Müziğiyle kıtaları buluşturan bir ikili: Filastine & Nova
yazar: Seden Mestan

İstanbul’da farklı coğrafyaları buluşturan yeni bir konser serisi başlıyor: Babylon Underground. Contrapol ve Root İstanbul’un güçlerini birleştirerek giriştikleri bu serinin 21 Aralık’ta gerçekleşecek ilk etkinliğinin konuklarından biri (daha doğrusu ikisi) Filastine & Nova. Kendi içinde kıtaları birleştiren bu ikilinin hikayesi Amerika’dan Barselona’ya, oradan da Endonezya’ya uzanıyor ve asla tek bir yerde durmuyor. Dünyayı dolaşıyorlar, müziklerini farklı limanlara ulaştırıyorlar ve karşılarına çıkan herkesi, şu içinde bulunduğumuz küresel iklim krizine dair uyarıp şöyle sağlam bir şekilde silkelemeye çalışıyorlar. (Bizce dünyayı bir gün onlar kurtaracaklar.)

Los Angeles doğumlu Grey Filastine, şimdilerde Barselona’da yerleşik olsa da onu tek bir yerin kimliğiyle tanımlamak mümkün değil. Müziğinde de aynı şekilde, farklı türlerin bir aradalığının yarattığı o tekinsiz uyum karşınıza çıkıyor. Nova Ruth ise Endonezya’nın underground müzik sahnesinin en ünlü vokallerinden biri. Twin Sista adlı rap grubuyla sözünü sakınmayan ve her daim politik bir müzik yapıyorlar. Filastine ile Nova’nın gücü de tüm bunların birleşiminden geliyor: Farklı coğrafyalar, farklı sesler, farklı kültürler ve onları tek bir noktada buluşturan ortak politik mücadele.

21 Aralık’ta Babylon’da verecekleri konser öncesinde, Grey Filastine ile tüm bunlara dair bir muhabbete koyulduk.

Hikayenizde biraz geçmişe dönelim: İkinizin yolları nasıl kesişti ve birlikte müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

Jakarta’dayken tanışmıştık ama asıl yollarımızı kesiştiren ortak arkadaşlarımız oldu; bir araya gelip birlikte müzik yapmamız gerektiğini söylüyorlardı sürekli bize. Karanlık işlerin döndüğü bir hotelde buluştuk ilk olarak; tamamen masumane niyetlerle tabii, yanlış anlaşılmasın. Konaklamanın ucuz olduğu bir yer seçmeye çalışmıştık sadece. Birlikte müzik yapmaya karar vermedik; durumlar bizi buna doğru yönlendirdi diyebiliriz.

Pek çok farklı coğrafyadan sesleri bir araya getiriyorsunuz. Tabii türler arasında da bir geçişkenlik söz konusu sizin için. Bir şarkı yazarken ilk olarak nasıl yola çıkıyorsunuz? Şarkılarınızın yapısını nasıl kurguluyorsunuz?

Her seferinde sil baştan başlıyoruz. En basitinden, davullarda bile hiçbir zaman aynı ritmi birkaç defa kullanmadık. Bu da her parçanın organik bir şekilde ilerlemesini ve kendi özgün yolunu bulmasını sağlıyor. Sürecin nasıl ilerleyeceği ise hiç belli olmuyor; bazen bir ritimle yola çıkıyoruz, bazen de Nova’dan gelen bir melodi ilham veriyor.

Sadece elektronik sesler değil, klasik enstrümanlar da müziğinizde belirleyici bir rol üstleniyor. Ve ikisinin birleşimi gerçekten kusursuz bir his yaratıyor. Kimilerine tezat gelebilecek bu iki ses yapısını nasıl bir araya getiriyorsunuz?

Bence için doğru olan bu. Mesela yemek yaptığınızı düşünün; belli tatları, renkleri ve hisleri bir araya getirmeden o yemeği tamamlayamazsınız. Müzik için de aynısı geçerli. Bir şarkının tamamlanabilmesi için son derece karmaşık bir yapısının olması lazım; kendisini meydana getiren farklı detayların yaratacağı tezatlıkları bünyesinde barındırmalı. Tam da bu yüzden elektronik müzik dünyasında üretilen çoğu işi sıkıcı buluyorum; baharatsız yemek gibi… Ama benim müzik zevkim de biraz garip galiba çünkü standartların çok altında bulduğum müzikler başarılı oluyorken benim yaptığım müzik hâlâ kıyılarda geziniyor.

Müzikal anlamda çok katmanlı bir müziğiniz var. Buna ayrıca bir de görseller ekleniyor. Bu formülü sahneye nasıl taşıyorsunuz? Ve ses ve görseller müziğinizi nasıl tamamlıyor?

Başlangıçta bir tür VJ’lik gibiydi aslında yaptığımız; konserlerde şarkıları ve performansımızı tamamlayacak görselleri seçerek başlamıştık bu işe. Fakat teknoloji ilerledikçe görsellerin hazırlanması konusunda da profesyonelleştik. Çok iyi kameralarla yüksek kalitede videolar çekebiliyorduk artık. Bir noktadan sonra da görsellik müziğimiz kadar ciddiye aldığımız bir konu haline geldi. Artık görseller ile müziği bir arada kurguluyorum. İkisi de bir bütünün parçaları gibi; şarkı artı ona eşlik edecek bir video klip değil artık bizim için mevzu.

