Memleket gerçekleriyle harmanlanmış bir baba-oğul hikayesi: Nuh Tepesi film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Bir ağacın etrafında dallanıp budaklanırken bizi de türlü sorgulamalar eşliğinde içine çeken bir baba-oğul ilişkisi… Aslında hem bu hem de bundan çok daha fazlası Cenk Ertürk’ün ilk uzun metraj filmi Nuh Tepesi. Bizi bu topraklara sinmiş bazı başka sorularla da karşılıyor çünkü. ”Şehirli” bakışını taşraya döndüren ve tek bir ağaç etrafında bir toplumun inançlarına ve neye kutsal dendiğine dair ciddi ciddi düşündürüyor bizi. Geçmişi bir türlü geçmişte bırakamayan bu baba ve oğulu ise Ali Atay ile Haluk Bilginer canlandırıyor.

Dünya prömiyerini yaptığı Tribeca Film Festivali’nden En İyi Senaryo ödülüyle dönen ve Ali Atay’a da şahane performansıyla En İyi Erkek oyuncu ödülünü kazandıran Nuh Tepesi, bugün itibariyle de Netflix’te yerini aldı. Hayatımızı alt üst eden pandemi patlak vermeden hemen önce sinemalarda da vizyona girmişti aslında ama kapanmalar gelmeden sadece sınırlı bir süre vizyonda kalabildi. Sonrası malum… Sık sık taşra manzaralarıyla ve gerçekçiliğiyle desteklenen film temelde dediğimiz gibi, karmaşık bir baba-oğul ilişkisini anlatıyor. Tabii isminden de anlaşılacağı üzere, arka planında akan bazen de yoluna çıkan ne varsa alıp götüren bir başka “kutsal” hikayeyle içli dışlı bir şekilde…

Yıllar yıllar önce, oğlu Ömer’i ve de eşini bırakıp başka bir kadınla birlikte olarak Paris’e giden İbrahim, ömrünün sonuna gelmek üzereyken köklerine dönme sevdasına tutuluyor. Bu amaçla, yanına yıllardır görüşmediği oğlu Ömer’i de alıp doğduğu köye geri dönüyor. Çocukluğunda diktiği ağacın altına gömülmek isteyen İbrahim, Ömer’i de kendisiyle birlikte bir savaşa sürüklüyor diyebiliriz. Çünkü gömülmek istediği ağaç, köylülerin Büyük Tufan’dan sonra Nuh Peygamber’in diktiğine inandıkları Nuh Ağacı. Kimilerine dört gözle bekledikleri mucizeler için bir umut, kimilerine de bir ekmek kapısı olan bu kutsallaştırılmış ağacın kime ait olduğuna dair girilen tartışmalar sonucu işler iyice karışıyor tabii. Bir yanda bu ağaç için başlayan kavgalar süredursun diğer yanda gözümüzün önünde değişen, gelişen bir baba-oğul ilişkisi peyda oluyor. İbrahim ve Ömer’in ilişkisi genelde oldukça kırılgan ve de belirsiz bir çizgide ilerliyor. Film boyunca bu tuhaf baba-oğul ilişkisinde hangi tarafa hak vereceğiniz ya da hak verilecek bir taraf olup olmadığı soruları ise cevaplanması zor sorular. Bize sorarsanız, insan ilişkilerinde hak çoğunlukla verilen değil, kazanılan bir şeydir. Neden böyle afili cümleler kurduğumuzu da yazının ilerleyen kısımlarda açıklayacağız elbette…

Filmin yaratıcısı Ertürk, geçtiğimiz günlerde sahiplerini bulan 53. Siyad Ödülleri’nden dört ödülle dönen bu eserinde artık sinemamızla özdeşleşen taşra manzaralarını ve karakterlerini bol bol kullanıyor dedik. Ve tüm bu taşra büyüsünü arka plana koyup, hikayesini yıllar sonra köylerine dönmüş “şehirliler”in bakış açısıyla anlatıyor ve her bir oyuncusunun hünerlerinden sonuna kadar faydalanıyor. Hatta biraz fazla faydalanıyor sanki. Filmin büyük çoğunluğunda izlediğimiz ve bu durumdan hiç şikayetçi olmadığımız Ali Atay, hikayeye kattığı gerçeklikle ve de soluksuz izleten oyunculuğuyla filmi sırtlanıyor diyebiliriz. Filmin ortasında sahnelediği ve hayat verdiği Ömer’in geçmişinin aydınlatılmasında büyük rol oynayan monologu uzun yıllar akılda kalacak türden kesinlikle.

