Yazar: Burak Kazim Diken
2 Mayıs 2021
Mutluluk ‘rüya’sının peşinde: Druk – Another Round film incelemesi

Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen 93. Oscar Ödül Töreni’nde En İyi Uluslararası Film ödülünü evine, Danimarka’ya götüren yapım Druk oldu. Mads Mikkelsen’in başrolünde olduğu, dogma95 akımının Lars Von Trier ile birlikte kurucusu sayılan ve Festen, Jagten gibi filmlerle oldukça başarılı bir filmografiye sahip Thomas Vinterberg imzalı film; orta yaş bunalımındaki dört öğretmenin, alkol kullanımıyla hayatlarına yeniden ‘heyecan’ getirme arayışlarını konu ediyor. Şu aralar, farklı bir haberle daha Druk gündemde: Filmin bir İngilizce uyarlaması çekilecek ve telif haklarını satın alan ise Leonardo DiCaprio’nun yapım şirketi Appian Way oldu. Haliyle Mads Mikkelsen’in o muhteşem rolünü de Leonardo DiCaprio’nun kendine saklayabileceği düşünülüyor. Ama henüz resmi bir açıklama yok…

Uzaktan bakınca Druk ‘alkol tüm kötülüklerin anasıdır’, ya da tam aksine ‘hayat ayık yaşamayı kaldırmaz’ görüşlerinin hemen kıyısında geziyor gibi görünebilir. Fakat film, senaryosunu aslında bu alkol kullanımını bir anlamda destekleyen yarı kurgusal-yarı bilimsel bir hipoteze dayandırıyor. Biz de bu eğlenceli ve ‘kafası güzel’ fikri seyirciyi derin düşüncelere itmeye müsait birkaç motifle ele alan ve bu sayede de o ön yargılı görüşlerden çok daha fazlası olduğunu oldukça ince bir anlatımla seyircisine sunan Druk’a ve elbette ittiği düşüncelere dadanıyoruz.

Yazının ilerisinde spoiler’lar çıkabilir karşınıza!

Druk bittikten sonra, yapım hakkında bir şeyler okumaya kalkışan izleyicileri çok trajik bir trivia karşılıyor: filme senaryo fikrini veren ve aslında yapımda da Mads Mikkelsen’ın kızı rolünde izleyeceğimiz, Thomas Vinterberg’ün kızı Ida Vinterberg, prodüksiyonun başlamasına yalnızca dört gün kala geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Filmin sonunda gördüğümüz ‘For Ida’ ibaresi de buradan geliyor maalesef. Oscar gecesini izleyenler hatırlayacaktır; Vinterberg ödül konuşmasında bu vahim olaydan bahsetmişti.  Filmin henüz açılış sahnesinde gördüğümüz lise öğrencilerinin ‘göl etrafında koşarken alkol tüketme’ yarışması; aslında Ida’nın kendi okulunda katıldığı bir etkinlikmiş.

Film hakkında konuşmadan önce bu ilhamın nereden geldiğinden bahsetmemizin başka bir sebebi de var bir yandan; Dünya Sağlık Örgütü, 2020’deki bir raporunda Danimarka’da yaşayan gençlerin, Avrupa ortalamasına göre neredeyse iki katı daha fazla alkol tükettiğini açıklamış. Hatta hükümet alkol satın alma yaşının 16’dan 18’e çıkarılmasını önerince, yetişkinler kendi gençliklerinde yaşadıklarını keyifle hatırlayıp bu girişime de karşı çıkmış. Böyle bir senaryonun Danimarka’dan çıkmış olma sebebi yalnızca Ida değil yani, tüm ülke alkol kullanımı konusunda oldukça ‘ileri’ sayılır bir konumda.

Bu birtakım ön bilgilendirmeler de filmi okumak ve anlamak adına önemli bir rol oynuyor haliyle. Fakat, başta da söylediğimiz gibi bu alkol kullanımı filmin motorunu çalıştırsa da yapımın izlediği yolun birkaç şerite ayrılacağı, yine Danimarkalı varoluşçu Søren Kierkegaard’ın bir alıntısıyla karşılanmamızdan anlaşılıyor.

Gençlik nedir?

Bir rüya.

Aşk nedir?

Rüyanın içeriği.   

