Yazar: Gamze Akyol
18 Ekim 2021
Marguerite de Carrouges’un duyulmaya değer, gerçek ve dramatik hikayesi: The Last Duel film incelemesi

Kaderi ataerkil düzenin taraflı yasalarına bağlı olan, sayısını tahmini olarak bile yazmakta zorlandığımız kadınlardan yalnızca biri Marguerite de Carrouges. Yaptığınız tek bir yanlış hareketin ya da kurduğunuz herhangi bir cümlenin ölümünüze sebebiyet verebileceği Orta Çağ Fransa’sında, yani oldukça tehlikeli ve adaletsiz bir ortamda hakkını aramaya cesaret eden ender kadınlardan olması ise onun hikayesini bambaşka bir boyuta taşıyor. Ve kendisinin çeşitli kitaplara konu olan hikayesi bu defa 21. yüzyılda, Orta Çağ anlatılarına uzun süredir hasret kaldığımız usta yönetmen Ridley Scott ile hayat buluyor. Evet, dünya prömiyerini 78. Venedik Film Festivali’nde yapan ve 15 Ekim itibariyle de vizyona girmiş olan The Last Duel’den bahsediyor, yılın en şaşalı yapımlarından olan bu filme sıkıca dadanıyoruz.

Romanlarında Orta Çağ’ı tüm karanlığıyla yansıtan Eric Jager’in 2005 çıkışlı, aynı adlı romanından Ridley Scott yönetmenliğinde beyaz perdeye uyarlanıyor The Last Duel. Scott’ın eşsiz kariyerinde özellikle dönem hikayeleriyle nam salmış olması da bu trajik hikayeyi izleme fırsatı bulan bizler için de bir şans oluyor elbette. Ridley Scott bu Orta Çağ dramasını gözüne kestirdikten sonra The Martian’da da birlikte çalıştığı Matt Damon’a teklif götürüyor. Damon da Jean de Carrouges’u canlandıracağı filmin senaryosu ve Pierre d’Alencon rolü için vaktiyle Good Will Hunting’i de birlikte yazdığı, ölümüne kankası Ben Affleck’in kapısını çalıyor. Affleck ve Damon ikilisi hikayenin güçlü bir kadın perspektifine sahip olması gerektiğini fark edince de Enough Said, Can You Ever Forgive Me? gibi filmlerin de senaristliğini yapmış Nicole Holofcener’i projeye dahil ediyorlar. (Kadın yazarların hikayeye sırf ‘kadınsal’ dokunuşlar yapmaları için dahil edilmeleri konuşmak istediğimiz bir başka konu aslında ama bunu ayrı bir yazıya bırakalım.) Ve bu trajik hikayenin (her ne kadar kendi zamanında öyle olmasa da) baş karakteri olan Marguerite de Carrouges rolü son dönemin en yetenekli aktrislerinden biri olan ve kariyerini adım adım takibe aldığımız Jodie Comer’a, Jacques LeGris rolü ise bu senenin neredeyse her büyük yapımında ismini gördüğümüz ve bundan hiç de şikayetçi olmadığımız Adam Driver’a emanet ediliyor. Sonucunda ise heyecanın ve gerilim eksik olmadığı, bize Orta Çağ Avrupa’sında olduğumuzu sonuna kadar hissettiren etkileyici bir yapım ortaya çıkıyor.

1386 yılının Paris’inde, Avrupa tarihinin son yasal düellosu ile açılışını yapıyor The Last Duel. Daha sonra ise biraz geri sarıyoruz, bu iki savaşçıyı düelloya tutuşturacak olan tecavüz vakasını üç farklı bakış açısıyla izliyoruz. (Hassas ya da benzer travmatik deneyimleri bulunan izleyiciler açısından filmin birçok tetikleyici sahne içerdiğini de söylemeliyiz.) Scott’ın yaşanmış bir tarihi olayı ana karakterlerin gözünden sırasıyla anlatması ve onların bakış açısını bu kadar iyi anlaması da kendisinin sinema dehasının bir göstergesi, hayran olduğumuz bir başka kararı olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü Scott’ın anlatmaya çalıştığı, vermek istediği duyguyu daha da gerçekçi kılıyor bu durum; film bittiğinde ortaçağda yaşayan ve tecavüze, haksızlığa uğramış bir kadın olmanın ne demek olduğunu bizzat tecrübe etmiş gibi oluyoruz.

