Nefrete inat, yaşasın hayat: Yürekten bir It’s a Sin incelemesi
yazar: Zeynep Naz Inansal

1980’lerin Londra’sındayız. Neon renkler, kot ceketler, rengarenk kıyafetler ve şahane müzikler etrafımızı sarıyor. Özgürce kimliklerini yaşayabilmek için adanın dört bir köşesinden Londra’ya göç etmiş bir grup arkadaş sabaha kadar dans ediyorlar. Herkesin cesurca ve yüksek sesle kendisi olabildiği bir yer burası. Arka planda bir söylenti olarak başlayan AIDS pandemisi yükselse de, şimdililik kimse bu durumu pek ciddiye almıyor. Amerika’dakileri etkilediği, yalan haber olduğu, eşcinselleri korkutmak için ortaya atıldığı gibi bir sürü söylenti dolanıyor. 18 Şubat’ta HBO Max’te gösterime girecek olan It’s a Sin bizi tüm bunların ortasında karşılıyor. Beş bölümlük mini dizi, aynı 1980’lerin neşeli müziklere gizlenmiş karanlık sözlü şarkıları gibi, bizi bu büyülü ve rengarenk atmosferin içinde karanlık bir hikayeyle yüzleştiriyor.

Queer as Folk’la çığır açan, Years and Years’la kendine hayran bırakan Russell T Davies’in ustalık eseri olan dizi, 1980’li yılların Londra’sında buluşmuş bir grup eşcinsel gencin, AIDS pandemisinin gölgesinde kendilerini bulma hikayesini anlatırken, bolca ilham, aşk, dostluk, nefret ve gerçeklik barındırıyor. Yıllardır en çok anlatmak istediği hikayenin bu olduğunu söyleyen Davies, sonunda AIDS’i ve olanları tüm gerçekliğiyle hatırlamanın ve kendimizle yüzleşmenin zamanı geldiğini düşünüyor. Kendi hayatı ve arkadaşlarından ilhamla yazdığı bu hikaye; AIDS’in başlangıcındaki bilgi kirliliğini ve nasıl bir ötekileştirme aracına dönüştürüldüğünü anlatıyor. Temel insan haklarının tartışılabilir olduğu yanılgısına düşülen günümüzde de bu dizi ilaç gibi geliyor. Kendimiz de bir pandeminin ortasındayken; şaşkınlıkla, ilhamla ve gözlerimizde yaşlarla It’s a Sin’e dadanıyoruz.

It’s a Sin, bambaşka ailelerden, şehirlerden ve geçmişlerden beş gencin evlerinden ayrılmasıyla açılıyor. Bir barda birleşen hayatları, onları hep birlikte kurdukları yuvaları The Pink Palace’a yönlendiriyor. Önyargılara geçit vermeyen The Pink Palace’ta hepsi özgür ve kimliklerini yaşayacak alana sahipler. Ana karakterimiz Ritchie, orta sınıf bir aileden geliyor. Hukuk okumak için Londra’ya gelse de hızlıca bölümünü tiyatroya değiştiriyor. Burada grubun annesi görevini üstelenen Jill’le tanışıyorlar. Aynı okuldaki Roscoe da, Nijerya göçmeni, homofobik ailesinden kendini koparıp kendine yeni bir hayat kurmuş. Bir partide tanıştıkları Ash ve uslu, sakin terzi çırağı Colin de onlara katılıyor. Böylece grubumuz tamamlanmış oluyor. Kısa bir süreliğine bu grubun hoşgörüyle, özgürce eğlendikleri ve birbirlerine destek oldukları dönemi izleme şansına erişiyoruz. Ama dediğimiz gibi bu dönem çok kısa sürüyor.

Başlarda gay gribi diye lanse edilen AIDS, bir söylenti olarak yayılsa da özellikle Ritchie bu durumu tamamen inkar ediyor. Bunun eşcinsel erkeklerin cinsel hayatını baltalamak ve onları sıkıcılaştırmak için ortaya atılmış bir yalan olduğunu düşünüyor. Ama başta Amerika’da olduğu için uzak sanılan virüs Londra’ya da geliyor. Yakın arkadaşlarını bir bir kaybetmeye başladıklarında durumun ciddiyeti anlaşılıyor. Çevrelerindeki birçok eşcinsel erkeğin öldüğünü ya da aileleri tarafından doğdukları şehirlere götürüldüğünü görmeye başlıyorlar. Burada da aslında baştaki inkarın nereden geldiği anlaşılıyor. Yılların önyargısı ve nefretinin, tüm bilgi kirliliğiyle birleştiğinde nasıl bir tezahürü olduğunu görüyoruz. Yalnızca eşcinsel erkekleri etkilediği, havadan bulaştığı sanılan AIDS, öylesine keskin bir ötekileştirme aracına dönüşüyor ki, karakterlerin otoritelere güvenmeme sebebini bir kez daha anlıyoruz. Mesela grubun en ‘uslusu’ Colin, yalnızca cinsel yönelimi yüzünden işini kaybediyor. Ya da Ritchie, kariyerini tehlikeye atmamak için kimliğini saklamak zorunda hissediyor.

