Yazar: Eylül Bombacı
3 Eylül 2021
Müzik bize hiç “gerçekten” dokundu mu? Bizi harekete geçirecek kadar…

Müzik, halka ulaşmasından bu yana türlü etkiler yarattı kalplerde. Kimi zaman ortak bir acıyı yansıtırken kimi anlarda da bize mutluluk verdi. Bazen ortak bir bilinçte birleştik müzik sayesinde, bazen de aynı anda harekete geçtik. Müziğe erişim günlük hayatımızda çok daha kolaylaşmaya başladığından beri sanki ne dinlediğimizi düşünmeden dinliyoruz ya da belki de bilincimizin farkında bile değiliz. Bir araştırmaya göre 18 yaşının altındaki insanlar ortalama altı saatlerini sesli medya dinleyerek geçiriyor. Bu yazıda da şu zamana kadar neleri dinlemişiz de ‘harekete geçmişiz’ birer birer görelim istedik.

İllüstrasyon: Melis Gökçen

Ünlü antropolog Geertz kendimizi anlamlandırmamız, berraklaşmamız için popüler trendlerde gördüğümüz ifade biçimlerinin bize ne ifade ettiğini de tespit etmemiz gerektiğini söylüyor. Çünkü çıkan ürünlerin bizdeki karşılığı hiçbir zaman boş bir tabela olmamış, bizi bize anlatmış ve bize bir anlam yüklemiş.

Bahsedeceğimiz müzikler ise tüm dünyadan tepki çekmiş, yeri yerinden oynatmış örnekler. Fakat bu konuda müziğin “protest” haline bakacak olursak, tabii ki bahsedeceğimiz örnekler iktidarda olanın kendisinden çıkmış olamaz. İktidarın sesi her yerde gümbürderken bu sesler, azınlıkta kaldığını hissedenlerin her yeri nasıl inletebileceğini göstermiş insanlara. Bahsettiğimiz iktidar ise bazen medyayı kaplayan ruh, bazen genel-geçer doğrular, bazen mahallede “Kim ne der” diye korkulan zamanlar aslında. Nasıl Orhan Gencebay Türkiye’de aniden şehirleşen o karmaşık hayatlara bir umut sesi olmuşsa bahsedeceğimiz örnekler de bir cesaretlinin tüm sorumluluğu ellerine almasıyla başlamış. Sonrasında da dünyanın o zamanki isyanının, mücadelesinin ağacından kendine bir dal çıkarmış ve bir mücadele ve ifade aracı olarak bize meyve vermiş.

Müzik, Meral Özbek’in de dediği gibi duyguların bir haritası, hislerin kanlı canlı aktarımı olarak kodlanan hali oluyor. Meral Özbek, zamanında Orhan Gencebay ve halk ile kurulan bağı da aynı bu duygusal harita ile tanımlıyor. Harmanlanan Türk Sanat, Türk Halk ve Batı Müziği, birbirine kendi içinde öyle karışıyor ki, ortada hepsinin özü olan duygu, kendi içinde harmanlanıp bambaşka bir tat veriyor. Ritim, müzik ve ön plandaki sözler, nağmeler… Orhan Gencebay’ı böylesine ünlü yapan, kasetlerini milyonlarca sattıran da zamanın acılarına değen sözleri ve nağmelerinden başka bir şey değil. Gelgelelim bahsedilen acılar öylesine bireysel iken kendisini kolektif ve ani bir değişim içinden besliyor: “Kentleşme”. Kentleşme ile köyden kente geçiş, beraberinde türlü zorluk ve acı getirirken bu kolektif acının merhemi tam da bahsettiğimiz kasetler ve “arabesk” oluyor. Kimi arabesk şarkılar bize ilk bakışta “Ee, nerede bunun isyanı” dedirtse bile bir de tarihle bakmak lazım. Çünkü arabesk o zamanların TRT’sinde sansüre uğrarken, yaşadığı sokaklardaki altkültürün ve yeni yaşamın simgesi olmuştu. Arabesk, hem şarkılarıyla hem de kendisi bir tür olarak bir hikaye anlatıyor. Bize o gün yaşananların kısa bir özet bölümü gibi sunuluyor. Başka ülkelerde ve başka dillerde, başka müzikler de aynı bunun gibi farklı hikayeler anlatıyor. Daily Campus’te bir program özetine göre, müzik dinleyicilerinin bir durumu ve problemi anlamasında da oldukça yardımcı oluyor. Aynı anlatılan hikayelerin tüylerimizi ürperttiği gibi müzik de gerek sözleri gerek ritmiyle, duygusuyla bize bir deneyim kazandırıyor. Hikaye anlatımının sözlerle artırılmış bir yolu olan müzikte ise, anlatılan konu çok daha kısaca özetlenirken dikkatleri daha spesifik alanlara çekmeyi başarıyor diyebiliriz. Bunun üzerine melodi ve ritimler, kullanılan sesler, bu hikaye anlatımını bazen tek başına taşıyabilirken bazen de sözlere destek olabiliyor. Eğer arabesk ile yaylarımızı gevşettiysek biraz da başka “isyanlara” bakalım.

