Yazar: Nazlı Senem Dalgıç
30 Kasım 2020
Lady Diana ve sonsuz hayranlığımız üzerine sorgulamalar

Popüler kültürü bağrına basan, karşılığında da popüler kültür tarafından bağra basılan, Disney prenseslerine yaraşır bir başlangıçla saraya adım atsa da türlü komplolara açılan bir trajediyle hayatı sonlanan, giydiği, yediği ve içtiğiyle onlarca yıl sonra bile hâlâ idol mertebesinde duran sıra dışı bir kadın Lady Diana. Ve The Crown dördüncü sezonu ile Lady Diana için hislerimiz alevlenirken kendisinin neden bu kadar kült olduğunu ve aynı zamanda arka planda ne kadar zorlandığını da bir kez daha görmüş olduk.

Ölümünün üstünden 20 yıldan fazla geçti ama popülerliğinden ve temsil ettiği değerlerden pek de bir şey kaybetmedi. Modern çağın prensesi olması mı etkiledi herkesi, yoksa toplumsal hatta farklı toplumlar olarak başka idealler mi yükledik ona? Asla gerçek anlamda tanışmadık kendisiyle fakat öyle bir durum var ki sanki yıllar boyunca neler hissettiğini çok iyi biliyormuşuz gibi. Etrafını saran kameralar yüzünden hayatını adım adım ezbere biliyormuşuz gibi hissediyoruz. Sanki sırlarına ortak olduğumuz kankamızmış gibi. Adını her duyduğumuzda derin bir empati duygusu sarıyor dört bir yanımızı. Kendine has güzelliği mi büyüledi bu kadar? Yoksa masumiyeti ve utangaçlığı mı? Peki gerçekten hâlâ neden bu kadar etkisindeyiz? Netflix’te yayınlanan The Crown dördüncü sezonu ile Lady Diana aslında pek de düşmediği gündemlere yeniden taşındı. Anlamlandıramadığımız derin bir hayranlıkla bir kere de biz dadanıyoruz.

Prens Charles’tan parmak uçlarında uzaklaşırken kalpler hafiften pır pır: “Ah işte orada… Sonunda!” demekten siz de kendinizi alıkoyamadığıysanız gönlünüzü çoktan kaptırmışsınız demektir. Kaldı ki işin enteresan kısmı hikayeyi o kadar iyi biliyoruz ki… Neden yahu bu heyecan? Evet, koskoca bir milletin ve ardından tüm dünyanın kalbini kazanacak, Windsor’ların hakkından gelecek, moda ikonu olup hepimizi bir kere daha kendine hayran bırakacak ve trajik bir şekilde belki de tam aşkı bulup işleri yoluna sokmuşken aramızdan ayrılacak… Olsun diyor işte insan, bilsek de biz gene de onu bekliyorduk. Belki de bir kere daha ortaya çıkıp tüm yaşadıklarıyla o arketipi canlandırıp, hatırlatmasına ihtiyacımız vardı.

Birçok görüş var anlamlandırılamayan bu hayranlıkla ilgili. Marilyn Monroe, Britney Spears hatta Taylor Swift gibi isimlere duyulan hayranlıkla ve nedenleriyle bağdaştırılıyor. Masumiyetin çekiciliği, yıldız gücü, kırılganlık ve ”yanlışlıkla seksi” olma gibi durumların etkili olduğu söyleniyor. Biraz çelişkili sıfatların kombini bu tarz bir imajın temellerini oluşturuyor esasen. O zamanlar magazin dergileri ‘Shy Di’ adını vermişlerdi mesela ona. Kafasını hafifçe öne eğip kaçamak bir gülümseme atıyordu paparazzilere. Özellikle fazlasıyla güzel veyahut özel olduğu için basının ilgisini çekmemişti yani. Kraliyetin o kendinden emin ihtişamı arasında sıra dışı duruyordu. Yaşının da getirdiği bir doğallık ve masumiyet vardı üzerinde. Bu yüceltilen özellikler pek tabii toplumun kadına ve ideal eş kavramına yüklediklerinin birer göstergesi… Hikaye sonlara doğru daha farklı evrilecek olsa da ilk izlenimin ve hayranlık tohumlarının bu sebeplerle atıldığı aşikar.

Sonra mesela bir gün, bir fotoğrafçı Diana’nın çalıştığı anaokuluna gidiyor ve fotoğraf çekmek istiyor. O da birkaç çocukla dışarıda poz verirken güneş ışığının etkisiyle eteğinin kumaşı şeffaflaşıyor ve kısa süre sonra epey ünlü olacak uzun bacaklarıyla tanışılıyor.

