Yazar: dadanist
7 Haziran 2021
Mare of Easttown’un yokluğunda dadanılacak beş polisiye dizi

Kendi küçük, derdi büyük Easttown kasabasına şimdilik veda ettik gibi. Mare’in arıza ama garip bir şekilde de güven veren o bakışlarının hasreti yavaştan yüreğimizi sarmaya başladı. Evet HBO tarafı, aslında mini seri olarak planlanan Mare of Easttown‘un ikinci sezonuyla tekrar karşımıza çıkabileceğine dair umut verici bazı açıklamalarda bulundular. ”Dizinin yaratıcısı Brad Inglesby iyi bir senaryoyla gelirse neden olmasın, valla o zaman düşünürüz” gibisinden açıklamaları var hatta HBO’nun başındaki Casey Bloys’un.

”Şimdilik” diyerek açık kapı bırakmamızın sebebi de bu aslında… Hikaye, final bölümüyle birlikte tamamlanmış gibi dursa da Easttown’un sıkıntısı bol bir yer olduğunu görmüştük. Yani yine Mare’e iş çıkabilir anlayacağınız.

Ama tabii bu çok uzakta bir ihtimal. Ekip bir araya gelecek de, HBO karar verecek de, bölümler yazılıp çekimler başlayacak da… Ohooo… İhtimallerin heyecanını bir tarafa bırakalım, Mare of Easttown’un yerini doldurabilecek dizilere dadanalım dedik. Yani Easttown gibi küçük kasabaların karanlık yüzlerini gösteren polisiye dizilere. Konular benzer olsa da çoğu Mare of Easttown’daki o neredeyse neşeli havadan epey uzaktalar. Yatıştırıcı bir etkileri olmadığı gibi, izleyeni ekstra kahrediyorlar. İpuçlarının peşinde ilerlerken temkinli olmakta fayda var.

Sharp Objects

Her daim tepesinde parlayan güneşiyle iç bayan bir kasaba ve o kasabanın ayrıcalıklı bir köşesine konumlanmış aşırı gösterişli bir ev. İlk bakışta o kadar da tedirgin edici gelmeyebilir. Hatta görseniz belki de şöyle bir içine girip turlamak isteyebilirsiniz de. Ama southern gothic’in yürek sıkıştıran sularında yüzen bu hikayede ev, kabusları aratmayan sırlarıyla birlikte başrolü kapıyor. Ve emin olun, buraya girmektense herhangi bir dolunay gecesinde bir perili evde tıkılı kalmayı tercih edebilirsiniz.

Gone Girl‘ün de yazarı Gillian Flynn’in aynı adlı romanından uyarlanan Sharp Objects southern gothic anlatımı dışında Mare of Easttown ile büyük benzerlikler taşıyor. Her şey kasabanın genç kızlarından birinin öldürülmesiyle başlıyor. Kasabadaki herkes eşit derecede şüpheli! Başkarakterimiz yine bir kadın: Amy Adams’ın canlandırdığı Camille Preaker bir dedektif değil ama iddialı bir gazeteci. Doğup büyüdüğü bu kasabaya da cinayetin peşine düşmek için geliyor. Epeydir gelmemiş buralara; geçmişten bir sıkıntısı var, görüyoruz. Zaten annesi ve hasta kız kardeşiyle birlikte o evin içinde biraz vakit geçirdikten sonra anlıyoruz ve hak veriyoruz da evi terk edip gitmesine. Ayrıca Mare of Easttown’daki gibi, depresyondan Münchausen sendromuna kadar pek çok psikolojik konulara da değinen dizi her saniye daha da yürek sıkıştırıyor. Finaline ise hiç değinmeyelim, en ufak bir ipucu bile spoiler sayılabilir.

Broadchurch

Ada’dan çıkan dizi ve filmlerin ABD yapımlarına göre çok daha sert olabileceğinin bir kanıtı Broadchurch. Mare of Easttown ile aynı hatta ilerlese de Broadchurch’ün isyan ettiren, kalp kıran ve hayattan soğutan o etkisine dayanarak söylüyoruz tabii bunu. Mare of Easttown’u tüm bu hikayelerden farklı kılan da belki de bu zaten. Biz bunu bir cinayet dizisi gibi izlesek de asıl mevzu Mare ve Mare ne kadar şahsına münhasır bir karakter ise dizi de o kadar ayrı bir yerden ilerliyor.

İngiltere’nin deniz kenarında tablo gibi uzanan bir kasabası Broadchurch. Dalgalarla birlikte resmen huzur saçıyor bünyeye. Burada herhangi kötü bir şey olamaz diye düşündürebilir insana ama işte insanoğlu her yeri cehenneme çevirebiliyor. Of of… Broadchurch’ün Mare gibi ayakları yere basan, iyi kalpli ve prensipli bir dedektifi var: Ellie Miller. Ve kendisini Olivia Colman canlandırıyor. Yani sırf onun için bile izlenebilir. Ama başka faktörler de var. Mesela Ellie’nin kafası bozuk amiri Alec Hardy gibi; kendisi David Tennant’ın oyunculuğuna teslim.