1960’larda canlanan Afroamerikan Sivil Haklar Hareketi ülkenin dört bir yanından sesler getirirken Sam Cooke kendisinden yola çıkarak başlattığı mücadele hikayesini “A Change is Gonna Come” diyerek anlatıyor. Zamanın siyahlara olan mekânsal ayrımcılıklarından şarkısında üstüne bastırarak bahsederken, haksız yere yaşadığı şiddetleri de anlatıyor.

“Filme gidiyorum
Ve şehir merkezine gidiyorum
Biri bana söyleyip duruyor
ortalıkta dolanma” diyor.

Ama her seferinde üstüne basarak söylemeye devam ediyor, “Bir değişim gelecek!”

Tam da aynı zamanlarda, hatta bir sene sonra Society’s Child kimilerinin söyleyemediklerini bir anda döküyor ortaya. Janis Ian’ın müziğinde anlattıkları kendisine bin türlü bela açarken, yaptığı ise kendi fikirlerini dünyaya açmak oluyor. Society’s Child, 1965’te dünyaya gelen bir müzik, tam da Janis bir genç kadın iken. Siyah bir adama olan aşkın imkansızlıklarını anlattığı şarkının sonucunda ölüm tehditleriyle genç yaşında karşı karşıya geliyor. O yaşlarda otobüste yolculuk ederken bir beyazla bir siyahın birbirine aşkla baktığını fark edince aklına gelen ve birleşen tonlarca soruyu müziğe döküyor. Başına gelenleri ise asla tahmin edemiyor Janis.

Her dönemin kendine bir belası varken 1970’lerde kızışan soğuk savaş ve akabindeki Vietnam’da meydana gelen sıcak çatışma Amerikalıların ülkelerinin dış politikalarını sorgulamalarına sebep oldu. Tam bu anda “Savaş ne işe yarar?” diye sordukları anda Edwin Starr “Hiçbir şeye!” diye cevap verdi. Bu şarkı ise bir savaş karşıtı marşı olarak tarihte yer edindi.

Bu zamanlarda insanın insana kıyımı herkesin canını o kadar acıtmış olsa gerek ki John Lennon’ın bir sene sonra yayınladığı “Imagine” şarkısı kimi savaşlar ve çatışmalar bitse de kendini yenilemeye devam ediyor. Tarihteki her çatışmaya karşı hepimize kocaman bir hayal kurduruyor.

Tarihe damga vurmuş müzikler yalnızca sisteme veya o zamanki dünyanın haline değil, eskimiş monarşinin karşısında kaybolmuş gençlere de yeri geldiğinde ses vermiş. İngiltere’nin ünlü punk kültürü kendine marş edinecek olsaydı asla kötü laf kondurulamayan kraliçeye olan sitemle tanınan Sex Pistols’ın “God Save the Queen” şarkısı olurdu.

