Yazar: Senem Kahraman
20 Haziran 2021
“LGBTİ+ hep vardı, hep var olacak”: Burçin Tetik ile öykü kitabı Annemin Kaburgası, edebiyat ve aktivizm üzerine konuştuk

Burçin Tetik’in Annemin Kaburgası adlı öykü kitabı, geçtiğimiz yıl belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz anda çıkmıştı karşımıza. Zorunlu olarak evlerimize çekilmiş, kendi sınırlı alanlarımızda bilmediğimiz koşullara uyum sağlamaya çalışıyorduk. Annemin Kaburgası bizi işte bu bocalamaların tam ortasında bulmuş, başka ihtimallere açılan sokaklarla kavuşturmuştu sonunda. Başka bedenlerin yan yana geldiği, buluşmaların, karşılaşmaların, hareketin çoğalarak arttığı o sokaklara… Burçin Tetik, bu sokakların kendi iç dünyası olduğunu söylüyor ve her bir karakterle birlikte bize iç dünyasından farklı kesitler sunuyor. Onunla birlikte bu sokaklarda geçen, buralarda yaşayan, komşumuz olan LGBTİ+ çocukların, göçmenlerin, lubunyaların, kadınların dünyalarına dalıyoruz.

İletişim yayınlarından çıkan Annemin Kaburgası dokuz kısa öyküden oluşuyor. Hatta bunlar arasından Eşçip adlı öykü 2015 yılında Türkiye Bilişim Dergisi Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda birincilik kazanırken, 2018 yılında da Yarım Saat,  Kaos GL’nin düzenlediği “13. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda özel ödüle layık görülmüştü. Yani evet, aslında ‘‘Benim iç dünyam’’ dediği hikayeleri, kurduğu dil ve yalın anlatımıyla takibe aldığımız bir yazar Burçin Tetik. Okuyucuyu kendi üzerine düşünmeye teşvik eden Annemin Kaburgası da sonunda akıllarda, kalplerde güzel bir tat bırakıyor. Hem sadece edebiyatla da değil; 5 Harfliler, Amargi, bianet, sisterhood-magazine, die tageszeitung gibi mecralarda Türkçe, Almanca, İngilizce yazdığı yazılarıyla ve önümüze düşen tweet’leriyle de…

Henüz okuyucularıyla imza gününde buluşamamış, kitabını rafta görememiş olsa da online buluşmalarda, röportajlarda bir araya geldiğimiz Burçin Tetik ile ilk öykü kitabı, kuir yazın, edebiyat dünyasındaki ifşalar ve aktivizm üzerine sohbet ettik.

Selam Burçin, ilk öykü kitabın Annemin Kaburgası geçen yıl raflarda yerini aldı ama o raflar ile de aramıza fiziksel mesafe aldığımız bir yıldı maalesef. Senin için zaman nasıl geçti? Hem ilk basılı kitap heyecanı hem de pandemi bir arada. Bir yandan göçmenlik… Nasılsın?

Selam Senem. Bunu epeydir soran olmamıştı galiba. İyi diyelim, iyi olalım çünkü gerçek şu ki pek de iyi değiliz. Sevdiklerimizden, ailelerimizden uzakta, kısıtlanmış hayatlar içinde yaşamak zorundayız bir yılı aşkın bir zamandır. Henüz kitabımı hiç rafta göremedim. Bir kitapçıya girip kitabımı elime alamadım. Göçmenlik de hem avantajlarla hem dezavantajlarla geldi pandemi zamanında. Almanya’da sokağa çıkma yasakları Türkiye’ye göre çok daha hafif, hareket özgürlüğünü kısıtlamamak için çeşitli önlemler alınıyor. Ancak devlet sınırları da hiç olmadığı kadar belirgin bu günlerde. Bir yıldan fazladır ailemin, sevdiklerimin yaşadığım ülkeye beni ziyarete gelmesi resmi olarak yasak. Zor zamanlardan geçiyoruz gerçekten de.