Güven veren oyunculuğunu (çünkü hiçbir rolü es geçmediğinden) izlemekten her zaman büyük keyif aldığımız Haluk Bilginer de aynı şekilde tabii ki. Çoğu konuda yetersiz olduğunu kabullenmiş bir baba olan İbrahim’i olabilecek en doğru şekilde canlandırıyor. Daha önce Masum dizisinde yan yana gelen bu uyumlu ikiliyi bu sefer de bir baba-oğul olarak izlediğimiz için gayet mutluyuz biz de.

İbrahim ve Ömer’in aralarının bozuk olduğunu anlayabileceğimiz, soğuk rüzgarların eşlik ettiği araba yolculuğuyla başlıyor filmimiz. Ali Atay’ın her bir hareketiyle bariz bir şekilde yansıttığı öfke, Ömer’in kişiliğinin ayrılmaz bir parçası gibi, nerdeyse filmin her anında bize eşlik ediyor. Köylerine varan ikili, kalabalıkla birlikte Nuh Tepesi’ne doğru yol alıyorlar. Kendisine yüklenen anlamlardan bihaber dallanıp budaklanan ve köylüler için bir geçim kaynağına dönüşen Nuh Ağacı’yla da tanışıyoruz böylelikle. Bu ağacı, altı bazen kişisel çıkarlarla bazen de saf umutlarla doldurulan “kutsallık” algısının/inancın bir metaforu gibi düşünebiliriz. Hatta kanlı canlı bir örneği de olur. Ve ağaca çeşitli anlamlar yükleyen taraflar, Ertürk’ün ve görüntü yönetmeni Federico Cesca’nın yetenekli ellerinde doğal, olması gerektiği gibi sunuluyor bizlere. Bir belgesel misali, tarafsız, müdahalesiz.

Sonuçta herkesin inancı kendine… Yani kimilerince hurafe kimilerince tutunulacak bir dal olarak görülen, çoğu kişinin dokunmaya çekineceği bu Nuh Ağacı’na nasıl yaklaşacağınız size kalmış. İşte bu dokunuşu çok sert ve beklenmedik bir şekilde yapan İbrahim, tüm köy halkını karşısında buluyor. Bu fanatik ve öfkeli kalabalığın arasında düzgünce konuşabildiği tek kişi ise köyün muhtarı Cevdet oluyor. Muhtar Cevdet, başta İbrahim’e “hepsi Allah’ın ağacı sonuçta” dediği halde, konu onlara büyük gelir sağlayan Nuh Ağacı olunca birden fikir değiştiren ve de yol yapmak uğruna diğer “kutsal olmayan” ağaçları sökmekten çekinmeyen biri. Günümüz toplumunun bir tür temsili gibi diyebiliriz kendisi için hatta. Bizim baba-oğlun, tapu konusunda önlerine çıkan hayali engellerden de sorumlu büyük ihtimalle. İşte İbrahim ve Ömer, muhtar ve hararetli fedaileriyle verdikleri savaş sonucunda birbirlerine iyice yakınlaşıyor, müttefik oluyorlar. İlişkilerinin dinamiği de bu olaylardan sonra değişmeye başlıyor.

Ömer’in, başlarda yanına oturmasına bile tahammül edemediği babasını anlamaya çalıştığını, anlamasa da bir yerden sonra onu olduğu gibi kabul ettiğini görüyoruz. Bunda Hande Doğandemir’in canlandırdığı, Ömer’in boşanmak üzere olduğu eşi Elif karakterinin de payı büyük diyebiliriz. Elif karakteri bir görünüp bir kaybolan, bir türlü tanıyamadığımız, sadece Ömer’in “babalık” ile ilgili fikirlerini, düşüncelerini anlamamızı sağlayan bir karakter. Elif’in dediğine göre Ömer, hayatı boyunca ters giden her şey için, her yanlış davranışı için başta babası olmak üzere hep birilerini suçlamış ve bir türlü bu çıkmazdan kurtulamamış. Bu nedenle Ömer de, baba-oğul ilişkileri deyince sinemada bolca örneklerini gördüğümüz “nefret ettiği babasına dönüşen erkek” hissi vermiyor değil. Babasını anlamaya başlamasının ve “neler yaşadığını bilemeyiz ki” diyerek savunmasının altında belki de kendisinin de içten içe bildiği bu benzerlik yatıyor. Ömer ve Elif ilişkisi hakkında pek net bir sonuca varamıyoruz bu arada, çünkü bildiklerimiz sadece ikilinin suçlayıcı laflarından ibaret.

