biraz yukarıdan bakılır ama malum, popüler olan da politiktir ve hakkında uzun uzun konuşmayı gerektirir ☺ Son yıllarda popüler kültürde yükselen aktivizm hakkında ne düşünüyorsunuz? Bazı mevzuların altını boşaltıyor olabilir mi yoksa konuşulmayanları gündeme taşıdığı için önemli mi?

İlker: Ben de sizin gibi düşünüyorum ve popüler kültür eleştirimi bu yönden kuruyorum: popüler kültür hakkında konuşmanın amacı sadece magazinsel şeyler hakkında fikir beyan etmek olmamalı, bu tartışmalar sayesinde izleyicilerin aklında bir şeyleri iyiye doğru değiştirebilmeliyiz. Ben bu yüzden son yıllarda popüler kültürde yükselen aktivizmi çok faydalı buluyorum. LGBTİ+’lar gibi varlıkları ve kendilerini tanımlama halleri dahi reddedilen grupların görünürlük kazanmalarını çok önemli. Ancak bu aktivizmin görünürlük talebiyle yetinmemesi gerekiyor. Ne zaman popüler kültürün içindeki aktivizm aynı zamanda tanınma ve sosyal durumu iyiye değiştirme adımlarını da atıyor (veya buna önayak oluyor) o zaman popüler kültürün içindeki aktivizme verdiğim değer artıyor. Yani gündeme getirmek yeterli değil, somut adımlar için de katkıda bulunmalı popüler kültür bence.

Popüler kültür ve aktivizm demişken… Cancel culture’ın önemini de anlamış bulunuyoruz. Tüm ezberlerimizi gözden geçirdiğimiz, sorguladıklarımızı tekrar sorguladığımız, eserleriyle büyüdüklerimizi bile cancel’ladığımız bir dönemdeyiz. Gözümüz açıldı… Tabii itibar sahibi isimleri de sahneye taşıdığı için cancel culture’a karşı olan da çok, malum. Sizce cancel culture, popüler kültürde ilerleyen günlerde ne kadar belirleyici olacak?

Bawer: Açıkcası “cancel culture” (iptal kültürü) meselesinde tantanayı kimin kopardığına bakarak bir yorum yapılabileceğini düşünüyorum. Büyük resim is loading! 🙂

Kim iptal kültürüne itiraz ediyor? Neden ediyor? Kim karikatürleştirmeye ya da değersizleştirmeye çalışıyor? Yöneltilen “eleştiriler” ne? Bunlara bakınca aslında neden iptal kültürüne ihtiyacımız olduğunu da anlıyoruz. Fobikler, kadın düşmanları, ırkçılar, cis-hetero erkekler, Naziler, taciz/tecavüz/şiddet faili erkekler… böyle Billur Tuz gibi akan… akan… akan bir liste. “Şaka da mı yapamayacaz yeaaa” diyenlerin “isyanıyla” maske takmaya karşı çıkanlar aslında ne kadar birbirine benziyor. İki grup da “ifade özgürlüğü” kavramını kendilerine kalkan olarak kullanıyor ve eleştirileri manipüle ediyor. Kimse fobik, ırkçı, cinsiyetçi vb. şakalar yapan birini Taksim meydanında sallandıralım demiyor. Bu şakadaki soruna işaret edip, bunu yapanın yediği naneyle yüzleşmesini, anlamasını sağlamak istiyor. Bak bu sorunlu, bunu böyle dememelisin çünkü şundan dendikten sonra bunları duyan ve özür dileyen kimse “cancellanmadı”. Bunun yapıldığı insanlar eleştirileri görmezden gelen ve kulaklarının üstüne yatanlar. Karşıtlarının iddialarının aksine, kimseye de bir şey olmuyor. Woody Allen film yapmaya devam ediyor, Roman Polanski festivallerde ödüllendiriliyor, Louis C.K. hiçbir şey olmamış gibi bir gece kulübünde sahneye çıkıyor, Picasso hala dünyanın en ünlü ressamlarından biri, J.K. Rowling “kadın kıyafetleri giyip kadınları öldüren” bir erkeğin hikayesini yazıp basıyor, ifşa edilen Türkiyeli akademisyen, yazar, gazeteci, sanatçı, yönetmen adamlar işlerine devam ediyor, yarısı zaten Türkiyeli TERF’ler tarafından aklanıyor falan. Bu insanların ne adlarına leke geliyor ne kariyerlerine. “İptal kültürü” işte bu insanların adlarının anıldığı yerlerde yaptıklarını hatırlatmak ve hatırlamak için var. Ne kadar belirleyici olacağını kestiremiyorum kendi adıma. Çünkü egemenlerin, sırtlarını egemene dayamışların yaptıklarının yanlarına kar kaldığı bir dünyada çok ümitli değilim. Fakat “iptal kültürü”, ayrımcılığa ve şiddete maruz bırakılan insanların konuşmalarına vesile oluyor, daha da olacak diye umutluyum.

