Yazar: Eylül Bombacı
17 Nisan 2022
Saza alışıyor, Türkçe öğreniyor, TikTok’u anlamaya çalışıyor ama müziği hep yanında: Nilüfer Yanya ve Painless albümüne dadanıyoruz

Nilüfer Yanya, ikinci albümü Painless ile farklı seslere uzansa da sonunda müthiş bir bütünlük yaratıyor. 26 yaşında olan Yanya artık kariyerinin oturduğu zamanlara varmış gibi. Bırakın parçanın kendi içindeki bütünlüğü, tüm albüm kendi içerisinde abartısız ama narin geçişlere sahipken biraz bize rock müziğin 2000-2010 yılları arasında duyduğumuz seslerini hatırlatıyor. Bu durum bir nostaljidir diyebilir miyiz?

İki görsel sanatçı, biri Barbados-İrlanda ve diğeri ise Türkiye asıllı olan anne-babaya sahip Nilüfer Yanya 1995’te dünyaya İngiltere’de gözlerini açtı ve çok da gecikmeden müziğe yavaş yavaş dokunmaya başladı. Sonra da müziğiyle bize… Yıllardır sakin müzikleriyle karşımıza çıkan Nilüfer Yanya’nın isminin neden Türkçe ‘‘Nilüfer’’ olduğunu bir sorgulayıp hayatınıza veya onun müziğine devam etmiş olabilirsiniz. Fakat bu seneki albümüyle birlikte dünya çapında her zamankinden daha çok ses getiriyor Nilüfer. 2016’dan beri ürettikleriyle alkışları toplayan Nilüfer’in kendine özgü kadife alto sesi 2022’de alternatif rock’a kayan yeni albümü Painless’ta yine yeniden kulaklarımıza doluyor. 

Yanya Londra, Chelsea’de büyüdüğü evinde Türkiye’den sesler ve klasik müzikle iç içe olmuş. Türkiye’de yaşamış kimilerimiz için bu gayet doğal bir sonuç olsa da İngiltere’de farklı kültürleri bir arada yaşayabilen Yahya müzikal anlamda kendi özgün çerçevesini çizmeye çok daha önceden başlayabilmiş aslında. Chelsea Londra’nın çok daha üst sınıfa yakın bir bölgesi olmasına rağmen kendi yaşadığı yeri “minik, kökünden çürümüş gri betonlar”, “duygusal gri” olarak betimliyor. Bu gri betonların arasında İngilizce konuşulan bir ülkede üç kültürün izlerini bir arada taşıyan Nilüfer kimi zaman hepsini tanıyarak kimliğini oluşturmakta zorlanmış da. Şimdilerde Türkçe dersi almaya başlamış ve hatta yeni albümü Painless’ta babasının da evde zaman zaman çaldığı geleneksel sazdan ezgiler de var.

12-13 yaşlarında birçoklarına tanıdık gelecek şekilde başlamış Nilüfer’in hikayesi. Oturmuş şarkı sözü yazmaya başlamış, muhtemelen gelmekte olan ergenlik buhranlarıyla… 2014’e geldiğimizde ise yavaş yavaş The Cure, Nina Simone gibi büyük isimlerin ışığında demo parçalar yayınlamaya başlamış. Ama asıl çıkışı 2016 olmuş Nilüfer’in; ilk EP’si olan Small Crimes/Keep on Calling bu zamanda çıkış yapmış. Tam olarak şöhreti yakaladığı zamana yolculuk yaparsak 2017’ye varmış oluyoruz. “Baby Luv”, alışılagelmiş gitar akorlarıyla son albümünün bebek versiyonu gibi duyuluyor olması aslında müziğinin yapıtaşlarına o zamandan beri sapasağlam bastığını gösteriyor gibi. Dalgalı deniz ve pembeleşen gökyüzüyle hafif serin bir yaz akşamını hatırlatan single sayesinde şu anda Nilüfer’in albümüne tanık olmuş olabiliriz. Başarı yakalayan single’ın sonrasında karşımıza tekrar çıkıyor Nilüfer, Miss Universe ile birlikte aynı vokallari gibi buğulanmış seslerle uyumlanmış bir albüm ortaya çıkıyor. Bu zamanlarda yine rock ezgilerinin hafif çıtırlığını hissetsek bile gidişatta çok daha çıpçıtır bir albümün bizi bulacağını tahmin edemezdik doğrusu. Bizim bildiğimiz Nilüfer geçmişte ufak ritimleri kullanmış, geniş aralıklı vokalini her zaman “bedroom vocals” yani Billie Eilish seviyesinde bırakmıştı. Müziğinde hafif bir kafa karıştırıcılık olduğunu kabul etmeliyiz. Bu Nilüfer’in kendi kafa karışıklığı mıdır yoksa müziğinin midir bunu bilemeyiz, fakat şarkılar ADHD’si olan bir insan tarafından dinlenebilmek için birazcık devamsız hissettiriyor.