Kierkegaard’ın bu zamansız alıntısı, Mads Mikkelsen’in hayat verdiği Martin karakterinin de aradığı bir ‘rüyayı’ içeriyor. Kareli gömlek içine desensiz bir tişört ve kemik gözlükleriyle bir tarih öğretmeni olarak karşımıza çıkan Martin, aynı konuları her yıl tekrar etmekten usanmış olduğunu her halinden belli eden, oldukça sıkıcı bir tavırda. Öğrencileri de bu durumdan oldukça mustarip tabii artık: iş velileri çağırıp, ‘kendini toparlamalısın, yoksa ders veremeyeceksin’ uyarısına kadar gidiyor. Martin’in evinde de işler hiç yolunda değil; çocukları onu görmezden gelirken, eşi Anika da -büyük ihtimalle Martin ile zaman geçirmekten kaçmak için- gece vardiyasında çalışıyor.

Martin tüm bunların farkında farkında olmasına, hatta Anika’ya da sorup duruyor “Ben eskisi kadar eğlenceli değil miyim?” diye. Ama belli ki Kierkegaard’ın bahsettiği rüyadan ve onu aramaktan da olabildiğince uzak bir yandan.

Bu dayanılmaz donukluğu, öğretmen arkadaşlarından birinin 40. yaş doğum günü yemeğinde, -oldukça sert bir dille- yüzüne çarpılıyor Martin’in. Diğer üç öğretmen, garsonun hayli lezzetli bir anlatım sunduğu kristalleştirilmiş Rus votkalarını keyifle yudumluyorken; Martin, eve dönüşte araba süreceğini ve dahası yapacak işlerinin de olduğunu öne sürerek yalnızca limonlu soda istiyor. Haliyle arkadaşları bu sıkıcılığa kayıtsız kalamıyor: Martin’in banal olup, özgüven ve neşe eksikliği yaşadığını söylüyorlar. Filmin konusuna dalış yaptığı yer de tam burası aslında işte.

Yazının girişinde bir hipotezden söz etmiştik.

Norveçli psikiyatrist Finn Skardeud, insan kanında yüzde 0.05 oranında alkol eksikliği olduğundan ve bu eksiklik kapatılırsa insanın tüm o özgüven sorunundan kurtulup sosyal rahatlığa erişebileceğinden bahsediyor. Dört öğretmeni de harekete geçiren düşünce bu: onlara göre ‘Ernest Hemingway gibi’ gün içinde alkol tüketip bu eksikliği doldurmak; hayatlarındaki eksiklikleri de tamamlayacak olan şey. Diğerleri de çok ‘mutlu’ değil çünkü. Balıklama dalıyorlar fikre bu yüzden. Burada karakterlerin öğretmen olarak yazılması da kilit bir nokta: okulda ve etraflarındaki tüm o yaşam enerjisinden nasibini alamadan günlerini geçiren bu ekip; okul tuvaletinde, soyunma odalarında ve hatta sınıfta alkol tüketerek gerçekten de aradıklarını buluyorlar.

Alkolizm ile mücadele edenlerin kaçınması gereken sahneler başlıyor bununla birlikte film adına. Martin, tarih öğretmeyi ne kadar sevdiğini hatırlıyor. Tommy, koçluğunu yaptığı okul takımıyla çok eğleniyor. Peter yönettiği koroyla harikalar yaratıyorken, Nikolaj’ın ise yeniden ‘hakkıyla’ felsefe konuşmaktan nasıl keyif aldığını izliyoruz. Yine, söylediğimiz gibi, karakterlerin öğretmen kimlikleri hikaye için çok iyi çalışıyor buralarda. Farklı konulardan, farklı disiplinlerden beslenebileceği kadar besleniyor film. Martin’in pedagojik formasyon eğitimlerinde örnek olabilecek seçim aktivitesi aracılığı ile ‘yeşilaycı’ Hitler’i, Roosevelt ve Churchill karşısında başkan seçtirmesi oldukça iyi bir örnek sayılabilir.

Eşi ve çocukları ile arası da iyiden iyiye düzelen Martin ve ekibi, tabii ki de o yüzde 0.05 alkol ile kalmayıp, bu ‘çakır keyif’ hallerini bir üst seviyeye çıkarmak istiyor. Bu kadar keyifli bir süreçteyken de çok zor olmuyor bu tabii. Kanlarındaki günlük alkol miktarını iki katına çıkaran öğretmenler, artık alkolizm sorunları ile yavaştan boğuşmaya başlıyorlar haliyle. Bu sahnelerde ise filmin alkol tüketimi ve sarhoşlukla aslında bir derdinin olmadığını ve ilgilendiği nüansların hayattaki keyif arayışlarımız üzerine kurulu dinamikler olduğunu anlıyoruz biz de. Anika’nın şikayet etmeye başladığı süreçte sarf ettiği “Alkol alman umurumda değil, tüm ülke deli gibi içiyor zaten” sözleri de bunu kanıtlar nitelikte. Martin’in varlığından bile artık şüphe duyduğunu belirten Anika, Kierkegaard’ın bu problemler dahilinde ne kadar önemli bir dinamik kattığını hatırlatıyor yine bize.