Bu müzikal ortaklığınızın çok güçlü bir politik ve sosyal bir tarafı oldu hep. Politik olarak sizi en çok hangi konular birleştiriyor?

Nova da ben de müzikal üretime başladığımız ilk andan beri ekolojik konulara dikkat çekmek için ses çıkarıyoruz. Hem birlikte hem de ayrı ayrı… Yetişkinlik hayatım boyunca en çok uğraştığım konulardan biri oldu bu ve biliyorum, ölürken de yine bunu düşüneceğim. Evet, manzara veya konunun çerçevesi değişse de köklere indiğimizde sorun hep aynı. İnsan ile doğa arasındaki o büyük kopukluk… Sorunun kendini nasıl gösterdiği ise zaman içerisinde değişebiliyor. Günümüzde göçlerin artmasının bir sebebi bu aslında: kuraklık, seller ve kaynaklara ulaşma konusundaki eşitsizlikler insanlık tarihindeki en ciddi göç olaylarına sebebiyet veriyor.

Arka Kinari’den de bahsetmemiz gerekiyor mutlaka. Bu ikinizin küresel iklim krizine yönelik dikkati çekmek için başlattığınız bir proje. Bir de sizden dinleyebilir miyiz: Nasıl yola çıktınız, Arka Kinari’nin arkasında nasıl bir süreç var?

Arka Latincede, arcere sözcüğünden türemiş bir kelime. Savunmak, sahip çıkmak anlamına geliyor. Kinari de Sanskritçe: yarı insan yarı kuş formunda, görevi hayatın akışını korumak olan müzisyen varlıklar için kullanılan bir isim.

Arka Kinari ise bizim multimedya projemiz için bulduğumuz ad. Eski usül bir geminin güvertesinde gerçekleştiriyoruz Arka Kinari performanslarımızı. Müzik ile görsellerin desteklediği sinematik bir anlatım üzerinden iklim krizinin üstesinden geldiğimiz, okyanusların eski temiz haline döndüğü bir dünyada hayat nasıl olurdu diye hayal kuruyoruz ve bu hayali dünyayı dinleyiciye de aktarıyoruz.

Bu benim on yıla yayılan bir projem. Arka Kinari turnelerinin dinamikleri de oldukça farklı. Eski teknolojiler ile yenilerden bir arada faydalanıyoruz. Mesela tekneyle seyahat ediyoruz ama ayrıca ısınmak için güneş panelleri kullanıyoruz. 65 tonluk çelik bir teknede tüm ekip ve ekipmanımız bir arada seyahat ediyoruz. Vermek istediğimiz mesajla uyumlu bir yöntem bu aslında. Fosil atıklardan uzak durarak da işleyişi sürdürmek mümkün.

Geleceğe bakınca ne görüyorsunuz? Umutlu musunuz, yoksa karamsar mı?

Evet ve tüm bu süreç giderek daha da hızlanmış gibi; bu stresli ve kaotik şartlar altında zorba tiplerin seçimleri kazanması da kolaylaşıyor. Güvenli bir şekilde geçmişe, o eski rahat günlere dönülebileceğinin vaadini veriyorlar çünkü insanlara. Ben açıkçası pek iyimser değilim ama yine de bu çöplükten çıkarak etrafı saran yangını durdurmak için her koşulda mücadele etmemiz gerekir.

İstanbul aslında biraz sizin müziğiniz gibi, pek çok farklı sesi, türü, hikayeyi bir araya getiriyor. Sormadan olmaz, müzikal anlamda burası sizde neler çağrıştırıyor?

Gemiler ve martı sesleri aklıma geliyor. Ayrıca kültürel yeraltı üretimleri de merak ediyorum. Dost canlısı sokak köpekleri (aynı Avrupa’daki gibi) ile sevecen sokak kedilerinin (Orta Doğu’daki gibi) paylaştığı bir şehir burası. Hatta muhtemelen bu özelliğiyle dünya üzerindeki tek şehir bile olabilir. Gezi’yi de sık sık düşünüyorum. Oradaydım o sıralarda. İstanbul’u her ziyaret edişimde kendimi çok rahat hissediyorum. Barselona’ya yerleşmeden önce aslında İstanbul’da yaşamayı düşündüm bir dönem. Ayrıca Nova ile benim için de coğrafi olarak tam orta nokta: O Endonezya’dan geliyor, ben de Avrupa’dan.

Turne kapsamında yolculuklarınıza devam ediyorsunuz? Peki sırada ne var?

Arka Kinari projesi için Venezuela’ya gideceğiz. Suda ilerleyen bir proje söz konusu olduğunda planlara bağlı kalmak kimi zaman zor olabiliyor. Her şey su gibi akışkan çünkü bu süreçte. Ama önümüzdeki altı ayı Karayiplerin doğusundan Panama Kanalı’na doğru seyahat ederek geçireceğiz. Oradan da Meksika kıyılarını dolaşarak Pasifik Okyanusu’na açılacağız ve Endonezya’ya varacağız. Seyahatimiz boyunca da belli limanlarda durarak gemimizin güvertesi üzerinden konserler vereceğiz. Bu konserlerin bazıları için ‘resmi’ olarak davetliyiz; bazılarını ise anlık olarak konuya dikkat çekebileceğimizi düşündüğümüz için gerçekleştiriyoruz. Her halükarda, hiçbir zaman sıkıcı değil.