Yazar: Ilgaz Gökırmaklı
27 Temmuz 2022
O eski güzel romantik komediler atlarına binip gittiler… Peki dönüş mümkün mü?

İflah olmaz romantikler burada mı? Peki ya romantik komedi tutkunları? Aynı sahneyi defalarca izlemiş olsalar da yine yeniden gözyaşlarını tutamayanlar? Sonunu bile bile merakla bir sonraki sahneyi kollayanlar? Karakterlere değil, karakterlerle birlikte gülenler (çünkü birlikte delirmedik mi)? Aşkın her zaman kazanacağına dair inancını hâlâ kaybetmeyenler? Say say bitmez… 

Evet, biliyoruz ki klasik bir romantik komedinin sıcacık ve güvenilir kolları bize iyi gelecek, yaralarımızı saracak. Çoğu romantik komedi filminin ‘’feel good’’ yani ‘’iyi hissettiren filmler’’ arasında sayılması da biraz bundan. Gerçek gibi ama “gerçekle alakası olmayan” ve tabii yüz güldüren detaylarıyla zaten bunu amaçlıyor romantik komediler. Artık pek çok yönleriyle çağ dışı kalmış olsalar bile bizi tekrar tekrar kendilerine çekmeyi başarıyorlar. Dijital platformlar da bizim bu aşka susamış halimizin farkında olsalar gerek, son yıllarda kataloglarını yeni romantik komedilerle doldurmaya giriştiler. Jennifer Lopez’li Marry Me’den tutun, bizi lise koridorlarına götüren Crush’a kadar sadece bu yıl bile bir sürü yeni yapım çıktı karşımıza. Romantik komedinin yeniden yükselişine şahit oluyoruz diyebilir miyiz? Hmm biraz düşünelim… Çünkü bu yeni yapımlara rağmen hâlâ eski romcom’ları, türün efsanelerini izleyip duruyoruz. Nostalji ateşi mi bu, yoksa bizi eskisi kadar “derinden” etkileyecek, defalarca izlemekten bıkmayacağımız romantik komedilerin sayısı gittikçe azalıyor mu? O eski güzel romantik komediler atlarına binip gittiler… Peki nereye gittiler ve geri dönüş mümkün mü? Değişen biz miyiz, yoksa onlar mı? Offff of… Hisli bir yakarıştayız.

Notting Hill

Nerede o eski romcom’lar?

Vogue yazarı Emma Specter da bizimle aynı hislerde o “gizemli” soruyu tüm açık yürekliliğiyle soruyor: ”Neden bu kadar çok korkunç romantik komedi var? Ya da daha doğrusu, neden her romantik komedi When Harry Met Sally ya da en azından The Holiday olamıyor?” Bu yazının yazarı da (yani ben) aldığı cesaretle sormaya devam ediyor(um): “Neden hâlâ Bridget Jones izlemekten sıkılmıyorum, neden hâlâ tüm zamanların en iyi filmlerinden birinin The Devil Wears Prada olduğunu düşünüyor ve hemen her ay en az bir kere izliyorum? Acaba, How to Lose a Guy in 10 Days’ın tüm repliklerini ezbere bilmem bir red flag mi? Mean Girls gibisi bir daha gelebilecek mi?‘’ Ve liste uzar gider…

Sahi ne oldu o eski romcom’lara? (Boomer hissediyor…) Yoksa tutkulu aşklar, eğlenceli yanlış anlamalar bizi sarmıyor mu artık? Ya da romantiklik kisvesi altında sunulan bazı şeylerin toksiklik olduğunu anladık ve “uyandık mı?” Belki de bizim bitmek tükenmek bilmeyen nostalji sevdamız bizi geçmişe hapsetmiş. Romantik komedilerin pabucunu dama atan yapımcıların da hiç suçu yok mudur acaba? Bu soruların bir cevabı var mı ya da cevap “E- hepsi ve daha fazlası” mı?

Biliyoruz ki bir şeyler oldu ve bizi sinemaya götürecek ya da uzun süre etkisinden çıkamadığımız romantik komediler artık sadece geçmiş güzel günlerden kalma birer anıya dönüştü. Aslında bu, bir sabah uyandığımızda “Nerede o eski romantik komediler?” isyanıyla fark edilmedi elbette, uzun bir mazisi var sürecin.

Gişede aşka yer yok! (Arabesk bir atar oldu bu.)