Günün birinde o uçsuz bucaksız sahilde, kasabada yaşayan 11 yaşındaki bir çocuğun cesedi bulunuyor ve olaylar gelişiyor. Kasabadaki herkes eşit derecede şüpheli! Olaylar önümüzde açıldıkça açılırken moralimiz bozularak izliyoruz her şeyi. Colman ve Tennant adeta tenis maçındaymış gibi karşılıklı paslaştıkları performansları ise diziden alınan tadı katlayarak artırıyor.

Happy Valley

Ada’dan çıkan dizi ve filmlerin ABD yapımlarına göre çok daha sert olabileceğinin bir diğer kanıtı da Happy Valley. Hatta Broadchurch, Happy Valley’nin yanında neşeli bir film gibi kalabilir bile. İzleyeni bir oradan bir de buradan vuran Happy Valley karakterleri ve olaylarıyla kalbinizi alıp eğip bükebilir, fena halde hırpalayabilir.

Detaylar aynı: Küçük bir kasaba. Kadın başkarakter. Çözülmesi gereken bir suç. Hatta birkaç farklı suç.

Ama işte İngiltere’nin o meşhur karanlığıyla birleşen bu hikayenin trajedi dozu hepsinden daha ağır basıyor.

 

West Yorkshire’deki bir madenci kasabasında yaşayan Catherine Cawood, kimsenin gözünün yaşına bakmayan bir polis memuru. Kızının etrafında şekillenen bir suçu araştırırken (ser verip sır vermiyoruz) başka bir suçun tam ortasında buluveriyor kendini. Ve söylemeye gerek yok ama, olaylar da gelişiveriyor böylelikle.

Forbrydelsen – The Killing

Bu defa Danimarka’nın karanlıklarındayız. Forbrydelsen‘i aslında The Killing adlı uyarlamasıyla da görüp izlemiş olabilirsiniz ama biz şimdilik orijinal yani Danimarka versiyonundan bahsedelim.

Danimarka’nın karanlıkları dedik ama Happy Valley kadar sert vurmuyor insana Forbrydelsen. Üç sezon süren dizi, her sezonunda farklı bir cinayetin peşine düşüyor. Başkarakteri yine bir kadın dedektif: Sarah Lund. Sarah da diğerleri gibi mesleğine tutkun birisi, prensipli. Ama birazcık da takıntılı. Kendini de, etrafındakileri de tüketiyor cinayetleri çözeceğim diye. Ve evet, takıntılarının karşılığını alıyor; her cinayeti ne kadar karmaşık olursa olsun çözüveriyor.

Forbrydelsen’de anlatılan her cinayet çok katmanlı bir şekilde çıkıyor karşımıza. İlk sezonda, küçük bir kasabada gerçekleşen bir cinayetin peşine düşüyoruz Sarah ile birlikte. Sonrasında olaylar daha da dallanıp budaklanıyor. Aşk, entrika, politika; ne ararsanız var burada. Tabii ayrıca şaşırtmacası da bol. Hiçbir cinayet o kadar basit değil neticede.

Top of the Lake

Karakterlerle birlikte bizi de örseleyen bir diğer diğer dizi de Top of the Lake.

Efsanelerin efsanesi Jane Campion’ın Gerard Lee ile birlikte yazdığı ve yönetmenliğini de Garth Davis ile birlikte 2013 yapımı bu dizinin başrolünde ise oyunculuğuyla bize neredeyse tüm duyguları yaşatmış olan Elisabeth Moss var. Küçük bir trivia: Aslında Moss’un canlandırdığı Robin Griffin karakteri için Jane Campion Anna Paquin’i düşünmüş ama Paquin hamileliğinden ötürü rolü geri çevirmek zorunda kalmış. Şüphesiz onunla da aynı derecede vurucu olacaktı dizi ama Elisabeth Moss’la izlediğimiz her şey bambaşka!

Robin Griffin de bir dedektif. Onun da içinde fırtınalar kopuyor. Bir tarafta hem o fırtınaları izliyoruz hem de cesedi bir gölde bulunan küçük bir kızın cinayetinin çözülmesini… Top of the Lake’teki ”lake” yani ”göl”, her şeyin buluştuğu ve çözüldüğü nokta anlayacağınız. Diğer diziler gibi, bizi küçük bir kasabanın sırlarla dolu karanlık yaşantısına götüren Top of the Lake’in ikinci bir sezonu da çekilmişti ama birinci sezon ne kadar güçlüyse ikinci sezon o kadar unutulasıydı…

 

editörün seçtikleri