Yazar: Özge Akkaya
16 Mayıs 2021
Müzik ruhun zehirli gıdası olabilir mi?

“Müzik ruhun gıdasıdır” sözünün antitezinin peşine düşüyoruz bugün. Sorumuz şu: Müzik bazen ruhun zehri olabilir mi?

Müziğin insan psikolojisi üzerindeki olumlu etkilerini hepimiz biliyoruz. Mutluyken de müziğe ihtiyaç duyuyoruz, üzgünken de… Bu iki zıt duyguya eşlik eden müziğin işlevi farklı olsa da aynı şeye hizmet ediyor aslında: İyi hissetmeye. Yaramıza tuz basarcasına dinlediğimiz damar şarkılar ne oluyor derseniz, onlar da aynı işlevi görüyor günün sonunda.

Acı verici bir deneyimin ardından hangimiz en karanlık şarkıların girdabında kaybolmamıştır ki? Bile isteye… Kendi ellerimizle… Bu, hepimizin içinde var olan bir dürtü olduğu için bir nevi “hayatta kalma” stratejisi olabilir. Belki yaraya tuz basmak bir sağaltım yöntemidir. Acımızı doya doya yaşamak için dinlediğimiz karanlık şarkıların ardından iyileşmeye bir adım daha yaklaşıyoruzdur belki. Yani hüzünlü şarkılar dinleyip acı çekmek de “müzik ruhun gıdasıdır” teorisinin alanına dahil oluyor bu şekilde baktığımızda.

Peki zehir diye söz ettiğimiz şey hüzünlü müzikler dinleyip acı çekmek de değilse, nedir?

Çalanların ve dinleyenlerin akıl sağlığını yitirmesine neden olmakla suçlanan bir enstrüman ve dinleyenlerin intihar etmesine neden olmakla suçlanan bir şarkıyla bu zehir meselesi neymiş biraz daha yakından bakalım…

Sanık kürsüsüne ilk önce cam armonikayı (glass harmonica), daha sonra ise Macar intihar şarkısı adıyla nam salmış Gloomy Sunday’i alacağız. Spoiler: İkisi de beraat edecek. Zehirli müzik mi olurmuş?

Şarap kadehlerinden ses çıkarmayı sevenler bunu da sevdi: Cam armonika

Kadehin ağzında parmağınızı dolaştırarak ses çıkarabildiğinizi fark ettiğiniz o ilk an yaşadığınız coşkuyu hatırlayın. Bir kere çıkan ses gerçekten büyüleyici, coşkunun ilk nedeni bu. İkincisi ise o sesi çıkarmak öyle kolay değil, her seferinde olmuyor yani. Bunlar benim kişisel deneyimlerim tabii, belki böyle şeyleri herkes yapmıyordur, bilemiyorum…

Ama 1700’lerin ortalarında bu olay bayağı meşhurmuş. O yıllarda düzenlenen davetlerde müzisyenler “musical glasses” diye anılan, içi farklı oranlarda su dolu kadehlerle müzik yaparmış; dönemin modasıymış diyebiliriz. İşte böyle bir konsere kim gidip de cam armonikayı icat etmiş dersiniz? Benjamin Franklin. 100 dolardaki Benjamin Franklin.

O yıllarda Koloni Amerikası delegesi olan Benjamin Franklin sık sık Londra-Paris hattında seyahat edermiş. Bu seyahatlerinden birinde böyle bir konsere katılan Franklin, cam kadehlerden çıkan sesle büyülenerek kolları sıvamış. 1761 yılında su dolu kadehlerden esinlenerek çok daha gelişkin bir enstrüman olan cam armonikayı tasarlamış ve Londra’da bir cam üfleme sanatçısının emeğiyle bu büyülü enstrüman ortaya çıkmış.

Franklin’in icadı 18. yüzyılda fırtına gibi esmiş. Hatta Beethoven, Mozart ve Donizetti gibi büyük kompozitörler de cam armonikaya özel kompozisyonlar yazmış. İcat edilir edilmez yıldızı parladığı için cam armonikanın kalıcı bir enstrüman olacağına herkes kesin gözüyle bakıyormuş ama enstrüman 1820’lere gelindiğinde neredeyse tamamen unutulmuş. Nedenine gelecek olursak…

MINOLTA DIGITAL CAMERA

Enstrümanın meşhur olduğu yıllarda yaşanan bazı talihsizlikler cam armonikayla ilişkilendirilmiş. Kas spazmları, asabiyet, kramplar ve baş dönmesi gibi şikayetlerden mustarip bazı icracılar enstrümanı çalmayı bırakmış. Bazı dinleyiciler de bu hastalık belirtilerini gösteriyormuş. Cam armonikanın etrafında oluşan bu söylentiler bardağı epey doldurmuş, Almanya’daki bir performans sırasında bir çocuğun ani ölümü ise bardağı taşıran son damla olmuş. Bu trajik olay üzerine ülkedeki bazı şehirlerde cam armonika çalmak yasaklanmış.