Romcom’ların gişede ayağını kaydıran süper kahraman ve animasyon filmleriyle başlayalım. Dijital platformların da haklarını satın almak için yarıştığı süper kahraman filmleri, özellikle pandemi sonrasında ayağını sinema salonlarından çeken seyircileri yeniden cezbetmek için yapımcıların en büyük kozu olarak sahaya sürülüyor. Son yıllarda izlediğimiz ve popüler kültürün gündemini oluşturan süper kahramanları şöyle bir düşününce işin içinden çıkmamıyoruz biz. Farklı evrenlerde en güzel halleriyle buluşan Spiderman’ler, varoluşsal sancılar çeken Thor ya da nihayet dedirten SheHulk… Kısacası son yıllarda büyük başarılar elde eden süper kahraman hikayeleriyle çevrili dört bir yanımız. Bu filmler hem dijital platformlarda hem sinema salonlarında izleniyor, izlendikçe yenileri çekiliyor ve bu döngü sonsuza kadar uzuyor. Bir şekilde sektörü domine etme hali diyelim biz buna. Hatta hissediyoruz, biz bu satırları yazarken bile Marvel evreninden yeni film haberleri geliyor. Neyse…

Bu yazının yazarı gibi, romantik komedileri defalarca izlemeyi normalleştirmiş biriyseniz, “Biz de romantik komedileri defalarca kez izledik, izliyoruz,” diye düşünebilirsiniz. Ki haklısınız da. Dijital platformların kataloglarında kaybolup konforlu bir filmle cuma gecesini geçirmeyi de en iyi biz biliriz. Peki en son ne zaman bir romantik komedi filmini izlemek için sinema salonunun yolunu tuttunuz? Ya da şöyle soralım, sizi ev konforundan vazgeçirip sinema salonu yollarına düşürecek kalitede bir filmi beklediğiniz zamanları hatırlıyor musunuz? (2003 yapımı Love Actually sayılmaz.)

How to Lose A Guy in 10 Days

Zaten üzülerek söylemeliyiz ki yiğidin harman olduğu yerde, yani gişelerde de romantik komediler için pek de iç açıcı bir durum yok. Tüm zamanların en çok gişe yapan filmlerine bakıyoruz, bakıyoruz ve ilk 100’de bir tanecik bile romantik komedi göremiyoruz. Ve bilin bakalım, bu listeyi ele geçirmiş filmler hangi türe ait? Evet, süper kahramanlar…Yani üzgünüz ama romantik komedilerin sadece Sevgililer Günü döneminde vizyona giren bir türe dönüşmesinin en büyük nedeni ekonomik gerekçeler. Tabii gişedeki bu hüsran da yıldız oyuncuların romantik komediler yerine diğer türlere kaymasına neden oluyor. Düşük bütçeler, çok da üzerine düşünülmemiş tasarımlar, kimyasını tutturamadığımız birkaç “güzel yüz” de eklenince bu zincire, kıramadığımız kısır döngüler ve tabii bol düş kırıklığı dolu filmler çıkıyor ortaya.

Anlayacağınız durum tamamen “duygusal” nedenlerle başlıyor ve içinden çıkamadığımız soruların da arkası kesilmiyor: Romantik komediler ne zaman öldü, kim öldürdü ve yeniden canlandırmak mümkün olacak mı? 

Nerede o Julia Roberts’lar Meg Ryan’lar; Hugh Grant’ler Richard Gere’ler

İyi haber. Elbette ölmediler, yüreğimizde ve izleme listelerimizde ilk günkü tazeliğinde duruyorlar ancak kabul edelim altın çağlarından çok uzaktalar. (Dijital platformlara rağmen.) Altın çağ, 90’lar sonu, 2000’lerle başlayan baş döndürücü rüzgar dönemi. Julia Roberts ve Hugh Grant, Meg Ryan ve Tom Hanks, Julia Roberts ve bu kez de Richard Gere gibi isimlerin romantik komedilerde karşımıza çıktığı, hâlâ izlemekten bıkmadığımız birçok klasik romantik komedi bu dönemde yaratıldı. 

Evet, klişelerle kaplı bol kremalı pastaya benzetebiliriz bu klasikleri. Sonunda ne olacağını biliyor, en azından tahmin ediyorduk fakat tüm bunlar bizi onları severek izlemekten alıkoymuyordu. Ne de olsa iyi bir romantik komedinin tarifi çok da gizli bir sır değil. Çünkü hepimiz iyi bir romantik komedinin dünyaları yeniden keşfedip önümüze sunmayacağını biliyoruz. Kuralı belli bir oyuna başlamak gibi bu aslında. Ve hepimiz iyi biliriz ki romcom’ların sonunda bizi üzecek herhangi bir sürpriz olmayacak. Aşıklar birbiriyle kavuşacak, kötüler ya kaybedecek ya da yüce gönüllü iyiler tarafından affedilecek.

