Manş’ın iki kıyısından yükselen kopkoyu hisler: After Love film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Hiç beklemediği bir anda uğruna dinini, dilini, yaşam biçimini değiştirdiği kocasının ölümüyle sarsılan bir kadının, öğrendiği acı gerçeklerle içinden çıkılması güç bir yas sürecine tanık oluyoruz After Love’da. Küçük bir İngiliz kasabasında, Pakistanlı kocası Ahmed’in sınırlı çevresinin dışına çık(a)mayan Mary isimli bir İngiliz kadının hikayesi bu. Ama Ahmed’in ardında bıraktığı yaralayıcı sırlar Mary’nin yanı sıra bizleri de türlü güven problemlerine sürükleyip, çeşitli sorgulamalar eşliğinde öfkelendiriyor…

Online gösterimlerle devam eden 40. İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi olan After Love’ın, festivalin en beğenilen filmleri arasında olacağını sezebiliyoruz şimdiden. İngiliz yönetmen ve senarist Aleem Khan’ın ilk uzun metraj filmi olan After Love, bizi oldukça sıra dışı seyreden bir yas süreciyle buluşturuyor dediğimiz gibi. Çeşitli kültürlerden sunulan kesitlerle yakalanan karma atmosfer ise filmin büyük oranda gücünü aldığı detaylar oluyor. Biz izleyicilerini kara kara düşündüren, yaralayan, dalgalı denizlerinde bir güzel sallayan ama her daim dinginliğini koruyan bir film bu.

İngiliz asıllı Müslüman bir kadın olan Mary, kocası Ahmed’in zamansız ölümünün ardından yıllardır hayatının orta yerinde duran ama bir türlü göremediği bir gerçekle yüzleşiyor. Ahmed’in telefonunun eline geçmesiyle Fransız bir kadınla yasak aşk yaşadığını öğrenen Mary için yas süreci çok daha sancılı bir hal alıyor. “Diğer kadın”a ulaşıp onunla hesaplaşmayı ve de Ahmed’in ölümünü haber vermeyi amaçlayan Mary için işler hiç de planladığı gibi gitmiyor. Beklenmedik bir şekilde Ahmed’in kendisinden gizlediği ikinci hayatına dahil olan ve de darmaduman girdiği bu hayattan daha güçlü çıkmayı başaran bu yapayalnız kadın(lar)ın kalp ağrıtan hikayesini anlatıyor After Love. Birçok kültüre dokunarak, bizi de bu hikayenin ortasına bırakıveriyor aslında. Bir Fransız, Bir İngiliz, bir Pakistanlı… Elbette böyle başlayan fıkralar var ama yaşananlar güldürmekten çok uzak; aksine tüm bu kültürleri irili ufaklı detaylara işleyen dram yüklü bir hikaye anlatılan.

Filmin yaratıcısı Aleem Khan, yaşadıkları zorluklardan ötürü muhtemelen kimsenin yerinde olmak istemeyeceği bu iki kadın ile, özellikle de Mary ile aramızda görünmez bağlar kurarak ve de empatinin sınırlarını zorlayarak bizi oturduğumuz yerde gayet huzursuz etmeyi başarıyor. İşte bu huzursuzluğun yakamızı bırakmadığı, başroller Joanna Scanlan ve de Nathalie Richard’ın başarılı oyunculuklarının eşlik ettiği akıcı bir kurgunun içinde kaybolup gidiyoruz bir buçuk saat boyunca. Bu arada, Mary ile birlikte çıktığımız bu zorlu yolculukta bazen kendinizi onun yerine koyarak birtakım sorgulamalara girişebilirsiniz. Ahmed’in arkasında bıraktığı bu çarpık, rahatsız edici hayat biçiminin bu şekilde tesir eden yan etkilerini biz de deneyimledik sizin gibi. Ama belki de Mary’e kızmadan önce onun hikayesine kulak vermeliyiz, kendisini anlamasak da en azından dinleyebiliriz.

Buradan sonrası spoiler içeriyor, aman dikkat!

14 yaşından beri sevdiği adam uğruna ailesinden, inancından, hayat tarzından vazgeçen bir kadın Mary ya da Ahmed ile birlikte edindiği ismi ile Fahima. Sadece bunlara bakarak bile Mary’nin “aşk”ına ne kadar tutkuyla bağlı olduğunu anlayabiliriz. Mary’nin etrafında ailesinden kimse yok, sadece Ahmed ve Pakistanlı akrabalarının bulunduğu sınırlı bir çevresi var bize gösterildiği kadarıyla. Ve de Mary bu çevreye bile isteye, gönüllü bir şekilde dahil olmuş. İslam’ı seçmiş, giydiklerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar her şeyini Pakistan geleneklerine uydurmuş ve ibadetlerini hayatında önemli bir yere koymuş. Zaman zaman anlamlandıramadığı gelenekler olsa da Ahmed’in kültürüne nerdeyse tamamen uyum sağlamış diyebiliriz. Hikayenin Ahmed kısmı ise oldukça bulanık. Yüzünü bile doğru düzgün göremiyoruz. Bunun da Aleem Khan’ın özellikle düşündüğü bir detay olduğu ortada. Hayatındaki iki kadını da tam olarak önceliği yapamayan, ikinci plana atan Ahmed’i görünmez kılmayı seçmesi yerinde bir ironi belki de. Ama bu nedenle kendisine karşı hissettiğimiz bütün öfke haksız bir şekilde, gördüğümüz ve bildiğimiz Mary’e ya da Genevieve’e sapabiliyor bazen.