2020 lanet bir yıldı, her anlamda. Popüler kültür alanında 2020’nin en kritik anları nelerdi dersiniz?

İlker: Aklıma öncelikli olarak anlardan ziyade süreçler geliyor. Türkiye’de podcast’in müthiş bir hızla yükselmesi blog’ların ilk çıktığı zamanları hatırlatıyor bana. Popüler kültürün tartışılması için yeni bir alan açıldı, gerçekten çok heyecan verici. Yasaklar nedeniyle canlı yayın metodunun müzisyenlerin, tiyatrocuların, televizyoncuların ve performans sanatçılarının birincil iletişim aracı haline gelmesi 2020’nin en kritik süreciydi. An olarak düşündüğümde ise Bir Başkadır’ın oldukça eski bir hikayeyi oldukça eski bir bakış açısıyla anlatmasına rağmen çok fazla insanın bir anda aynı şeyi konuşmasını sağlaması birinci sırada bence. Son on yıldır kültürde yaşanan ademi merkeziyetçiliğin hissedilmediği nadir anlardan bir tanesi oldu Türkiye için.

Bawer: Dünya için de J.K. Rowling’in transfobik açıklamaları, gelmiş geçmiş en ünlü TERF olma yolculuğu ve beraberinde getirdiği ifade özgürlüğü/iptal kültürü tartışmasını da eklemek isterim. Ayrıca ABD başkanlık seçimleri ve Trump’ın kaybetmesinin de “popüler kültür” alanındaki kritik gelişmelerden biri olduğunu düşünüyorum. Ve tabii ki salgın. Her şeyi olduğu gibi popüler kültürü de etkiledi; ödül törenleri iptal oldu, setler durdu, sahneler kapandı, konserler bitti… Artık evinin salonundan yayın yapan ünlü görmekten ikrah ettik. Salgın bir gün biterse eğer, eskiden yaptıklarımızı yeniden nasıl yapacağız kara kara onu düşünüyorum ben.

Yine ‘‘İyi ki doğdun Velvele’’ yazınızdan yola çıkarak sormak istiyoruz: ‘‘kendimizi ve dilimizi yeniden inşa edebilir miyiz diye bakmak ve yıkıcı değil yapıcı tartışmaların önünü açmak gibi niyetleri vardı’’ diyorsunuz yine Velvele için. Toksik ve eril dilin her yerden kendini gösterdiği şu dünyada kendi dilinizi inşa etme ve yapıcı tartışmalarla ilerleme konusunda nasıl bir yol izliyorsunuz?

Bawer: Yukarıda da bahsettiğim gibi, konuşan, anlatan ve aktaran bir mücadele tarihinden geliyoruz. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda cinsel yönelimlerimiz/cinsiyet kimliklerimiz nedeniyle uğradığımız zorbalık, dışlanma ve ayrımcılık deneyimleri neredeyse hepimiz için o dönemleri sessizlik içinde, susarak geçirmemize neden olmuş. Bunu her bir araya gelişimizde başka başka insanlardan da duyduk sayısız kez. Bir şekilde ördek değil de kuğu olduğunu fark edip başka kuğuları aramaya koyulanlar kendileri gibi birilerini bulduklarında bülbül gibi şakımaya başlıyor. Yılların suskunluğu, sessizliği gürül gürül akan bir şelaleleye dönüşüyor. Her başlayan cümle, anlatılan hikaye kendi dilimizin inşasına su, çimento ve renk katıyor. Yayıncı olarak bu dille kurduğumuz ilişki gelişmesine katkı sunmak ve başkalarına, bu dile ihtiyacı olanlara ulaştırmak. Nihayetinde de yalnız olmadığımızı, olmadıklarını hissetmelerini sağlamak. Bu dil, tüm diller gibi organik, gelişmeye açık, hem kendini hem konuşanını dönüştüren bir güce sahip. Kavramlar, manalar, ifadeler. anlatılar… bunların hepsi ve her birey bunlara yeni şeyler katıyor, çerçeveleri genişletiyor. Biz bu akışa müdahale etmek değil, onun bir parçası olmak için çabalıyoruz. Velvele’nin okuyucularıyla arasına ördüğü bir duvar yok; onlar da Velvele’nin bir parçası, tıpkı Velvele’nin LGBTİ+ mücadelesinin, kültürünün ve topluluğunun bir parçası olduğu gibi.