Annemin Kaburgası ilk elime geçtiğinde Tersine Dünya benzeri hikayeler sanmıştım, isminden dolayı. Annemin Kaburgası’nın kesinlikle Havva ile ilgisi var ama düşündüğümden bambaşka hikayelerle karşılaştım. Her biri sırayla elimi tutup, bir diğer kahramanıza götürdü. Dokuz farklı öykü… Kitabın sonunda sanki hepsi birbirini tanıyor, sanki kasap ile yüncü aynı sokaktaymış gibi hissettim. Bu insanlar nasıl bir araya geldi?

Kasap ile yüncünün aynı sokakta olması… Ne güzel bir betimleme bu. Galiba o sokak benim iç dünyam. Okuru o sokağa taşıyabildiysem, kaldırımlarında beraber yürüyebildiysek ne mutlu bana. Bu insanlar aslında zaten bir arada. Hakikaten de o kasaba girenle, hatta belki de kasabın kendisiyle birkaç sokak ötedeki yüncüye giden, sonra bir otobüse atlayıp Beyoğlu’nda Keramet’e fal baktıran aynı kişiler. O kadar da yok birbirimizden farkımız. Yalnızlık, aidiyetsizlik, aileden uzaklık, yetersizlik, yabancılık hissi neredeyse herkesin aşina olduğu duygular. Dışarı belli etmesek de herkesin içinde fırtınalar kopuyor, herkes bir diğerine özenerek bakıyor, asla o diğeri kadar yeterli, akıllı, tam, kadın, erkek olmadığına inanıyor. O sokakta komşuyuz o yüzden de.

Üniversitede edebiyat bölümündeydin ve uzun zamandır gazetecilik yapıyorsun. Yazmak, hikaye anlatmak senin uzun zamandır mesai ve emek verdiğin uğraşlar. Dert edindiğin meseleleri kapsayıcı bir feminist yaklaşım benimseyerek yazı aracılığıyla aktarıyorsun. Edebiyatı aktivizm alanı olarak görüyor musun? Sence edebiyatın aktivizmdeki rolü nedir?

Bu sorunun yanıtı biraz karışık galiba. Aktivizmin sanat ile ilişkisi bence üzerine daha çok düşünmemiz, konuşmamız gereken bir mesele. Evet, ben hem aktivistim hem gazetecilik yapıyorum hem de edebiyatla uğraşıyorum. Bunların kesiştiği ve birbirinden ayrıştığı yerler var. Örneğin bir öyküde didaktizm, açıklayıcılık yaparsanız okuru itersiniz ancak bir makalede yeterince açıklayıcı olmazsanız okuru bilgilendirmemiş olursunuz. Keza aktivizm alanında da bilgilendirici ve akılda kalacak çarpıcı metinler oluşturmak gerekiyor. Bu anlamda hepsi farklı bir tür hikaye anlatıcılığı gerektiren uğraşlar ve aktivizmi hiçbir filtreden geçirmeden edebiyat alanına çekmek bence mümkün değil.

Siz mücadelesiyle çok özdeşleştiğiniz bir aktivistin öyküsünü anlatsanız bile onun çelişkilerini, içsel karmaşasını, sadece siyah ve beyazlarını değil tüm renklerini düşünmek ve buna uygun bir karakter çizmek zorundasınız. Yoksa iki boyutlu tiplemelerden ileri gitmek, sahici bir anlatı ortaya çıkarmak zor olacaktır. Ayrıca anlattığınız hikayelerde tek tip değil de çeşitli arka planlardan ve kimliklerden kahramanlar olunca otomatik olarak aktivizm yapmış olmuyorsunuz. Belki neden bazılarının sesini, öykülerini duyunca bunu “aktivizm” diye niteleyenler oluyor, onu anlamak lazım. Genel anlamda bir kişi nasıl hem aktivizm yapıp hem de mühendis, mimar olabiliyorsa, aktivizm yapan biri aynı zamanda yazar ya da gazeteci de olabilir, oluyor. Çok yönlülük aslında bir zenginlik bu anlamda.

Kimliğinden onur duyanların, LGBTİ+ çocukların, göçmenlerin, lubunyaların, kadınların, cis-heteronormatif ile derdi olanların kitabı Annemin Kaburgası. Türkçe edebiyat için büyük katkı.

*Türkçe edebiyatta, LGBTİ+ kimlikler 1960 yıllardan itibaren kendini gösterirken daha çok eşcinsel erkek anlatılıyor, kuir kahramanlar 1990 yılı sonrası edebiyatta görünür oluyor.