Hem zaten tüm romantik komediler Gurur ve Önyargı’nın paltosundan çıkmamış mıdır zaten? Romantik komediler de tıpkı diğer türler gibi tutmuş formüller ve klişeler üzerinden ilerliyor. Spiderman’in o son dakika kahramanlığı ne kadar biliniyorsa, esas çiftin mutlu sonları da aynı şekilde biliniyor aslında. Sorun biraz da bu klişeyi nasıl ilgi çekici hale getirebilir noktasında başlıyor zaten.

You’ve Got Mail

Romantik komedilerin tarifi demişken… Kimyası tutmuş bir çift, saçma bir karşılaşma, “bu kadarı da olmaz” diye isyan ettirirken bir yandan da “keşke olsa” dedirten tesadüfler zinciri, komik-sakar yakın arkadaşlar, bir adet “kötü” karakter, büyük kırılmalar, kahreden ayrılıklar ve tabii ki mutlu son. Hem de sonsuza kadar mutlu bir son… İşte bizi ağlatacak, güldürecek ama en sonunda iyi hissettirecek bir romantik komedinin tarifi.

Yıldız isimler, güzel ve yakışıklı başroller, moda dünyasına ilham olacak görünümler, müzikler, hayal dahi edemeyeceğimiz iç mekanlar, çalışma hayatları, eğlenceli arkadaşlar… Bu pembe bulutlarla kaplı olay örgüsü, şu andan bakınca sorunlu ve yapay da gelebiliyor ancak en azından o zamanlar bizi sıkmıyordu. Ve kabul edelim bir zamanlar tek kıstasımız sıkılmamak, hoş vakit geçirmekti. Mean Girls, popülerlik ve toksik arkadaşlık hakkındaki fikirleri sorgulatıyordu ama bunu eğlenerek yapıyorduk. The Princess Diaries, “ne olursan ol kendin ol” diyordu ama olabilecek en eğlenceli şekilde deniyordu bunu. Sonuç olarak her filmin bir derdi, anlatmak istediği vardı ama bunu basit ve “orta yolcu” bir tavırla yapıyordu.

Elbette filmlerin, özellikle romantik komedilerin didaktik bir bakışla bize parmak sallamasını istemiyoruz ama en azından biraz daha gerçekçi olmalarını istemek hakkımız diye düşünüyoruz. (Bi dakika ya, ama bizi gerçek hayattan uzaklaştırdıkları için sevmiyor muyduk?) Bu arada eski romantik komedileri ve bu eğlenceli halleri özlüyoruz dedik ama özlemediğimiz hatta keşke hiç olmasaydı dediğimiz tarafları da yok değil. İyi vakit geçirmek için bazı şeyleri sorgulamadığımız, egemen söyleme ve yaşam tarzına kendimizi kaptırdığımızı fark ediyoruz 2022’den bakınca.

Toksik ilişkiler, çağ dışı kalıplar, cinsiyetçi yargılar

Bazı şeyler eskisi kadar inandırıcı değil, bu cepte. Haydi gelin, klasik romantik komedileri gözümüzün önünden geçirelim hızlıca. Neredeyse tamamı beyaz ve cis-hetero karakterlerden oluşan, belli kalıp yargı ve cinsiyetçi fikirleri destekleyen hikayelerle dolu, değil mi? Herhangi bir LGBTİ+ karakter varsa, rolü esas karakterin yakın arkadaşı olmak zorunda mesela. Ya da yine esas kadın bir takım güzellik algılarına uyum sağlamak yeri geldiğinde kendinden fedakarlık yapmak zorunda. Ve inanın tüm bunlara – tıpkı gerçek hayatlarımızda olduğu gibi- kurgusal dünyalarda da tahammülümüz yok. Ama romcomlar’a ihtiyacımız var. Çeşitliliğe dikkat eden, aynı formülleri kullansa bile farklı bir dil kullanmayı bilen, hepimizin kendine benzetebileceği yönleri olan romcom’lara…