Ari P. Büyüktaş ve Bawer Murmur’un hazırlayıp sunduğu, gündem konularına kuir bir yaklaşım getirdikleri podcast serisi de şu ara gündeminizde. Başka bir sese, konuşmaya ihtiyaç duyduğumuz şu dönemde sesli içerikler de arttı neyse ki. Podcast serisine siz nasıl karar verdiniz? Sesli içerik ve yazılı içerik üretmenin sizce farkları neler? Ve sizce yazılı içeriklerin eli, podcast ve video dünyasında giderek zayıflar mı?

Ari: Podcast fikrini Bawer’le paylaştığımda henüz Velvele’nin ilk zamanlarıydı ve pandemi de yeni başlamıştı. Aslında içinde bulunduğumuz pandemi koşullarının ilk şoku dışında, pek çok farklı konuyu da sık sık aramızda konuşuyorduk ve bir noktada acaba bunları podcast yayını olarak paylaşırsak, benzer histe olanlara da iyi gelir mi, hepimiz için farklı şeyler düşünmeye de vesile olur mu diye merak etmiştik. Velhasıl, pandemi sürecinin bizim kişisel deneyimlerimizden hareketle LGBTİ+’lar için neye denk düştüğünü, nelere yol açabileceğini konuşmaya başladık. Daha sonrasında, ikinci sezon ile birlikte tematik bölümlere geçiş yaptık. Kapanma hali ve görünürlük sorunu, belirli gruplardan insanlar için, bazı deneyimlere sahip kişiler için aslında olağanüstü değil, tam aksine ne yazık ki olağanın bizzat kendisi. Dolayısıyla kapatıldığımız, sıkıştırıldığımız, susturulmaya çalışıldığımız yerlerden birbirimize seslenebilmek çok kıymetli. Uzun yıllardır aktivizmde yer alan, mücadele eden iki lubunya aktivistin gündeme dair kişisel fikirleriyle sınırlı kalmaksızın, kaygılarımızdan, hazlarımızdan, hayallerimiz ve deneyimlerimizden yani genel anlamda politik söylem duvarının arkasındaki insanlık hallerimizden bahsetmemiz sanırım fark yarattı. Kaldı ki kişisel olarak benim için hem özgürleştirici, hem de alışkın olmadığım fakat iyi hissettiğim bir deneyime dönüştü. Podcast yayıncılığı bu anlamda farklı bir imkan yaratıyor diyebilirim.

İşitsel ve görsel içerikleri, yazılı içeriklerle kıyaslamak bana çok makul gelmiyor. 10 yılı aşkın süredir metinlerle çalışan biri olarak görsel-işitsel içeriklerin farklı değerlendirilmesinden yanayım. Teknolojik gelişmeler, internet erişiminin dünya çapında yaygınlaşması ve de dijitalleşen ve hızlanan iletişimin bir getirisi olarak videolar ve podcast yayınları kendi dillerini ve yöntemlerini oluşturuyor. Velvele’nin görsel-işitsel içeriklerinin editörlüğünü yapmaya da bu değişimlerin yarattığı hevesle başladım. Kimi zaman bazı içerikleri yazılı mı yoksa sesli ya da görsel yöntemlerle mi yayınlasak diye biz de sorguluyoruz. Ancak her birimizin sahip olduğu deneyimin getirdiği içgörüyle, birbirimize de danışarak buna karar veriyoruz. Video söyleşilerden oluşan Vodcast serisinin iki pilot bölümünü yayınladıktan sonra gelen olumlu yorumların da etkisiyle düzenli bir seri oluşturmak için kolları sıvadım, bu yıl başlamayı planlıyoruz. Böylece, video içeriklerinin çeşitleneceği, podcast serilerine yenilerini ekleyeceğimiz bir yıl planladık. Bir yandan da yazılı içerikler artmaya ve çeşitlenmeye devam edecek.

Dayanışmamızı büyütmek, sesimizi yükseltmek için 18 yıldır olduğu gibi bu yıl da 8 Mart’a, Taksim’e çağrı var. Son yıllarda iktidarın elimizden alacağını sandığı, bizlere yasaklayabileceğini düşündüğü alanlara Onur Haftası’nda, 8 Mart’larda sahip çıkıyoruz. Bu günler, haftalar dışında ise özellikle pandemiyle birlikte, daralan fiziksel alanlarımızda internetle birbirimize ulaşma, ilişki kurma yöntemleri bulduğumuz gibi dijital aktivizmden de bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Sosyal medya ve Velvele gibi platformları da düşününce dijital aktivizm size neler düşündürtüyor?