Genellikle alay konusu ya da hep ölümle biten hikayeler… Peki Türkçe edebiyat çatısı altında kuir edebiyatın varlığından bahsedebilir miyiz? ‘‘Kuir edebiyat’’ diye özellikle belirtmeli miyiz? Kuir bir bireyin yazdığı her şey kuir yazın mıdır ya da LGBTİ+ bireylerin anlatıldığı, kuir potansiyel taşıyan her hikaye için çatı bir başlık olarak LGBTİ+ edebiyatı diyebilir miyiz? Kafamızda pek çok soru var bu konuda, gördüğün gibi 🙂

Bu konuda eminim farklı görüşler mevcuttur. Benim duruşum şöyle: Bence kadın edebiyatı, erkek edebiyatı, queer edebiyatı gibi ekstra kategoriler yok. İyi bir eser her kimlikten okura bir şey ifade edebilen, onda yoğun duygular uyandırabilen eserdir. Yazarlar elbette farklı kimliklere sahip olabilir, bu perspektifleri de yazın dünyasına yansır. Ama yekpare bir kadın ya da queer edebiyatından bahsetmek pek de mümkün değil.

Annemin Kaburgası’nda kadınların da, erkeklerin de, cinsiyeti daha belirsiz kişilerin de, eşcinsellerin de, heteroseksüellerin de, transların ve natransların da, göçmenlerin de, farklı sosyoekonomik sınıflardan kişilerin de hikayeleri var. Bizse bir öykü kitabında kahramanların genelde natrans heteroseksüel kişiler olduğunu varsaydığımız için daha kapsayıcı bir karakter skalası görünce hızlıca etiket ihtiyacı duyuyoruz. Bu da o eseri yine ve yeniden “normalin dışında” tanımlamaya yol açıyor, zira hiçbir kitaba “hetero edebiyatın önemli eseri” demiyoruz. Ben queer edebiyata değilse de queer okumalara ve eleştirilere inanıyorum.

Pek çok eser yazarından bağımsız olarak queer okumalara tabi tutulabilir, bu zenginleştirici de olacaktır. Aynı şekilde anlattıklarından bağımsız olarak çok daha fazla queer kimlikli yazarın sözünü duymamız da önemli. O zaman zaten o bahsettiğin sonu ölümle ya da ajitasyonla biten queer karakterlerin de sonu gelecek, organik bir biçimde çeşitlilik olacaktır. Açık kimlikli LGBTİ+ yazar çok az olduğundan onlara da cis hetero erkeklere tanınan fırsatların tanınması, vasat işler üretme fırsatının verilmesi de önemli. Erkeklerin başarısız olduktan sonra yeniden deneme imkanları var. Gerek toplum gerek edebiyat dünyası onlara bu esnekliği sağlıyor. Aynısının kadın ve queer yazarlar için de geçerli olmasına ihtiyacımız var.

Malum, memlekette bazı şahıslar LGBTİ+ bireylerin olmadığı deliliğini iddia ederken, ellerinden gelse gökkuşağını tamamen yasaklayacakları bir ortam söz konusu. Böyle bir ortamda yayınevleri ile nasıl ilerledi bu süreç? Bu konuda genç ve lubunya yazarlara neler aktarmak istersin?

LGBTİ+ hep vardı, hep var olacak. İsimler, tanımlar değişecek belki, ama bu varoluş insan oldukça burada, bir yere gitmiyoruz. Hatta kim bilir, belki aksine heteroseksüellik zamanla yok olur 🙂 Edebiyat oldukça da LGBTİ+ yazarlar, temalar hep bir şekilde var olacak. Bir yandan sansür açısından müthiş bir baskı var ama öbür yandan da dünya değişiyor, Türkiye’deki gençler de dünyada olan bitenden haberdar oluyor. Zaten korktukları da bu. Netflix’e kafayı takmış durumdalar çünkü kontrol edemedikleri bir hızla LGBTİ+ kimlikler normalleşiyor. İnternetin içine doğmuş bir nesilden LGBTİ+’nın gayet sıradan biçimde yer aldığı dizileri nasıl saklayacaksınız? Sosyal medya ile anonim de olsa kendi gerçeğini yüzlerce, binlerce kişiye açabilen gençlere renksiz, tekdüze, tek tip karakterlerin olduğu kitaplar mı hitap edecek? Elbette düzgün, alanında başarılı yayınevleri de bu konularda artık oldukça özenli davranıyor.