Hedefleri arasında yükselen bir yıldız olmak var mıydı acaba Nilüfer’in diye düşünmeden duramıyoruz. Aslında hiçbir zaman böyle bir hedefi olmamış; kendisi bir röportajında söylüyor. Zaten olsaydı da bu kadar gitar içerikli post-punk bir müzikle bizi buluşturacağını da düşünmüyor kendisi. Çünkü kendi arkadaşları bile “gitarlı müzik” dinlemiyorlarmış. Ayrıca Nilüfer isminin de pop-star olmak için yeterince anlaşılır olmama ihtimalinin de altını çiziyor. Küçüklüğünden beri piyano çalan Nilüfer o zamanlarda sadece erkek sanatçıları dinlemiş olduğunu çünkü o zamanlarda sadece onların müziğini “geçerli” bulduğunu söylüyor. Fakat bu onu hiçbir şekilde geriye itmemiş, sadece bu şekilde düşünüvermişken kendisi de bir şeyler yapmayı denemek istemiş. Hemen aksiyona geçmiş yani düşünmek yerine. Bunu yaparken belki de onun bu özgün yolunu açan en önemli şeylerden biri de “piyasaya uyum sağlamak” için çabalamamış olması diyebiliriz. Herhangi bir kar amacı gütmeden kendi müziğini oluşturmaya çalışmış Nilüfer. Bir diğer deyişle “Bu parçayı TikTok’ta nasıl hit yapacağım” diye kafa yormamış. Hatta şu anda bu konuda ekibi tarafından çok eski kafalı olması sebebiyle eleştiri bile almış fakat kendisi TikTok’u “genç insan işi” olarak tanımlıyor. 26 yaşında olan birisi için fazla yaşlı kelimeler kullanmış belki de ama insan ne kadar yaşlanacağını zamana göre ayarlayamıyor sanırız ki…

Painless albümü ise şimdiye kadar yaptığı en bütünlüklü kayıt diyebiliriz. 26 yaşında olan Yanya artık kariyerinin oturduğu zamanlara varmış gibi. Bırakın parçanın kendi içindeki bütünlüğü, tüm albüm kendi içerisinde abartısız ama narin geçişlere sahipken biraz bize rock müziğin 2000-2010 yılları arasında duyduğumuz seslerini hatırlatıyor. Bu durum bir nostaljidir diyebilir miyiz? Geçtiğimiz iki-üç seneyi yaşadığımızı düşünüyorsak evet, 2010’lar da bir nostaljik 10 sene olabilir. İçinde post-punk’lık barındıran bu albümde daha önce duymadığımız caz ezgileri de duyuyoruz. Şöyle bir ara sıra bize bir selam çakan saksafonları duymak bizi biraz şaşırtmıyor değil, fakat o Londra’nın curcunasını hissettiren müziğin içerisinde karmaşaya ahenk kattığını da söyleyebiliriz.

L/R ile biraz daha sakinleşirken Miss Universe’te hissettiğimiz yazın deniz kenarındaki gün batımı hissiyatına da geri dönüş yapıyoruz. Parça boyunca bu kadar Left-Right ikilisini en son N.E.R.D.’ün 2010 hiti Hypnotize U’da dinlemiş olabiliriz. Özlemişiz haliyle… Kulaklığın sol ucundan sağ ucuna zekice yerleştirilmiş sol-sağlar ve ağır ritimler albümün sıcak havasında ufak bir esinti sağlıyor gibi bize. O esinti Türkiye’nin orta doğusundan da geliyor olabilir çünkü 2.26’da duyduğumuzun şey de saz olabilir… Kim bilir… Fakat biz soğuk derken Nilüfer ise bu parçanın altyapısının ona ne kadar sıcaklık verdiğinden bahsetmiş. Yapımcısı Buillon ona altyapıyı dinlettikten sonra bunun uyandırdığı samimi hislerle yazmış bu şarkıyı.

Midnight Sun’a geldiğimizde Yanya’nın sesinin kontraltoluk yani Ebru Gündeş mertebesine ne kadar kolay ulaştığını da bize hatırlatıyor. Sürükleyici ritminin üstüne sağlamca yerleştirilmiş gitar melodisi ve akorlar bu şarkıyı albümün ışıklarından biri yapıyor. İsmi gibi yani, Midnight Sun… Albümün genelinde güzelliğiyle ağır basan gitar melodileri bu parçayı başka bir seviyeye çıkartmayı başarıyor. Nilüfer bu şarkıyı yazarken genel bir duygu ve hissiyata yönelmek istediğini belirtmiş. Yani bu şarkı özgüvene ve kendi sesini bulmaya yazılmış bir parça, ne güzel, tam da Nilüfer kendi sesini bulmuşken. Tabii ki de herkesin her şeyde olduğu gibi büyümeye kocaman bir yeri olan Nilüfer’in bu albümünün Midnight Sun ile kendi ışığını bulmuş olduğunu düşünüyoruz.

editörün seçtikleri