Hepsinin bu hastalıkla ve yarattığı etkilerle başa çıkma yöntemi de farklı oluyor. Bazıları inkarı seçerken, bazıları da korku, kendinen utanma ve suçlulukla dolu bir yere gidiyor. Roscoe beraber olduğu sağcı bir politikacının kendine karşı olan homofobisini ne denli içselleştirdiğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Jill ise bu duruma sorumluluk alarak tepki vermeyi seçiyor. Kendini ve çevresini bilgilendirerek, yürüyüşler ve eylemler düzenleyip, herkesin doğru bilgiye erişimini sağlayarak müthiş bir hareket başlatıyor. Dizide anlatılan her hikaye Davies’in hayatından esinli olsa da, özellikle Jill karakteri gerçek hayattaki en yakın arkadaşı Jill Nalder’dan birebir esinlenmiş. Davies, 1980’lerde AIDS koğuşlarındaki insanların ellerini tutup onlara her anlamda destek olan arkadaşını bu şekilde onurlandırmak istemiş. Hatta bir tatlılık daha: Nalder, dizide kendisinden esinlenen karakterin annesini oynuyor.

Burada da spoiler vermeden dizinin gidişatı ve aileleri nasıl konumlandırdığını da anlatmak gerek. Tüm karakterler birbirlerinin seçilmiş ailesi olarak, birbirlerine koşulsuz bir sevgi ve destek gösteriyorlar. Ama aileler devreye girince durum değişiyor. Kimi aileler çocuklarının hayat seçimlerine ve kimliklerine saygıyla yaklaşmayı seçerken, kimileri de onların hayat tarzını ya da çevrelerini suçlamayı seçiyor. Çocuklarından ikili bir hayat sürmelerini ya da kendilerini yaşamamalarını bekleyen ve sonra da onu en çok seven kişilerden ayırarak izole ve yalnız bir şekilde ölmesine sebep olan aileler izliyoruz. Burada da aslında seçilmiş aile konseptinin kıymetini bir kez daha anlıyoruz. Tesadüfi bir kan bağındansa üzerine emek harcanmış, koşulsuz ve seçilmiş bir sevginin nasıl farklı etkileri olduğunu hatırlıyoruz.

Davies bu hikayeyi şimdi, hâlâ bu anılara sahipken anlatmanın önemli olduğunu söylüyor. O zamanı, dostlarını ve tüm yaşadıklarını hatırlamanın ve ölümsüzleştirmenin bir yolu olarak görüyor bunu. Çok sevdiğimiz ve kaybetmeye üzüleceğimiz karakterler yaratmak ve aynı kendi arkadaşlarını özlediği gibi onları özlememizi istemiş. Başarmış da, mahvolduk zira. Bir yandan da burada yazarın da kişisel bir yüzleşme yaşadığını görüyoruz. Aslında geçmiş yirmi yılda her zaman bu hikayeyi üstü kapalı anlattığını fark etmiş. Seks sonrası ölüm konsepti onun tüm eserlerinde gizli bir tema olarak kalmış. Sonunda bunun adını koyabildiği için de rahatladığını anlatıyor. Bir yandan da çocukları olmayan ya da geride bıraktıkları aileleri tarafından hatırlanmak istemeyen bu kişileri onurlandırmak ve anmak istemiş.

Aslında dizideki tüm eşcinsel karakterlerin kimliklerini yaşayabilmek için feragat etmek zorunda kaldığı şeylerle yüzleşiyoruz. Tek bölümlük bir misafir roldeki Neil Patrick Harris, bu hayatı yaşayabilmek için ailesini geride bırakmak zorunda kaldığını anlatıyor. Çoğu, kimliğini gizlemek için bazı şeylere katlanıyor. Burada da aslında dizi AIDS’in kimleri, nasıl etkilediğini gösterirken de bize bir kez daha bunun yaşam tarzıyla ilgili olmadığını göstermek istiyor. Dizinin nispeten uslu ve tek eşli karakterinin de hastalığa ilk yakalanması da bu yüzden. Aslında bu dönemde yaşananların nasıl insan hakları sorununa dönüştüğünü anlatan dizi, bize burada bir sorumlu aranacaksa kişilere değil, bu sorunla başa çıkamayan kurumlara ve otoritelere bakmamızı söylüyor.

It’s a Sin, tüm anlattıklarımızdan sonra karanlık bir dizi gibi gelebilir, ama kesinlikle değil. Yaşanan trajediyi hafife almadan, bir grup gencin umutlu ve özgür hayatlarını, kendi şartlarıyla yaşama çabasını anlatıyor. Kendin olma cesaretinin ve özgürlüğünün tüm hafifliğiyle o dönemin trajedisini harmanlıyor. Bu kontrast dizinin her anında hissediliyor. Ama bir yandan da hayat da böyle değil mi zaten? Yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık her zaman bir arada. It’s a Sin, adını aldığı şarkıdaki gibi her yaptığı için, varoluş şekli için kendini suçlamış ve suçlayan insanlara da bir gönderme aslında. Dizide şarkının girişini bir kez duyar gibi oluyoruz ve Ritchie hızlıca şarkıyı kapatıyor. Belki de olduğumuz kişide, cinsel yönelimimizde utanılacak, suçlu hissedilecek bir şey olmadığını vurgulamak için. Tamamını dinleyebildiğimiz şarkılar çok daha pozitif, hayatı kutlayan cinsten. Dizi bittiğinde tüm olanlara rağmen, içiniz umutla doluyor. Tüm karanlıkların içinden çıkıp birbirinin elini tutan insanlar için minnettar hissederken bırakıyor sizi. O zaman bir kez daha tekrarlayalım: Nefrete inat, yaşasın hayat! LGBTİ+ hakları insan haklarıdır.