O yüzden genç LGBTİ+’lar kendi öykülerini anlatmaktan hiç çekinmesin. Asıl önemli olan iyi bir iş üretmek, bunun için de çok çalışmak. Bu da tabii ekonomik bağımsızlık, kültürel sermaye gibi sınıfsal ayrıcalıklar gerektiriyor pek çok kez. Bazı rollerde bulunmak için katbekat fazla çalışmamız da gerekebiliyor. Ama gelecek lubunyaların.

Yayınevleri ile ilişkileri konuşmuşken, LGBTİ+ yazarların metinleri genellikle dijital platformlarda daha kolay yayınlanıyor. velvele‘nin Edebiyat Kolu ve Kaos GL ilk akla gelenlerden. İçinden geçtiğimiz süreçte de sosyal medya, dijital platformlar neredeyse tek kamusal alanımız haline dönüştü. Güvenli alanlarımız ile fiziksel mesafe alınca işlerimiz, buluşmalarımız, aktivizmimizi de online yapar olduk.

Senin de Twitter’da sıkı takipçiniz. (Her yerden dadanıyoruz ☺) Twitter deyince birçok şey akla geliyor ama her yıl kutlamamızı önerdiğim 8 Aralık, “Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim diye’’ gününü hatırlatmak istiyorum sana da. Edebiyat dünyasında bu ifşaların yarattığı sarsıntı birçok kadına güç verdiği gibi bambaşka tartışmaların açılmasına da sebep oldu. Sen neler hissetmiştin ve bu feminist ifşaların kazanımlarına dair ne dersin?

İnternet mecraları lubunyalar için gerçekten de bulunmaz nimet. Örgütlenmek de, kendine benzeyen insanları bulmak da, dediğin gibi yazdıklarınla var olmak da eskiye göre daha kolay. Aralık ifşalarında da kadınlar birbirine Twitter’dan cesaret verdi, bir kişinin sözü diğerlerine ilham oldu ve uzun süredir itilen kapılar nihayet açıldı. İfşaları başlatan ve bu tartışmayı devam ettiren kadınların yaptığı iş Türkiye’deki edebiyat dünyasını kökünden sarstı ve bu yüzden çok değerli. Bundan sonraki kadın yazarlar bugün konuşma cesaretini bulan başka kadınlar sayesinde belki bu kadar travmatik yaşantılara sahip olmayacak, tacizle karşılaştıklarında seslerini çok daha kolay çıkarabilecekler.

Maalesef ifşa konusunda her alanda olduğu gibi edebiyat dünyasında da sözü “inanılmaya değer” bulunanlar ve bulunmayanlar oluyor. Camiada tanınan, itibarlı, belki ödüllü, ağları kuvvetli kişilerin yaptığı bir ifşa genç, tanınmayan bir öğrencininkinden daha inanılır bulunabiliyor. Yahut taciz ve cinsel şiddet yalnızca cis hetero erkeklerden cis hetero kadınlara doğru yapılan bir faillikmiş gibi algılanabiliyor. Aralık ifşalarında birkaç eşcinsel erkek de kendi tecrübelerini açıkça ortaya koyarak büyük cesaret gösterdi. Bir tanesi velvele’de de yayımlanmıştı hatta. Şiddetin ayrıcalık katmanları arasında dinamik vektörlere sahip olduğunu unutmamalıyız. Etnisite, cinsiyet, eğitim, ana dil, göçmenlik, yaş, feminenlik gibi pek çok unsur bu dinamiklerde rol oynayıcı. İlber Ortaylı’nın pek açıdan ayrıcalıklı iktidarını kullanıp genç erkekleri taciz ettiği ifşa edildi. Bu yüzden taciz ya da ifşalarla ilgili konuşurken kapsayıcı bir dil kurmak, yalnızca tacizci erkek ve mağdur kadından değil, LGBTİ+’dan, feminenliğin hedef alınışından, statü hiyerarşilerinin nasıl iktidarda olanın lehine kullanıldığından bahsetmek önemli.

