Advertisement
Lise mi daha korkunç, yoksa vampirler mi: Buffy the Vampire Slayer ve içimizdeki canavarlar
yazar: Zeynep Naz Inansal

Okulunuzun cehenneme açılan kapının üstüne kurulduğunu, her hafta dünyanın sonunun geldiğini ve bunu durdurabilecek tek kişinin siz olduğunuzu düşünün… Hem de tüm bunları yaparken hoşlandığınız çocuğun sizinle ilgilenmediğini, tam zamanlı bir liseye devam ettiğinizi ve herkesin sizi garip bulduğunu da ekleyelim. 90’lı yıllarda hayatımıza girip gönlümüzü fetheden Buffy Summers’ın hayatının ve Buffy the Vampire Slayer dizisinin kısa bir özeti bu. Dizileri haftalık izlediğimiz günlerde, vampirler henüz parlamaya başlamamışken ergen vampir avcısı Buffy ile ruhunu geri kazanmış hüzünlü vampir sevgilisi Angel’ın imkansız aşkını takip ederdik. Onlar kavuşamadıkça kahrolur, bu durumun bir çözümü olmasını umardık. Yaklaşan Cadılar Bayramı ve serinleyen havalar bizi korku filmlerine götürdü. Biz de fırsattan istifade bu zamanlara çok yakışacak kült dizi Buffy the Vampire Slayer’a dadanalım dedik. Görsel efektleri eskimiş olabilir, ama büyümekle ilgili anlattıkları hâlâ güncel.

90’lı yılların teen slasher filmleriyle dolup taştığını ve her zaman sarışın, güzel kızın, katil tarafından ilk sahnede öldürüldüğünü fark eden Joss Whedon, bu durumu tersine çevirmeye karar veriyor. Bahsi geçen güzel ve sarışın kız, bu katillerin ve canavarların korkulu rüyası olsa ne olurdu diye düşünüyor. İlk olarak bir uzun metrajla başlayan macera daha sonra başarılı ve kendi kitlesini oluşturan bir televizyon efsanesine dönüşüyor. Başlarda korku filmi klişelerini yıkmak için giriştiği projeyle; lise zamanları, ergenlik ve büyümeye dair yedi sezonluk unutulmaz bir hikaye yaratmayı başarıyor.

Geek alemlerinden akademiye

Whedon aslında geeklerin çok yakından tanıdığı biri. Toy Story ve Avengers gibi projelerin yanı sıra kendi evreni, nam-ı diğer Whedonverse, orijinal hikayelerle dolu bir yer. Zekice yazılmış, karanlık ve komik diyalogları, güçlü kadın karakterleri ve bitmek bilmeyen mitoloji referansları Whedon’ın işlerinde göze çarpıyor. Tüm dizileri arasında Buffy, kişisel olarak sürekli geri döndüğüm ve baştan sona birkaç kez izlediğim tek dizi. Akademisyenlerin de bu görüşte olduğunu ekleyelim. Çünkü dizinin tüm alt metinleri ve yarattığı evrenin derinliği birçok üniversitede derslere konu olmuş durumda. Buffy Studies adı altında feminizm başta olmak üzere diziyi anlamlandırmanın farklı yöntemleri konuşuluyor.