Bawer: Dijital aktivizmden nedense salgınla birlikte hayatımıza girmiş bir yeni kavrammış gibi bahsediliyor ancak aslında 2007’de Facebook’un Türkiyeli aktivistler arasında popüler olmaya başlamasıyla beri her geçen gün daha da büyüyerek ve alan kaplayarak bugünlere gelmiş bir şey bu. Ancak, salgınla birlikte artık çok belirleyici bir yönteme ve gerçekliğe dönüştü. Dijital aktivizm bir araç olarak işimize yarıyor, yarayacaktır da ancak onu eğer, tek gerçeklik olarak beller ve oraya sıkışırsak bu avantaj gibi görünen şey dezavantaja dönüşme potansiyeli taşıyor. Başkaları adına böyle büyük laflar etmek de istemem tabii, ancak Velvele’de dijital aktivizmle ilişkimiz onu bir araç olarak tutup, faydalanmak. Sokaklara, hayata karışmak hala en çekici, en özlediğimiz ve dönüştürücüğülüne inandığımız şey.

Peki Velvele şu ara sıklıkla nelere dadanıyor?

İlker: Hak mücadelesi odaklı tartışmalar kesinlikle birinci sırada. Boğaziçi direnişi ve sonrasında yaşananlar hala ne kadar çok tartışmamız gereken konu olduğunu gösterdi bizlere. Bu tartışmaların yanına Türkiye’deki LGBTİ+’ların bir parçası olduğu sınır tanımayan kültürel birikimi de ekleyebiliriz. Bunun yanında özgün edebi eserler, anılar veya dünyanın farklı yerlerinde LGBTİ+ olma deneyimine dair anlatıların da başımızın üstünde yeri var.

Bawer: Yoldaş olarak gördüğümüz, beslendiğimiz siteler var. 5Harfliler, Kaos GL, Çatlak Zemin, DEMOS Araştırma, Bitopya ilk aklıma gelenler. Dadanizm, Argonotlar ve Oscarboy gibi alternatif yayınlar, Mental Klitoris, Yine Yeni Yeniden 90’lar, Geyik, Kobra Kobra, Queer Troublemakers gibi podcast’ler, Pembe Hayat’ın YouTube kanalı ve LGBTİ+ örgütlerinin/oluşumlarının web siteleri/sözlü&yazılı üretimleri sık sık açıp okuduğumuz, dinlediğimiz, haber aldığımız kaynaklar. Kuir Edebiyat, Mangal Media, İyi ki varlar.

Kolektifin gücüyle büyüyen bir platform Velvele. İyi ki var dediklerimizden… Şu ara başka gündeminizde neler var ve birinci yaşınız için neler planlıyorsunuz?

Ari: Yenilikler açısından söylemek gerekirse; pekçok yeni fikir ve bunları gerçekleştirmek için şevkimiz var. Ama şimdi hepsini yazıp spoiler vermek istemem. Sürprizi bozmayayım ama diyebilirim ki kesişimsellik, dayanışma ve lubunyalığı şanlandıracak yeni projeler yolda. Heyecanlı bir yıl olacak, takipte kalın diyorum! 🙂

Son olarak dayanışmak ve seslerimizi beraber yükseltebilmek için burada söylemek istediğiniz bir şey var mi?

Ari: Velvele’yi kısacık bir sürede bu kadar sahiplenen tüm takipçilere teşekkürler. Ortalığı velveleye vermek, içinde var olmaya çalıştığımız koşullarda yapılabilecek en iyi şey bence. Birbirimizi duymak ve duyurmak ise ayrıca umut veriyor. Dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştığımız gibi, Velvele’yi katkılara açık bir mecra olarak görüyoruz ve tüm takipçilerin fikirlerini ve yorumlarını duymak çok değerli. Bize her platformdan yorumlarını ve önerilerini iletmelerini çok isterim.

İlker: Velvele’de işleri biz üçümüz yürütüyoruz ama sitenin esas gücü bizi takip edenlerden geliyor. Bize yazılarınızı, şiirlerinizi, öykülerinizi, denemelerinizi göndermekten çekinmeyin. “Ya şu yazıyı okudum, bu Türkçe’ye çevirilse ne güzel olur!” diye düşündüğünüzde bize mutlaka yazın.

Bawer: Ari ve İlker’e katılıyorum. Bizi okuyan, dinleyen, paylaşan, değer verip ciddiye alan herkese minnettarız. Bu zor zamanlara katlanabilmenize yardımcı olduysak ne mutlu bize. Daha şenlikli, keyifli, coşkulu, umutlu günler için nefesimiz yettiği sürece üretmeye, mücadeleye ve dayanışmaya dewamke!