Advertisement
Neşeli şarkılar dinlemenin bir tür lüks sayıldığı şu memlekette Nina Simone’a, Ella Fitzgerald’a dadanmak
yazar: dadanist

Bugün sizlere oyunda üç can birden toplayıp bölüm sonu canavarına doğru depar atan Super Mario coşkusunu yaşatmaya karar verdik. 

Ama önce mesela, mağdurun tacizciden daha beter bir muameleye maruz kaldığı, malum berbat sistemin pis kokularını burnumuza ulaştıran şu yazıda paylaşılanlar hiç yaşanmıyor ya da yaşanmamış ya da asla yaşanmayacakmış gibi yapmamız gerek.

Ya da “devlet baba”ya sığınan 15 yaşındaki “çocuğun” tam da sapık kolların arasına düştüğünü anlatan şu haberde okuduklarımız da hiç yaşanmıyor ya da yaşanmamış ya da asla yaşanmayacakmış gibi yapabiliriz.

Dış dünyaya açılan tüm kapılarımızı kapatıp, tepede parlayan güneşe, güzel havalara kendimizi bırakıp hiçbir şey olmuyor gibi de yapabiliriz… mi acaba?

Cık, namümkün!

“Hayat var, dışarıda güneş parlıyor, yaşamak ne güzel şey” temalı, neşeden patlayan şarkıların bile gideremediği bir yılgınlık yaratıyor şu ülke bizde. Neyse ki sadece bir “yılgınlık” bizimkisi… Evet, böyle hissetmek bile bir lüks, biliyoruz.

O yüzden güçlü kadınların güçlü seslerinden güç toplamaya çalışıyoruz. Onların laylaylom şarkılarının ardında hangi hikayelerin olduğu malum ve tüm yaşanmışlıklara rağmen onların güçlü kalan seslerine omuz dayıyoruz bugün. İyi ki varsınız ablalar, sizin geçtiğiniz şu dünya ne kadar berbat olabilir ki? (Bayağı olabilir aslında ya, neyse…)

Nina Simone’un yönettiği bir ülkede yaşamak isteyenler?

Çayı demledim abla…