Fakat vurgulamak gerekir ki buradaki olay hâlâ ne kadar güzel ya da çekici bir kadın olduğu değil. Bu olayın ‘kendiliğinden’ meydana gelmiş olması. Sanki onun masumiyetine ışık tutuluyor, duyulan hayranlık da böylece artıkça artıyor… Hatta daha sonra Diana’nın amcası algının ve beklentinin ne seviyede olduğunu belli eden bir röportaj veriyor Daily Star’a: “Prens Charles için olası bir gelini tartışmak söz konusu olduğunda saflık çok önemli görünüyor. Son kız arkadaşlarından sonra şaşırmadım. Diana’nın, sizi temin ederim ki hiç sevgilisi olmadı” gibi utanç verici diye adlandırabileceğimiz açıklamalarda bulunuyor. Evet, bekaretine vurgu yapılıyor, üzerine muhabbetler döndürülüyor. Geleceğin kralının evleneceği kadının yatağına giriliyor…

Kraliyet için her anlamda müthiş bir gelin yani anlayacağınız Diana. Hatta The Crown’da gördüğünüz Balmoral testi de doğru. Diana aristokratik bir aileden geldiği için tüm o kurallar silsilesine alışık zaten, içinde büyümüş. Ama sonrasında büyüklerin onayladığı bu proje evlilik, çok farklı yönlere doğru gidiyor. ”Proje”nin donukluğu bir yana, sevdiği adamdan karşılık görememesi ve hatta açık bir şekilde aldatılması, kraliyet ailesi tarafından her fırsatta dışlanması ve tüm bunların karşılığında en güçlü olduğu tarafları keşfedip, bunları birer silah gibi kullanarak üzerine gelen herkese, yüzyıllık tabulara karşı koyan bir kadın… Dedik ya hikaye ve kahraman zamanla başka kimliklere evriliyor ve bu onu daha da sevmemize yol açıyor.

Kabul edelim, özellikle bazı ünlüleri yaptıkları şeyler için sevmiyoruz aslında. Oldukları gibi seviyoruz. Olmaları gerektikleri gibi olmadıkları, kendimizdeki eksik parçaları onlarda bulduğumuz ya da onlarda da bulduğumuz için seviyoruz. Hatta bazılarını ‘kültürel saplantı’ haline getiriyoruz. Diana’ya ve hayatına dair olan tüm diziler ve belgeseller onun nasıl adım adım bir simge haline geldiğini anlatıyor bizlere. Tarif edilemez çekiciliğinin, sahiciliğinden kaynaklandığı bir gerçek ama popüler kültürün araçlarını, kıyafetlerinden söylediği sözlere kadar çok iyi formüllerle kullanmayı da başarmıştı Lady Diana.

Ve sonra o trajik ölümü…

31 Ağustos 1997’de yaşanan o araba kazasından sonra binlerce insan Londra’daki anıtları çiçeklerle donattı. Toplamda 60 milyondan fazla çiçek olduğu söyleniyor hatta. Daha önce tanık olunmamış bir halk kederi… Sevgilisiyle birlikte olduğu için gazetecilere ve kraliyet ailesine yöneltilen suçlamalar da diğer yanda tabii. Diana’lı yılları, toplumun bir kısmının aklını kaybettiği bir histeri zamanı olarak niteleyenler var. The Guardian köşe yazarı Jonathan Freedland 2007 yılında “Bir anlık delilik mi?” diye bir makale yazdı ve ölümünün ardından Diana’nın “ulusal bilinç üzerindeki etkisi zayıfladı” dedi.

Diana’nın onca yıldan sonra ”zayıflayan” etkisi, 2016’da gene de tüm zamanların en ikonik kadını seçilmesini engellemedi ama. Ölümünün 20. yılında gelen Diana: In Her Own Words belgeseli de küllenen hislerimizi alevlendirmeye yetmişti zaten. Diana’nın 1992 ve 1993 yıllarındaki söyleşileri üzerinden hazırlanan belgesel, adında geçtiği gibi, Diana’nın kendi kendini anlattığı bir kaynak niteliğindeydi. Her şeyi tüm yönleriyle anlatan belgeselin oğulları Prens William ve Prens Harry tarafından onaylandığı da biliniyor.

Ayrıca Prens Charles’ın ilişkisini kabul ettiği gece giydiği o siyah ‘intikam elbisesi’ hayran kitlesi arasında bir kült favori.

The Crown’un dördüncü sezonu ile birlikte bu dans da inanılmaz gündemde…

Gelelim asıl basın üzerindeki etkisine. Kazandığı ve kontrolünü kaybettiği bir güç adeta. The Diana Chronicles’da Tina Brown “Kamera Diana’nın ölümcül cazibesiydi. Ona bu kadar güç veren imajı yaratmıştı ve canını yaksa bile büyüsüne bağımlıydı. Hayatının saplantısı, serbest bıraktığı cini nasıl kontrol edeceğiydi.” diye anlatıyor bu durumu. Kim bilir belki de görülme, duyulma ve sevilme ihtiyacının karşılık bulduğu bir alandı.


Tabii  bu tarz kamusal figürlerin nesilsel kimlikleri şekillendirmedeki rolleri üzerine birçok akademisyenin araştırmaları var. Mesela sosyolog Victor Seidler Diana’nın ölümünün Britanya’yı gerçekten değiştirdiğini belirtiyor. 2012 tarihli Diana’yı Hatırlamak adlı kitabında “Diana, insanların kendi içlerinde tanımakta zorlanacakları ve siyasetle kolayca ilişkilendiremeyecekleri insanlığın daha derin bir yönüne dokunmayı başardı. Onun ölümü 1960’lardan beri düzeyde meydana gelenler üzerinde gözle görülür değişiklikler yarattı” diyor.

Ataerkil bir basın ve muhafazakar bir kraliyet ailesi tarafından avlandıktan sonra kendi sesini bulan bir kadının hikayesi onunki. Hatta kimileri için feminizmin şehidi… Hâlâ bile onu sembolize ettiğini düşündüğümüz şeyler için seviyoruz ama bir yandan da en çok kendi başına daha güçlü bir kadın diye.

editörün seçtikleri