Önce arkadaşlar

Buffy çıtı pıtı, sarışın bir genç kız. Her nesilde yalnızca bir kadına verilen özel bir güce sahip: vampir avcılığı. Bu görev o ölene ve yerine yeni biri gönderilene kadar ona ait. Yani her süper kahraman hikayesinde olduğu gibi kaçamayacağı bir kadere, göreve ve sorumluluklara sahip. Bu yüzden de hayatta birçok normal insanın sahip olduğu şeylerden mahrum kalıyor. Yeni taşındığı Sunnydale kentinde gittiği lise, cehenneme açılan bir geçitin üstüne kurulmuş. Okuldaki kütüphaneci Giles onun vampir avcısı eğitiminden sorumlu. Baş yardımcıları da zeki kankası Willow ve pek bir özelliği olmayan mangal yürekli Xander. Bir de Angel var tabii. Yıllarca terör estirmiş azılı bir vampirin ruhuna geri kavuşmuş hali. Tüm yaptıklarından pişmanlık duyuyor ve bu suçlulukla, doğasına karşı gelerek o da vampirlerle savaşıyor. Buffy ile aşklarıysa maalesef imkansız; onlar birbirleri için en yanlış kişiler. Her bölümde bir canavar, her sezonda daha da büyük bir kötü formülüyle ilerleyen dizi, başta eğlenceli diyalogları ve orijinal içeriğiyle bizi tavlasa da daha sonra derinliğiyle izleyiciyi kendine bağlıyor.

Dizi, insanın içindeki tüm karanlık tarafları, korkuları, güvensizlikleri alıp gözümüzün önüne koyuyor. Karakterlerin kafalarının içindeki tüm korkular canavarlarda, vampirlerde ve bazen de dev böceklerde vücut buluyor. Buffy the Vampire Slayer, büyümenin ve lisenin nasıl bir cehennem olduğunu bu şekilde anlatmayı seçiyor. Korkutucu görünse de karakterimiz her şeyin üstesinden gelmeyi başarıyor. Kimsenin dikkatini çekemediği için giderek görünmez olan bir kız, Xander’ın hoşlandığı kadınların onu öldürmek isteyen canavarlar çıkması, Willow’un internetten tanıştığı kişinin sandığı gibi biri olmaması ve tabii yüz yıllık bir iblis çıkması bazı hafif örneklerden. Tüm yaşanılan fantastik olaylarda büyürkenki büyük korkularımızın izlerini bulmak mümkün. Buffy’nin annesine vampir avcısı olduğunu anlattığı kısım, eşcinsel birinin annesine açılmasına benzetilebilir.

Annesinin sorusu da olabilecek en yanlış soru: peki vampir avcısı olmamayı denedin mi?

Alışık olduklarımızdan farklı bir kahraman

Dizinin asıl güçlü yönü ise Buffy üzerinden değerlendirdiği, seçilmiş kişi olmanın getirdiği sorumluluklar. Çoğu zaman normal bir hayatın özlemini duysa da, Buffy her anlamıyla gerçek bir kahraman. Whedon da bize bunu her fırsatta göstermekten çekinmiyor.

Vampir avcılığını çok kolay gösteren ve hatta Spider-Man gibi avlanırken espiri yapmayı seven Buffy aslında çok zor bir işi başarıyor. Dizi ilerledikçe Buffy’nin karanlık yönünü, bu hayatta artık kendini savaştığı canavarlara daha yakın hissettiğini görüyoruz. Her daim zor kararlar vermesi, sorumluluk sahibi olması ve hatta dünyayı kurtarmak için aşık olduğu kişiyi öldürmesi gereken biri o. Hem de bir dakika bile düşünemeden. Bazı dizilerin aksine Buffy the Vampire Slayer, bizi ana karakterine her an hayran bırakıp onu her yönüyle anlamamızı sağlıyor.

Karakter gelişimleri

Dizideki tüm karakterlerin geliştiğini ve dönüştüğünü görüyoruz. Willow utangaç bir genç kadından cesur ve şahane bir cadıya dönüşüyor. Bu süreçte lezbiyen olduğunu fark ediyor ve televizyon tarihinin en gerçekçi ve doğal lezbiyen çift tasvirlerinden birini izleme fırsatı buluyoruz. Xander tüm dostlarının süper güçleri arasında sıradan olmanın zorluğuyla baş etmeye çalışıyor. Giles, artık büyüyen ve ona ihtiyacı kalmayan bir Buffy’den sonra hayattaki amacını sorguluyor. Onlara Buffy’nin neredeyse hiç yoktan beliren kardeşi Dawn, ölümlü olmakla cezalandırılan intikam iblisi Anya, kurtadam Oz ve yeryüzüne gelmiş en havalı vampir Spike da katılıyor. Burada da hayranları ikiye bölen bir aşk üçgeni başlıyor. Buffy’i idealize eden ve onu korumak için terk eden Angel mı, yoksa onu tüm karanlık yönleriyle benimseyip gerçek bir ilişki yaşadığı Spike mı?