Ömer’in bu benzerliğin ne kadar farkında olsa da, düşüncelerini hayata geçirme kısmında tutukluk yaşadığını, bunu nasıl yapacağını çözemediğini görüyoruz. Çünkü önünde bu konuda örnek alabileceği kimse yok. Büyürken yanında olan, gördüğü, bildiği tek erkek figürleri pek de haz etmediği dayıları. Elif’le doğmamış çocukları hakkında yaptıkları konuşmasında planlarını tamamen “babası gibi bir baba olmamak” üzerine kurduğunu yani sorunlu, tek taraflı, eksik olduğunu görüyoruz. Daha çok kendine kanıtlamaya çalıştığı babalık hırslarıyla girişilmiş birtakım çabalardan öteye gidemiyor yani.

İbrahim ise hayatta hiçbir pişmanlığı olmayan ve bunu sık sık dile getiren, tüm suçu çoktan kabullendiği yetersizliğine atan bir baba/eş. Ama herhalde bu konuyu Fransa’da çözmüş olacak ki, orada da bir başka kadınla birlikte olmayı denemekten çekinmemiş. Yukarıda ”hak çoğunlukla verilen değil, kazanılan bir şeydir” diyerek tamamladığımız havalı cümleye geliyoruz burada da. Sahip olduğu ya da zamanla “kazandığı” sorunlu özelliklerin, sergilediği davranışların sorumluluğunu sürekli bir başka sebebe/insana iteleyen bir kişiye hak vermek ne kadar doğru, bilemiyoruz açıkçası.

İşte biz kendimizi böyle sorularla yorarken, bu ikiliye eşlik eden bir başka karakter çarpıyor gözümüze. Evet, çok iyi bir felsefeci olabilecekken son anda imam olmaya karar veren Ahmet karakteri. Herhalde gerçekçi olmaktan en uzak olan karakter kendisi. Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı’nda da tıpkı böyle bir imam vardı hatırlarsanız, aralarındaki benzerlik inkar edilemez. Neyse, Ahmet’i de sık sık bizimkilerin safında ve sorgulayan, düşündüren sohbetlerin içinde buluyoruz. İbrahim ve Ömer arasındaki kısıtlı konuşmaları biraz daha açmak ve bir köprü görevi üstelenmesi için yazılmış bir karakter aslında.

Artık sona yaklaşırken de, İbrahim’in ve Ömer’in birbirlerine doğru attıkları küçük adımlar sonucu ilişkilerinde, Nuh Ağacı meselesinin aksine, epey bir yol katettiklerini görüyoruz. Aslında daha birbirlerine anlatacak ve söyleyecek çok şeyi olan bu baba-oğul için (ve tabii ki biz izleyiciler için de) tünelin ucunda bir ışık görünür gibi olsa da filmin geneline hakim olan o karanlık hava, talihsiz olaylar yakamızı bırakmıyor. Nuh Tepesi’nde, ardında bazı belirsizlikler bırakarak nihayete eriyor filmimiz. Nuh Tepesi, kardeş filmleriyle, yani taşraya uzanan diğer Türk filmleriyle birçok benzerlik taşısa da, değinilmesi zor ve de hassas bir konu olan inanç/kutsallık kavramıyla ve de sağlam oyunculuklarıyla kendine ait bir hatta ilerliyor. Ve özellikle Nuri Bilge Ceylan’ın kamerasından izlemeye çok alıştığımız ve de sevdiğimiz taşra manzaralarına yakın kalitede sinematografik bir bakış sağlıyor. Umut vadeden genç bir yazarın/yönetmenin ilk uzun metraj filmi olarak baktığımız da ise Ertürk’ün yeni projeleri adına bizi heyecanlandıran bir eser oluyor Nuh Tepesi.