Yazar: Gamze Akyol
25 Ağustos 2022
“Marilyn Monroe’ya hayat veren bir Kübalı”: Ana de Armas ve uçuşa geçen kariyeri

Bir süredir beyazperdede, televizyonda, dijital platformlarda; kısacası nereye baksak orada olan bir isim Ana de Armas. En son Netflix’in şimdiye kadarki en yüksek bütçeli filmi olan The Gray Man’de karşımıza çıkarken (filme dair en ve tek sevdiğimiz şey onun performansı diyebiliriz) şimdilerde de Marilyn Monroe’yu canlandırdığı Blonde ile Venedik’te şöyle bir salınmaya hazırlanıyor kendisi. Oyunculuk kariyerine doğup büyüdüğü Küba’da başlayan genç oyuncu için Hollywood’a girmek başlarda biraz zor olsa da sanıyoruz ki artık hayallerine hiç olmadığı kadar yakın. (Marilyn Monroe için ‘‘hayallerimin rolü’’ diyor zaten.) Gözümüzün önünde ününe ün katan Ana de Armas’a dadanıyor, Blonde filminden beklentilerimizi konuşuyoruz biz de.

Ta Küba’lardan yolu ekranlarımıza düşen İspanyol kökenli Ana de Armas’ı anlatmaya kendisinin şu sözleriyle başlayalım; “İkisi de hayallerimi süsleyen roller olsa da Bond kızı ya da Marilyn Monroe olacağımı hiç düşünmemiştim. Başlangıçta herhangi bir şeyde çalışacağımı düşünmek bile zor geliyordu. Ama aynı zamanda sanırım yapabileceklerimi de biliyordum, bu yüzden Los Angeles’a taşındım. İçimde bir şeyler bunu yapabileceğimi biliyordu.” Çocukluğunu Küba’da geçiren, ilk oyunculuk eğitimini de orada alan ve 18 yaşında da İspanya’ya taşınan Armas, daha dilini bile konuşamadığı bir ülkeye gitme motivasyonunu işte bu sözlerle anlatıyor. Küba’da geçirdiği çocukluk yılları ülkenin “Special Period” olarak adlandırılan ekonomik krizine denk gelen Ana, internete erişimlerinin olmadığından, yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileriyle mücadele ettiklerinden bahsederken bir yandan da ailesinin bu şartlar altında onu ve erkek kardeşini en iyi şekilde büyüttüklerini de ekliyor. Ana, “mutlu” olarak tanımladığı çocukluk yıllarında, henüz 12 yaşındayken oyuncu olmak istediğine karar vermiş. Üstelik televizyona erişimi haftada yalnızca 20 dakikalık çizgi film ve pazar günü yayınlanan sinema kuşağı gibi oldukça sınırlı yayınlar üzerinden olsa da. “Bu durum onu daha özel hale getirdi” derken ayna karşısında televizyondan ezberlediği monologları tekrarlayarak peşine düştüğü oyunculuk tutkusu onu Küba Ulusal Tiyatrosu’nun seçmelerine götürmüş.

18 yaşına geldiğinde ise İspanya’ya taşınmış ve orada da El Internado isimli bir gençlik dizisinde yer almış. Los Angeles’a gelmek gibi cesur bir karar verdiğinde cebinde yalnızca 200 dolar varmış ama neyse ki ilk rolünü birkaç hafta içinde almış. Çat pat İngilizcesi de elbette başlarda büyük bir sorun olmuş Ana için; bu sektörde tek dille hele de İngilizce olmayan bir dille oynayacağı rollerin oldukça sınırlı olacağının farkındaymış tabi kendisi. Sonra ufak ufak (ve tabii İspanyol karakterlerle) kendine yer bulduğu Hollywood’da Keanu Reeves’li gerilim filmi Knock Knock, komedi-suç türündeki War Dogs ve Hands of Stone’da yardımcı rollerde izledik onu. Başlarda İngilizceye çok hakim olmadığı için replikleri fonetik olarak ezberleyerek okuyormuş.

Zamanla, İngilizcesi geliştikçe İspanyol karakterlerden sıyrılabildiğini de görüyoruz zaten. Mesela 2017’ye geldiğimizde Ryan Gosling’in başrolde olduğu Denis Villeneuve’ün fütüristik gerilim filmi Blade Runner 2049’da bir holografik yapay zekaya can veriyor. Gerçekten de performansının ardından aldığı yorumlar “dijital bir karaktere üç boyutlu sıcaklık getirdiği” yönünde oluyor çoğunlukla. Sonra Corazón filmiyle beraber kariyerine yeniden bir Amerikalı İspanyol rolü daha ekliyor ama Ana’nın tanınmasına en çok Knives Out vesile oluyor diyebiliriz. Rian Johnson’ın yaratıcısı olduğu bu filmde Ana, ilerde yolu Bond kızı olarak yeniden kesişeceği Daniel Craig ya da The Gray Man’de de birlikte yer aldığı Chris Evans gibi isimlerle bir araya geliyor. Ve buradaki performansıyla Altın Küreler’de komedi filmi veya müzikal dalında En İyi Kadın oyuncu adaylığı kazanıyor.