Dizinin genelde Joss Whedon’ın yazıp yönettiği bazı efsanevi bölümlerinden de bahsetmemek olmaz. Once More with Feeling, baştan sona bir müzikal mesela. Tüm karakterler, şehre gelen ve onlara şarkı söyleme büyüsü yapan bir iblisin oyununa geliyorlar. Whedon’ın kendi yazıp bestelediği şarkılarla uzun zamandır çözülemeyen tüm düğümler bir anda çözülüyor. En sevilen bölümlerden Hush ilk yirmi dakikası tamamen sessiz olan bir televizyon harikası. Seslerimiz olmadığında kim olduğumuzu sorgulayan bölüm, oyunculuklarla daha da büyüyor. The Body, Buffy’nin annesini kaybettiği bölüm. Doğaüstü her şeyle savaşabilen karakterlerin ölümle sınanması ve bu durumun onları çaresiz kılmasını izliyoruz. Ölümlülüğünü bu anda fark eden Anya, yasla ilgili etkileyici bir monoloğa imza atıyor. Restless, tüm karakterlerin uyuyakalıp rüyalarda gezindiği, bir sonraki sezona dair tüyolar içeren bir sezon finali. Yani Buffy the Vampire Slayer deneysel olmaktan ve televizyonda risk almaktan korkmuyor.

İyi ve kötü arasındaki bulanıklaşan ayrım

Aslında dizinin başında iyi ve kötü birbirinden keskin bir şekilde ayrıyken sonlara doğru tüm bu kavramların bulanıklaşıp birbirine karıştığını görüyoruz. Willow yeni keşfettiği sihirli güçlerinin etkisiyle güç zehirlenmesi yaşıyor ve dünyanın sonunu getirmeye kadar gidiyor. Xander bastırdığı güvensizlikleriyle çevresindekilere kalıcı zararlar veriyor. Buffy de gücüyle barışmayı, zor kararlar vermeyi ve bu kaderi sindirmeyi öğrenmeye çalışıyor. Dizinin son sezonu karakterlerin en büyük sınavını, gerçek kötüyle savaşlarını anlatıyor. Bunu tek başına yapamayacağını anlayan Buffy sistemi sorgulamaya başlıyor. Birkaç yaşlı adamdan oluşan ve ona garip emirler veren bu çağdışı konsey neden gücün kimde olduğuna karar verebilsin ki? Willow’la beraber devrim yapmaya karar veriyorlar. Buffy gücünü dünyadaki tüm genç kızlarla paylaşmayı seçiyor. Artık tek bir vampir avcısı yok. Bu şekilde de dizi süper kahraman hikayesini aynı korku filmlerine yaptığı gibi ters yüz ediyor. Seçilmiş kişi olmayı bir nevi önemsizleştirip gerçekten bir şeyler değiştirmenin farklı yolları olduğunu gösteriyor.

Buffy the Vampire Slayer herkesin kendinden bir şey bulabileceği, teen slasher kılığına girmiş derin ve çok katmanlı bir hikaye. İnsana dair tüm hislerin tavan yaptığı ergenliği her yönüyle ele alması aslında değişime ve gelişime bir saygı duruşu gibi. Herkesin bir çırpıda dışlanabildiği bir ortamda dışlananların hikayesini anlatmayı seçiyor. Tüm bu korkunç canavarların ne kadar yenilmez görünseler de geçici olduklarını gösteriyor. Her hafta dünyanın sonunun gelmesi, bununla savaşmak kadar güzel bir ergenlik metaforu var mı acaba? Kıyamet koparsa haber verin, biz Buffy izliyor olacağız.