Ahmed’in ölümünün ardından telefonundaki gizemli numaraya daha fazla kayıtsız kalamayan Mary, numaranın sahibine ulaşmayı deniyor. Meğerse bir ucu İngiltere’ye (Dover) bir ucu Fransa’ya (Calais) uzanan iki yaka arasındaki feribot güzergahında çalışan Ahmed, yasak aşkıyla Fransa yakasında tanışmış. Bunu da bir şekilde öğrenen Mary tüm cesaretini toplayarak Genevieve’in kapısını çalıyor. Ama Genevieve’in küçümseyici tavırları karşısında, çalıştığı sözlerini unutup (biraz da merakına yenik düşüp elbette) kendisine uygun görülen temizlikçi rolünü kabul ediyor. Ve böylelikle Ahmed’in ikinci hayatına hızlı bir giriş yapıyor. Başlarda sık sık kendisini karşılaştırdığı Genevieve’e duyduğu merak, Genevive’in oğlu Solomon’un Ahmed’den olduğunu öğrenince bu genç adama kayıyor.

Ve bu küçük oyuna iyice kendini kaptırıyor Mary. Solomon’u gördükten sonra neredeyse Genevieve’in varlığını unutan Mary belki de eşinden kalan bir miras olarak gördüğü bu genci iyice sahipleniyor. Ahmed’le çocuk sahibi olmamalarının da bunda payı büyük tabi. Ama yine de Mary’nin bu durumuyla ve o evdeki sakin tavırlarıyla empati kurmak ve anlamlandırmak oldukça zor. Kendisini bildiğinden beri hayatını Ahmed’e adamış, onsuz bir hayat yaşamamış biri olduğunu ve de hassas bir dönemde olduğunu hatırlamakta fayda var burada. Yine de Mary’i anlamanız ya da hareketlerinin altında derin anlamlar aramanız konusunda bir ısrarımız yok elbette, çünkü bunu yapmak da kolay değil gerçekten.

Diğer yanda ise benzer şekilde anlamakta zorlandığımız bir başka isim Genevieve var. Ergenlik çağındaki, bir türlü anlaşamadığı oğluyla yaşayan Genevieve ile de Ahmed’in ölümünden habersiz taşınma telaşının ortasında iken tanışıyoruz. Temizlikçi olarak geldiğini düşündüğü Mary’e evini açan Genevieve, kendi halindeki bu yabancı kadına içini döküyor zaman zaman. İkilinin Ahmed hakkındaki konuşmalarında biz izleyici yay gibi gerilirken, Genevieve karşısındakinin kim olduğunu bilmediği için sakinliğini koruyor bir süre. Mary ise tüm öfkesini, şaşkınlığını, hayal kırıklığını içine atmayı başarıyor bir şekilde. Sadece, Ahmed’in kendisinden Pakistanlı olarak bahsettiğini öğrenince şaşkınlığını gizleyemiyor. Bu arada eve sık sık gelen Mary, Ahmed’in buradaki anılarını deşmeye çalışırken Solomon’un anne-babasından bile gizlediği cinsel yönelimini öğreniyor. Paylaştıkları bu küçük sır ikilinin yakınlaşmasına vesile oluyor. Bu yakınlaşmadan oldukça rahatsız olan Genevieve ise,  Solomon’la sofrada tatsız bir tartışmaya giriyor. Solomon’un saygısızlığına kayıtsız kalamayan Mary’nin Solomon’a attığı “anne tokatı” hepimizi sonunda bu rahatsız edici rüyadan uyandırıyor.

Ama hayır, bu garip üçlünün görüşmeleri burada da kesilmiyor. Genevieve tarafından evden kovulan Mary artık gerçekleri söylemek için anne-oğlun yeni evlerine gidiyor. Büyük bir şok etkisi yaratan gerçekleri bu şekilde öğrendikleri için öfkelenen Genevieve’in tepkisi doğal olarak oldukça sert oluyor. Olayların üzerinden geçen kısa bir zamanın ardından bu sefer de Genevieve ve oğlu için bir başka yas süreci başlıyor. Aynı mezarın başında aynı duygularla bulunan bu üç kederli insan, yine birbirleri sayesinde iyileşebiliyor. (Tabii bu ne kadar mümkün olabilirse artık). Bu defa da Mary’nin yani Ahmed’in evinde yad ediyorlar kayıplarını. İki kadının birbirlerine duydukları nefreti, öfkeyi eriten kişi ise Solomon oluyor. Dover’ın nefis beyaz uçurumlarının ucunda, tıpkı karakterlerin hissettiğine benzer bir tereddütle bitiyor filmimiz.

Filmde bizi en çok acıtan, yaralayan kısım şüphesiz bu iki karakterin de böyle bir hayat yaşamayı “kabullenmiş” olmaları. Kendilerine biçemedikleri değer, sanırım hepimize biraz yük olmuştur. Aleem Khan, Mary’nin yalnız kaldığı anlarda içinde bulunduğu ruh halini bize bazen yüzüne çarpan dalgalarla bazen de küvetin içinde yaşadığı sorgulamalarla göstermeyi tercih etmiş. Ve bu anlarda sözsüz anlatımın ne kadar çok şey anlatabildiğini, kendini değersiz gören bu yapayalnız kadınların hareketlerinde görebiliyoruz aslında. Filmin kurgusunda eksik kalan bazı kısımlar, anlamlandıramadığımız anlar olsa da sanırım en çok, yaşattığı bu güçlü hislerle ayakta durmayı başarabilen bir film After Love. Aşk bittikten sonra geriye kalan tüm kırgınlıkları, hayal kırıklıklarını, sırları, kızgınlıkları kısaca her şeyi apaçık önce Mary’nin sonra da bizim yüzümüze vuruyor bu çarpıcı hikaye.