İnsan beyni 4000 hertz’in üzerindeki sesleri algılayıp geldiği yönü tespit edebilirken, 1000 hertz’in altındaki seslerin sağdan mı soldan mı geldiğini ayırt edemiyor. Cam armonikadan çıkan sesler genelde 1000 ila 4000 hertz aralığına denk düştüğü için beynimiz sesin nereden geldiği konusunda hiçbir zaman tam anlamıyla emin olamıyor. Enstrüman bu özelliği nedeniyle “semavi” duyguları çağrıştırıyor büyük ihtimalle. Franklin’in eşinin cam armonikayı “meleklerin müziği” olarak tanımlamasının ardında da yine bu neden yatıyor. Ve cam armonikanın suçlanmasının ardında da yine bu neden yatıyor.

Enstrümandan çıkan ruhani seslerin ölülerin ruhunu uyandırdığı, büyülü bir güce sahip olduğu ve dinleyenlerin delirmesine neden olduğu iddia edilmiş o dönem. Bir diğer iddia ise icracıların, enstrümandaki cam kâselerin etrafındaki kurşun nedeniyle hastalandığı.

Enstrümanın mucidi Franklin bu iddiaların hiçbirini ciddiye almamış ve hayatının sonuna dek hiçbir hastalık belirtisi göstermeden cam armonikasını çalmaya devam etmiş. Franklin, “Başkalarının icatlarının tadını doyasıya çıkarıyorsak, biz de kendi icadımızla başkalarına hizmet etme imkanı bulduğumuz için mutlu olmalı, bunu cömertçe ve bilâbedel paylaşmalıyız,” diyerek icadı için patent almayı reddetmiş. Franklin’in cümlelerinden enstrümanın kendisinden sonra da yaşamaya devam edeceğine inandığını anlamak mümkün. Cam armonika yaşamasına yaşamış ama Franklin’in hayatta olduğu yıllardaki gibi bir popülariteyi bir daha hiçbir zaman yakalayamamış.

Cam armonikanın popülaritesini yitirmesinin nedeni muhtemelen performans anlayışının değişmesiydi. Eskiden küçük salonlarda çok da kalabalık olmayan kitlelere müzik yapılırken 19. yüzyılda performanslar çok daha geniş kitleleri kapsamaya başladı. Bu değişim sırasında cam armonika gibi çok yüksek sesi olmayan bir enstrüman muhtemelen sahnedeki yerini başkalarına bırakmak zorunda kaldı.

Sayıları çok fazla olmasa da bugün hâlâ bu büyülü enstrümanı çalan müzisyenler var. Cam armonikanın büyülü melodilerine kulak vermek isteyenler videoyu izleyebilir. (Korkmayın, biz dinledik, bir şey olmuyor.)

Bir şarkının üzerine bu kadar da gidilmemeli: Gloomy Sunday

Çoğumuz Macarca adı Szomorú vasárnap olan ve “Macar intihar şarkısı” olarak nam salan parçanın İngilizce versiyonu Gloomy Sunday’i biliyoruz. İkinci sanığımız işte bu milyonların Billie Holiday’in sesinden tanıyıp sevdiği şarkı. Şarkının Macarca versiyonu da İngilizce versiyonu da epey sansasyonel etkiler yaratmış dünyada. Billie Holiday ve daha pek çok önemli ismin seslendirdiği bu parçanın BBC’de 2002 yılına kadar yasak olduğunu, yalnızca enstrümantal versiyonun çalınmasına izin verildiğini biliyor muydunuz?

1933 yılında Macar piyanist ve kompozitör Rezsö Seress tarafından bestelenen parça, şair Laszlo Javor’un sözleriyle ünlenmiş. Sevgilisinin ölümü üzerine intihar etmek isteyen bir adamın hikayesini anlatan şarkı, bu sözlerle yayınlandıktan sonra gerçekleşen pek çok intiharla ilişkilendirilmiş. Hatta şarkının yayınlanmasından 35 yıl sonra bestecisi Rezsö Seress de intihar etmiş.

Karşımızda gerçek bir şehir efsanesi duruyor arkadaşlar. O yıllarda yaşanan intiharların nedeninin bir şarkı olduğunu düşünmek ve bu bilgiyi yaymak, gerçek anlamda bir “güzel sebebe bağlama sanatı” örneği. Parçanın yayınlandığı yıllarda Macaristan’da intiharlar zaten çok yaygınmış. Yoksulluk ve açlık nedeniyle büyük bir umutsuzluk içindeymiş halk. Bu intiharların gerçek nedenini kabullenmektense hüzünlü bir şarkının nasıl olduğu bilinmeyen bir şekilde intiharlara sebep olduğunu düşünmek, gerçeği olabildiğince yumuşatıyor. Ve sanık kürsüsüne insanları böylesi bir umutsuzluk girdabına sürükleyen sorumlular yerine, bir şarkı çıkıvermiş oluyor. Madem öyle biz de kendi kararımızı ilan edebiliriz: Sanık suçsuzdur.

 

editörün seçtikleri