Bir komutan adayı yani bir asilzade olan Jean de Carrouges, istediği şana, şöhrete, saygınlığa kralına savaş meydanlarında hizmet ederek ulaşacağını düşünen dindar, kibirli ve de hırslı bir yaver olarak karşımıza çıkıyor. Carrouges hak ettiğini düşündüğü saygınlığa bir türlü hayal ettiği şekilde kavuşamıyor ama varlıklı bir ailenin soylu kızı Marguerite de Thibouville ile yaptığı evliliği kendisine bu anlamda çeşitli faydalar sağlıyor. Adam Driver tarafından canlandırılan Jacques LeGris ise eski dostu Carrouges gibi varlıklı bir aileden gelmeyen ama Kont Pierre d’Alençon’a yakın olduğu için dönemin en gözde yaverlerinden birine dönüşmüş bir Orta Çağ çapkını. Marguerite, Jean ile yaptığı evliliğin ilerleyen yıllarında, Jean bir seyahatte ve evde kimse yok iken LeGris’nin kendisine tecavüz ettiğini söylüyor ve bu olay Jean ve LeGris ikilisini ölümcül bir düelloya kadar götürüyor. İşte bu ana kadar yaşanan olayları sırasıyla Carrouges, LeGris ve en nihayetinde olağanca gerçekliğiyle Marguerite’in gözlerinden izliyoruz ve hikayelerin birbirinden ne kadar farklı olduğu gerçeği karşısında dehşete düşüyoruz.

Buradan sonrası spoiler içeriyor…

Scott’ın yaptığının aksine Marguerite ile, yani gerçeklerle başlamak istiyoruz bu kısma. Zaten Scott da Carrouges ve LeGris’in hikayelerine attığı başlığı çabucak geçiştirirken Marguerite’nin başlığında birkaç saniyeliğine de olsa “gerçek” kelimesine vurgu yaparak bu hikayenin tek gerçeğinin Marguerite’te saklı olduğunu açıkça gösteriyor.

Hikayenin ilk iki anlatısına kıyasla duyguların daha ön plana çıktığı, yoğun ve Marguerite’in başına gelen korkunç saldırı dolayısıyla travmatik bir anlatı bizi bekliyor burada. Jodie Comer’ın gerçek bir tarihi şahsiyeti canlandırmanın sorumluluğunu sonuna kadar aldığını ve bu zorlu görevin üstesinden başarıyla geldiğini görmek kendisine dadanmaktan bıkmayan bizler için epey sevindirici bir gelişme olduğunu da belirtmeliyiz tabii. Çünkü filmin yükünün bu olayın tek ve asıl mağduru olan Marguerite’in omuzlarında olduğunu çok iyi anlamış Comer ve bu yükü kendi omuzlarına da alarak bu tarihi karaktere hakkını vermeyi başarmış kesinlikle.

Olanları Marguerite’in durduğu yerden izlediğimiz üçüncü kısımda ilk iki kısımda görmediğimiz birçok konuşmaya da şahit oluyoruz; kendisi üzerinden yapılan pazarlıklar, “kadınlık görevi”ne yapılan vurgulamalar, kendisine dolayısıyla da Orta Çağ’da yaşayan herhangi bir kadına olan sığ bakış açısı tüm sertliğiyle karşımıza çıkıyor. En önemlisi de Carrouges ve LeGris’nin anlatılarında gördüğümüz “benmerkezci” bakış açısı değil, hakikatlerin bir bir ortaya çıktığı gözlemci bakış açısı hakim bu kısımda. Herkesin gerçek fikirleri, tüm duyguları açığa çıkıyor. Tecavüzün ilk iki anlatıdaki donuk yansıması ise yerini izlemesi bir hayli zor, sahici sahnelere bırakıyor. Kadınların sırf kadın oldukları için tek başlarına var olmalarına izin verilmediği, ancak bir erkeğin “mülkü” oldukları zaman varlıklarının kabul edildiği ve kendilerinin yataktaki zevk durumlarının bile bir oda dolusu kötücül, fikirlerinin hiçbir önemi olmayan vasat adamların derdi olduğu bir dönemde bir kadın olmanın ne demek olduğunu Marguerite’ten dinliyoruz. Ve patriyarkanın maalesef hâlâ hüküm sürdüğü 21. yüzyılda kadına olan bakış açısının neredeyse değişmemiş olmasını kanıksadığımız için bir noktada perdede izlediklerimiz bizi şaşırtmamaya başlıyor. Benzer hikayeleri defalarca duyduk, dinledik çünkü. Çok acı…