Kısa ömrü boyunca hiç durmadan modern yaşam algısındaki aile ‘inancına’, işlerimize olan adanmışlıklarımıza, ve aşklarımıza olan bağlılıklarımıza saldıran Kierkegaard’a göre aile, sosyal yaşantı ve eğlence dinamiklerini bir arada götürebileceğimiz bir kurum değil. Filmde de yönetmen Vinterberg, bu görüşü destekleyen bir olay örgüsü benimsemiş durumda. Martin’in aile dinamikleri, Nikolaj’ın yaşadıkları bunu destekliyor.

Peter’ın varoluşsal sancılar içerisindeki öğrencisi Sebastian’a sınav öncesi alkol almasını önermesiyle eğitim kurumlarındaki etik anlayışıyla baş başa kaldığımız süreçte, sınavda Kierkegaard konuşulması da tabii ki tesadüf değil. Filmin burasına kadar ilmek ilmek ördüğü toplumsal anlayışlar ve tepkileri üzerine konuşmaktan hiç geri durmayan Vinterberg, sınavda Kierkegaard’ın anksiyete konseptini (angst) ele alarak alkolü ve alkolizmi yine ikinci plana atıyor ve seyirciyi Sebastian’ın sancılarının içine düşürüyor.

Hayat kalitelerinin gittikçe düşmesiyle ekip, alkolizmin pençesinden bir kişi hariç kurtarıyor kendini: beden eğitimi öğretmeni olan Tommy. Diğerleri topluma ayak uydurma zorunluluğundan yine de hiç vazgeçmese d, o hep en çok ‘eğlenen’ ve en çok ‘boş vermiş’ olan karakter film boyunca. Yönetmen ile Festen ve Jagten sonrasındaki üçüncü deneyimi olan Thomas Bo Larsen’in harika oyunculuğu ile hayat verdiği karakter, diğerleri gibi orta yaş krizini paylaşmıyor aslında; varoluşsal sancının yok ettiği biri o baştan beri. Zaten maalesef dayanamayıp intihar etmesinden de, muhtemelen sinema tarihindeki en akılda kalıcı sekanslardan biri olarak bahsedilecek yıllar sonra: mezuniyet kutlamalarında Peter’in korosunun gençlik ve yaşam enerjisi üzerine söylediklerini onlarla aynı heyecanı paylaşarak dinleyen seyirci, Nikolaj’ın Martin’e acı haberi ulaştırmasıyla filmin oluşturduğu girdaplardan birinde buluyor kendini.

Tam bu noktadan sonra ise Druk neden ‘acı-tatlı olarak hatırlanacak bir film’ yorumlarını aldığını, soluksuz bir şekilde anlatıyor. Tommy’nin gözlüklü golcüsünün tabuta bıraktığı gül tüm o acıyı simgelerken; sonrasında gerçekleşen her küçük detay ‘yaşamanın dayanılmaz keyfini’ hatırlatıyor seyirciye: kalan öğretmenlerin -Tommy’nin yapacağı gibi- içmeye giderek arkadaşlarını andığı, tam bu sırada mezuniyet kutlayan öğrencilerin kasabayı karnaval alanına döndürmesi, Martin’in o ‘aşık gülümsemesi’ uyandıran mesajları alması ve sonrasında tüm film beklediğimiz dansını sergilemesi ile, yaşamın anlamsız ve mutlak mutsuz olduğunu savunan Kierkegaard’a sağlam bir cevap vermiş oluyor Vinterberg.

Bu cevabın ne kadar geçerli ve ‘doğru’ olduğunu tartışmıyoruz tabii; ama yine -bir tezat yaratarak- Kierkegaard’dan bir alıntı yapmak, filmin damakta bıraktığı tadı özetleyebilir sanırsak:

Hayatın korkunçluğuna karşın verilebilecek en zekice ve kurnazca yanıt; ona karşı meydan okurcasına gülmektir.

Merak edenlere bir not: İstanbul Film Festivali, Oscar Özel Gösterimi ile programına Druk’u da dahil etti. 5 Mayıs Çarşamba saat 21.00’den itibaren yayında olacak!

editörün seçtikleri