Hızlıca atlanınan bir 20 yıl ile Amerika’nın başına gelen, dünyada şimdi olanlarla oldukça bağlantılı olan 11 Eylül saldırısı ve sonrasına geliyoruz. Artık şu zamana kadar bahsettiklerimizin üstüne daha da pop sayılabilecek türden Black Eyed Peas ve Justin Timberlake’in “Where is the love?” şarkısıyla geçmişten beri sayıklanan benzer sorulara cevap arıyoruz. Bu sorular soruldukça dünyada bir şeyler yerinden oynuyor elbet ki bazı değişimler meydana geliyor. Black Eyed Peas’in albümünde bulunan bu şarkı da Birleşik Krallık’ta en çok satan single olmuş, Grammy adaylığına layık bulunmuş.

11 Eylül demişken saldırıların akabinde ülkede olan medyatik değişimi gözler önüne sürerek isyan eden grup ise Green Day oldu. “American Idiot” albümlerinin adını taşıyan albümün ilk şarkısı medyanın büyük ve yapay değişimine hızlı bir tepkiydi. Medyanın manipüle edilmesiyle farklı hikayeler dinleyen Amerikalıların önündeki şüphe gitgide artıyordu. Paranoyanın “American Dream”i avuçlarına aldığını Armstrong, ülkenin ajandasında var olmayacağını, paranoya devrine şarkılar söyleyeceğini belirterek haykırdı.

“Medya tarafından kontrol edilen bir ulus, Histerinin bilgi çağı” demesinin üzerinden 15 yıldan fazla geçse de histerinin bilgi çağı kulağımıza pek de ters gelmiyor.

Dış politikalarının da haricinde ABD’yi içeriden eleştiren ve insanların arzuladığı “American Dream”i ifşalayıcı sözleri ve klibiyle Childish Gambino “This is America”yı yayınladı. Klibi belki de müziğinden daha çok konuşulan bu şarkıda ön planda olan Amerika’nın siyahları yabancılaştırıcı ve aynı zamanda kültürel olarak yüceltici ironik politikası. Medyaya güzellikleriyle, modasıyla, müziğiyle, saç stilleriyle yansıtılan siyah kültürü arka planda tehdit unsuru olarak görünüp siyahları polis şiddetiyle karşı karşıya getiriyor.

70’lerden anlatılacak bir diğer hikaye de İsrail ve Filistin’in arasındaki bitmek bilmez savaşlardan sadece altı gün sürenini anlatan “Six Day War” şarkısı. Altı gün süren bu savaşın birebir anlatıldığı, yaşananların betimlendiği bu hikaye savaşın vahşetini gözler önüne seriyor. İlginçtir ki bu yarı popüler şarkıyı şimdilerde mekanlarda remiksli haliyle bambaşka bir form almış haliyle dinliyoruz.

Dolayısıyla müzikler olduğu yerde, sahip olduğu etkisiyle yaşamaya devam ediyor desek yalan olur. Belki de karşısındaki insanla etkileşime girdiğinde kendine farklı farklı anlamlar yükleyerek bir “etki” yarattığını söyleyebiliriz. İnsan ancak maruz kaldığı medyayı benimseyip harekete geçmeye çalıştığı anda bu etkiyi hissediyor. Bazen de müziğin etkileri farklı kalıplara yerleştirilip başka anlamlar da taşıyabiliyor. Savaş gibi ağır bir durumu anlatan müzikler kendisini bir anda kafelerde veya kısa videoların arka fonlarında bulurken burada anlatılanların da etkisinin özüyle sadece ama sadece sanatçıdan çıktığını söylemek pek mümkün değil. Müzik, daraltmak gerekirse popüler müzik, milyonlarca insanla kolektif bir hamur haline geliyor. Şeklini verenler tam olarak hamurun içerisinde yoğrulmaya hazır bireylerden meydana geliyor. Dinleyicinin bu hamurla ne yapacağı ise biraz daha yoğuran ve yoğrulmak isteyenlere kalmış.

editörün seçtikleri