Yıllar sonra Elle dergisine verdiği bir röportajda “kendini en çok benzettiğin karakter hangisi oldu?” sorusuna da Knives Out’ta hayat verdiği “Martha” şeklinde cevap veriyor ve “Çünkü ben de onun gibi berbat bir yalancıyım” diye ekliyor. 2021’e geldiğimizde ise Daniel Craig’i son defa James Bond olarak izlediğimiz No Time to Die’da Paloma karakteriyle izliyoruz Ana’yı. Phoebe Waller-Bridge’in de el attığı senaryosu ve “kadın Bond” iddialarıyla bu filmdeki kadın karakterlerin hepsi neredeyse Bond’dan daha fazla konuşuldu, yazıldı çizildi. Böylelikle herkesin izlemeyi merakla beklediği bir rolde, aksiyon türünde de hünerlerini sergileme fırsatı buldu Ana. 2020’ye geldiğimizde ise malum pandemi patlıyor, ortalık yangın yeri… Bu sırada dahil olduğu Deep Water projesinin başı da biraz bu yüzden yanıyor. Ama 2019’da çekimleri tamamlanan bu filmin hengameye gelmesinin tek nedeni bu değil; Ana burada başrolü paylaştığı Ben Affleck’le beklenmedik bir “pandemi aşkı”na yelken açıyor. İkilinin ilişkileri hepimizi şaşırtıyor evet, zaten pek de uzun sürmüyor. Daha sonra Ana’nın Los Angeles’tan taşınmak istediğini ama Affleck’in çocukları sebebiyle burada kalması gerektiğini ve bu yüzden de ilişkinin bittiğini öğreniyoruz. Tabii bu durum seksüel tansiyonun tavan yaptığı Deep Water’ın tanıtımlarını da çıkmaza sokuyor. Başta Hulu’nun yayıncısı olduğu ancak sonra vazgeçtiği Deep Water, doğru düzgün tanıtım yapılmadan Amazon Prime’da yayınlanıyor. Filme dair konuşulan tek şey ise Armas & Affleck ikilisi ve bitmiş aşkları oluyor.

Geldik Ana’nın kariyerinde dönüm noktalarından biri olabilecek 2022’ye. Aslında yakın zamanda yayınlanan The Gray Man’e dair de büyük beklentilerimiz vardı. Netflix’in kesenin ağzını sonuna kadar açtığı ve başrollerine Ryan Gosling ile Chris Evans ikilisini kondurduğu bu filmin büyük ses getireceğini düşünüyorduk. The Gray Man’de işler umduğumuz gibi gitmedi, ama yine de Ana ve “aksiyon yeteneği” için umut verici bir işti. Şimdilerde de Armas’ın şu ana kadar defalarca kez biyografik yapımlara, kitaplara hatta tezlere konu olan ikonların ikonu Marilyn Monroe’ya hayat vereceği Blonde’a diktik gözümüzü. Çünkü daha önce defalarca denenmiş olsa da anlatılması, canlandırılması en zor isimlerden biri Monroe. Yaşadığı süre boyunca hasıraltı edilen travmalarıyla, objeleştirilmiş bedeniyle, oyunculuk ve modellik yeteneğiyle hayattayken de, değilken de her daim konuşulan bir yıldız sonuçta. Armas da bu yükün altına girmeden önce kendini Marilyn’i tanımaya adamış diyebiliriz; “Marilyn hakkında bulabildiğim her şeyi okudum. Bu onun duygusal yaşamını, ne kadar zeki olduğunu ve ne kadar kırılgan olduğunu anlamakla ilgiliydi” diyor bu konu hakkında. Üstelik Monroe’nun aksanını yakalayabilmek için bir seneye yakın bir süre boyunca bir diyalog koçuyla çalıştığını da duymuştuk bu süreçte.

Okuma önerisi – Belgesellerden biyografik filmlere: Marilyn Monroe’nun hiçbir zaman her şeyini bilemeyeceğimiz hayatı

Filmin yönetmeni Andrew Dominik ise Armas’ı Knock Knock’daki performansıyla fark ettiğinden ve seçmelerde kararını Ana’dan yana kullanmakta hiç zorlanmadığından bahsediyor. Ana da “Marilyn Monroe’yu canlandıran bir Kübalı” olduğuna hâlâ inanamasa da bu tecrübesini “heyecan ve ilham verici, ürkütücü” gibi sözcüklerle tanımlıyor. Önce Venedik Film Festival’inde dünya prömiyerini gerçekleştirip ardından 28 Eylül’de de Netflix’te yerini alacak Blonde. Ana’yı 2023 yılında ise yine, yeniden Chris Evans’la başrolü paylaşacağı bir romantik aksiyon filminde izleyeceğiz. Paul Wernick ve Rheet Reese’in senaryosuyla hayata geçirilecek olan Ghosted, Apple TV+’da yayınlanacak. Ve genç oyuncu muhtemelen “kendimi en iyi hissettiğim yer” dediği setlerde bundan sonraki yıllarda daha fazla vakit geçirecek. Knives Out’un yönetmeni Rian Johnson’ın Ana hakkındaki şu sözleriyle bitirelim yazımızı da; “Ekranda Ana ile izleyicinin anında empati kurmasını sağlayan bir şey var. Belki de bunun, onun iyi kalbi ve hayattaki açık tavrıyla bir ilgisi vardır. Çünkü Ana genel olarak kendine çok güvenir ve rahattır. Oyun yok, drama yok.” Ve onu yine Johnson’dan aşırdığımız şu sözlerle tanımlayalım; “işinde çok iyi olan havalı bir kadın.”

editörün seçtikleri