LeGris’nin gerçeğine geldiğimizde ise bomboş, şişirilmiş bir egodan başka bir şey göremiyoruz. Kendi küçük dünyasında istediği gibi at koşturuyor, kendisine ait olduğuna inandığı her şeye hiç tereddüt etmeden el koyuyor, makamında gelişigüzel keyif süren biricik kontu tarafından (sarışın Ben Affleck’i zihnimizden nasıl sileceğiz?) her koşulda destekleniyor ve elbette herhangi bir kadının kendisini istemeyeceğine ihtimal dahi vermiyor. Bu nedenle de Marguerite’a tecavüz ettiğine değil yaptıklarının karşılıklı rızaya dayanan bir zina olduğuna inanıyor. Ve sonrasında işlediği bu ‘ufak günah’la ilgili, insanlığın lanetlenmesine sebep olan Havva ile beraber tüm kadınları suçlayan bir zihniyetin desteğini alıyor. Ve Tanrı’nın huzurunda (?!) gerçekleştirdiği iki dakikalık bir günah çıkarma ile kendisini çabucak aklıyor, affettiriyor ve hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Adam Driver’ın güçlü oyunculuğuyla ekrana taşıdığı bu bakış açısı bizi neredeyse ortada bir tecavüz olup olmadığı konusunda tereddüt ettirecek kadar gerçekleri çarpıtıyor, bencil ve yanlı bir illüzyon içeriyor. Bu anlatıda Marguerite’nin LeGris’ye bakışları bile ihtiraslı, işveli, cilveli… Yani anlayacağınız kendi yalanına canı gönülden inanmış bir adamın balon gerçekliğine maruz kalıyoruz bu kısımda.

Ve Jean de Carrouges’un gerçekliğine geldiğimizde de bir başka eril illüzyona şahit oluyoruz. Neredeyse sıfır duygu ile ekrana yansıtılıyor hikaye; Marguerite de Carrouges’a duyduğu hayranlık dışında bir duygu amaresi göremiyoruz bile. Carrouges hikayenin işine gelmeyen taraflarını sansürleyerek anlatıyor bize çünkü. Ne Marguerite’e kendisinin de tecavüz ettiğini ne de bir parçası olmak için büyük çabalar gösterdiği topluluklarda ciddiye alınmadığı, dalga konusu olduğu anları görüyoruz burada. Carrouges bu bakış açısında en güvendiği dostundan kazıklar yiyen asil bir şövalye, güçlü bir asker, Marguerite’in biricik kahramanı ve hakkı olanın peşinden giden bir adalet savaşçısı… Marguerite’i annesini bile karşısına alacak kadar seviyor, sırf güzel anıları var diye ve kendisinin hakkı olduğuna inandığı arazi için dava açıyor ve en nihayetinde hayatını Marguerite için riske atıyor. Yani mükemmel bir koca adayı kendisi, bir erkekten başka ne isteriz ki! Matt Damon’ın güvenilir, dingin oyunculuğuna emanet olan bu karakter bu anlatıda neredeyse sevilesi bir halde anlayacağız. Çünkü aslında Marguerite ile aşkı için değil çeyizi için evlendiğini, sırf kendini ispatlamak ve yıllardır hırsla peşinde koştuğu saygınlık uğruna çocuğunun annesinin yakılarak öldürülme ihtimalini göze aldığını, Marguerite’in uğradığı tecavüzü öğrendiğinde boğazına sarıldığını görmüyoruz; o bu hikayenin en haklısı, en mağduru, en doğrusu…

Filmin ilk yarısına hakim olan bu yavan ve ataerkil anlatımlar filmin temposunu yer yer düşürüyor ve doğası gereği çeşitli klişelere de başvuruyor. Tüm bu izlediklerimizin birtakım can sıkan yanılsamalardan ibaret olduğunu anladığımız üçüncü kısımda ise Scott’ın derdini daha iyi anlıyoruz elbette. İpler Comer’a, mikrofon Marguerite’e bırakılıyor ve bu ikili bizi duygudan duyguya sürüklüyor. Tüm can sıkan gerçekler, dönemin adaletsizliğine, cinsiyetçiliğine dair tüm tatsız detaylar ortaya dökülüyor ve bizim özellikle dönem yapımlarında daha çok görmek istediğimiz, kıyıda köşede kalmış bir hikaye anlatılıyor. Yaratıcılarının neredeyse tamamının erkeklerden oluştuğu The Last Duel’a tam da bu sebeple “feminist bir dönem filmi” ya da “Orta Çağ’da yaşanan bir Me Too hareketi” gibi yakıştırmalar yapılıyor. Bize sorarsanız ise filmi bu hareketlerle anmak, onu herhangi bir fikre yaklaştırmak yerine (ki her şekilde eksik olur) ortaya konan emeklere alkış tuttuktan sonra filmin her şeyden önce adalet arayışına girmiş bir insanın, Marguerite’in hikayesi olarak benimsemek daha doğru sanki. Son olarak da Comer’ın ilk akademi adaylığını alacağı günü görmeyi heyecanla beklediğimizi ve The Last Duel’in buna vesile olacağına gönülden inandığımızı belirtmeliyiz.

 

editörün seçtikleri