2010 yılından beri, yüksek lisans için gittiğin Berlin’de yaşıyorsun. Kitabında da Müllerstraße’de Bir Ev ve Frau Mahler’in Mektubu hikayelerin ile göçmen kimliğine rastlıyoruz. Aklım Frau Mahler’in mektubunda ama Hasan’ı da anlıyorum. Bazen hiç o mektup eline geçmemiş gibi yaparız. Çocukluk, hatıralar, yok saymak, unutmaya çalışmak, özgürleşmek, beklemek hikayelerinde sık sık karşılaştığımız temalar. Tüm öngörülerimizi boşa çıkaran anlarda karşımıza çıkıyorlar. Hayatın her alanında güçlüklerle başa çıkma stratejileri çoğu.

Sen de göçmen bir lubunya olarak, iki dilde de yazılar yazıyor, içerik üretiyorsun. Göçmenliği kendi seçmiş bir kadın olarak, bu bahsettiğimiz ‘‘stratejiler’’ senin hayatında ne kadar geçerli? Yazının bu stratejiler arasındaki yeri nedir?

Gerçek şu ki unutmak ve görmezden gelmek cinsiyetten ya da göçmenlik deneyiminden bağımsız olarak çoğumuzun başvurmak zorunda kaldığı bir hayatta kalma stratejisi. Bazen başa gelen şey öyle zor, öyle anlaması ve sindirmesi güç bir şey oluyor ki zihin onu işleyip ardında bırakamadan bir kutuya kapatıyor, tıpkı Hasan’ın Frau Mahler’in mektubuna yaptığı gibi.

Annemin Kaburgası’na sonradan dönüp baktığımda bir şeylerin nihayete erdiği anlardan ziyade oluş anlarını, hatta sanki yavaş çekim o dönüşümü, bir halden bir hale geçişi anlatmış olduğumu düşündüm. Tam o anlarda da verilen kararlar var. Bu bazen anneye lezbiyen kimliğini anlatmak oluyor, bazense bir konuyu zihinde kapatmak ve üzerine kilit vurmak. Travmalarla, zor yaşantılarla başa çıkmanın tek bir yolu olduğuna inanmıyorum. İnsanlara, yere, zamana göre mücadele yöntemlerimiz de değişiyor. Bugün açıkça konuşarak çözmeyi denediğim bir şeyi birkaç yıl sonra konuşmamayı tercih ederek yaşayabilirim. Örneğin artık anti-feminist, anti-lgbti, anti-trans kişilere, milliyetçi yahut eril kişilere laf anlatmak derdinde değilim. Birkaç sene öncesine dek konuşmanın onları dönüştürebileceğine inanıyordum fakat gördüm ki bu tek bir kişinin bireysel olarak devam ettirebileceği bir süreç değil. Hiçbirimizin öyle bir gücü yok. Ya örgütlü bir söz söyleyeceğiz ya da tek bir kişiye enerji tüketmek yerine sosyal medyayı, medyayı, kendi platformlarımızı bir şeyleri açıklamakta kullanacağız. Aynı şekilde artık göçmen olduğum ülkede ırkçı söylemlerle karşılaştığımda birkaç sene öncesinde olduğu gibi öfkelenip karşımdakine bunu diyemeyeceğini anlatmak yerine müstehzi bir biçimde dalga geçmeyi yeğliyorum. Elbette bu hep yapılabilir bir şey değil ama benim için şu anda işliyor.

Beyaz Avrupalının göz zevki bozuluyor diye, gidecek değiliz! Peki Berlin’de göçmen LGBTİ+ hareketi ne durumda? Bu konuda gözlemlerin neler?

Beyaz LGBTİ+ diğer pek çok konuda olduğu gibi göçmen lubunyalara çok şey borçlu diye düşünüyorum. Göçmenlerin yemeklerini, hayattan keyif alma biçimlerini öğrendikleri gibi politik mücadele yöntemlerini de öğreniyorlar. Bunu hem feminist angajmanlarda hem lubunya çevrelerinde gözlemlemek mümkün. Dünyanın iyice karışmasından mütevellit de göç artıyor, özellikle lubunyalar ülkelerinden göç etmek zorunda kalıyor ve yerleştikleri ülkelerde alışmış oldukları politik ve sosyal ağları arıyorlar. Berlin’de de hem daha beyaz bir yerden kurulsa da giderek daha çok göçmen/beyaz olmayan LGBTİ+ içeren oluşumları hem de doğrudan bu öznelerin kendi kurdukları örgütleri görüyoruz. Örneğin Berlin Queers Against Racism and Colonialism (QuARC) gördüğüm kadarıyla bu eksende bir araya geldi.

Bazı kitapların kapakları da okuyucunun zihninde, gönlünde yer tutar. Senin kitabının kapağında da iç içe geçmiş ve belli belirsiz çizimler karşımıza çıkıyor ve tüm bunların anlattığın hikayeler ile bir bağı varmış gibi hissediyoruz. Nedir peki kapağın hikayesi?

Teşekkürler, ben de kapağı çok seviyorum ve kitabın ruhuna çok uygun olduğunu düşünüyorum. Editörüm Duygu Çayırcıoğlu beni de yazar olarak kapağın tasarımına en baştan beri dahil etti, bu konuda ona müteşekkirim. Aklımda iç içe geçmiş insan, özellikle de kadın imgeleri vardı. Kitapta da böyle çünkü, pek çok kez karakterler arası bir iç içe geçmişlik, bazen ortak bir duygudaşlık, bazense daha toksik bir kopamama halinin getirdiği iç içelikler olabiliyor bu. Bu çetrefilli varoluşu kapakta da vermeyi istedik, illüstratör Seda Mit de bu güzel görseli hazırladı kitap için. Çok güzel yorumlar alıyoruz kapak için, kitabı bitirdikten sonra daha da anlamlı olduğunu söyleyen pek çok kişi oluyor. Bu da elbette beni son derece sevindiriyor.

Senin kitabını su içer gibi, kana kana okuduk. Hikayelerin, kurduğun dil, yalın anlatımın edebiyatın da imkanları ile bir araya geliyor; okuyucuyu besleyen, kendi üzerine düşünmeye teşvik eden, sonunda güzel bir tat bırakan bir kitap. İkincisi gelse diye bekliyoruz ☺ Sen bu aralar kimlere dadanıyorsun? Bize neler önerirsin okumak için? (Elbette dinlemek ve izlemek için de olur, her şeye varız!)

Küçük bir itiraf, kitap okumayı çok özledim! Pandemi, iş güç ve hayat stresleri derken arzu ettiğim gibi kitap okuyamıyorum bir süredir. Bu konuda kendimi suçlayıp yetersiz hissediyordum, oysa düşünsenize tüm dünyayı kasıp kavuran bir virüsle mücadele ediyoruz, 1.5 yıldır sevdiklerimizden uzak düştük, sosyalleşmeyi unuttuk. Bazı şeyleri eskisi gibi yapamamak oldukça normal. Benim gibi yapamadığı şeyler için kendine eziyet eden başkaları da varsa, yalnız değilsiniz! Bunu söyledikten sonra beni derinden etkileyen birkaç kitabın adını paylaşayım.

Bunu her yerde söylüyorum ama Alison Bechdel’in Cenaze Evi Şenlik Evi ve Annem Sen Misin? kitaplarını çok önemli buluyorum. Çizgiyle edebiyatı, travmayla aileyi, lezbiyen kimlikle terapiyi bir araya getiren çok katmanlı kitaplar. Benzer biçimde Deborah Levy’nin Sıcak Süt’ü de bence benim kitabı sevenler için keyifli bir okuma olacaktır. Aslı Alpar’ın anneannesinin hayatını çizgilerle anlattığı Emine Hanım’ın Romanı da hayatları değersizleştirilen kadınları görünür kılması açısından çok değerli bir güncel kitap. Anneanne demişken, Fethiye Çetin’in Ermeni anneannesinin hikayesini anlattığı Anneannem kitabı da hem içeriği nedeniyle önemli hem de o ince yazın becerisiyle herkesin okuması gereken kitaplardan. İzlemek içinse İrlanda’nın politik tarihle müthiş bir mizahı birleştiren Derry Girls ve ergenliğin tüm cringe’liğini önümüzde süren PEN15 dizilerini not olarak bırakayım.

editörün seçtikleri