İtiraf edelim, çok uzun zamandır hayatımızda olan dijital platformlar bu konuda ellerinden geleni yapıyor. Daha doğrusu, işleyen bir formül bulmaya çalışıyorlar. Ama sonuç, “çıtır çerez” romantik komediler dışında çok da bir şey olmuyor. TV yazarı Adam White, Netflix romantik komedilerinin kulaklarını çınlattığı yazısında şöyle diyor: 

“Tüketici verilerini ve görüntüleme alışkanlıklarını kullanan Netflix algoritması, Hollywood’un her zaman uyguladığından çok farklı değil. Julia Roberts’ın 1990’larda ve 2000’lerin başında bir dizi romantik komedide rol alması tesadüf değildi. Gişe rakamları, izleyicilerin onu beğendiğini gösteriyordu. Dolayısıyla Julia Roberts’lı romcom’lar doğru formülüze edilmişti. Ancak Netflix, henüz bu tarz bir düzenlemeyi “kusursuz” şekilde hissettirmeyi başaramadı. Bu da ‘kalbi ve özgünlüğü’ -her ikisi de iyi romantik komedilerin can damarıdır- olmayan filmler anlamına geliyor.”

Devil Wears Prada

Yeni yapımlar geliyor; hem de türün büyük oyuncuları da başrolde

En sonunda kalbimizi yeniden hızlandıracak romantik komedilere kavuşacak mıyız, romcom’lar altın çağ için yeni bir rönesans başlatabilecek mi net bir şey söyleyemiyoruz ancak bazı kıpırtılar var diyebiliriz. Hem de romantik komedilerin kraliçesi cephesinden gelen kıpırtılar! Julia Roberts, romcom’ların geri dönüşünü müjdeleyen bir filmle karşımıza çıkacak. (Bu da bir işaret değilse, ne işaret olabilir bilemiyoruz)

Roberts, başrolünü George Clooney ile paylaşacağı ”Ticket to Paradise” filmi için yıllar sonra bir araya geliyor. “Imagine Me & You”, “Now is Good”, ve “Mamma Mia! Here We Go Again” filmlerinden hatırlayacağınız Ol Parker’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmin oyuncu kadrosunda Billie Lourd, Kaitlyn Dever ve Lucas Bravo isimlerini de göreceğiz. Paylaşılan ilk fragmanla bile “özlediğimiz eski” tadı yakaladığımızı söyleyelim. Filmde boşanmış bir çift olarak izleyeceğiz Roberts ve Clooney’i. Bol bol sakarlık, buram buram da aşk kokuyor fragman. 

Bir diğer “canlandırma” haberi de Cameron Diaz’dan geldi. Bir süre önce emeklilik kararı aldığını duyuran Diaz “Romantik komediler geri dönüyorsa, ben de dönüyorum” diye düşünmüş olacak ki, Jamie Foxx’un da başrolde olduğu Back in Action başlıklı bir Netflix filminde beyaz perdeye dönüş yapacağını duyurdu. Diaz 2018’de verdiği bir röportajda yarı emekli olduğunu açıklamıştı.

Bu filmler için heyecanlıyız ve açıkçası heyecanlı olduğumuz için de heyecanlıyız. Çünkü romcom’lar en çok da kendimizi iyi hissetmek istediğimiz anlarda yetişiyor imdadımıza. Bir nevi “Ben buradayım” deyip el uzatan kötü gün dostları onlar. Ama bu demek değil ki biz de şartsız koşulsuz o eli her seferinde tutalım. Feminist yazar ve kendi kendini romantik komedi fanatiği ilan eden Roxane Gay’in sözleri hislerimize tercüman oluyor: ”Aşkın aslında Hollywood’un sandığı gibi gerçekleştiğine inanmıyorum… Ama yine de iyi bir yalandan zevk alıyorum.” 

Kim bilir belki romantik komedilere hiçbir şey olmamıştır da olanlar bize olmuştur. Belki de eskisi gibi sonsuza kadar mutlu sonlara inanmıyoruzdur. Hatta filmlerde bile onlara tahammül edemiyoruzdur. Ya da en azından sorunlar yumağı içinde debelenirken bize mutlu sonları yeniden inandıracak iyi hikayeleri bekliyoruzdur. Bundan sonrası nasıl olacak inanın biz de bilmiyoruz. Ama umut etmeden duramıyoruz işte. Gün sayan filmler için umutlu muyuz, evet. Bir kere umutlu olmak istiyor insan. İstiyoruz ki o filmleri çok sevelim, aradığımız o ruhu bulalım. Neticede hepimizin iyi yalanlara, pardon yani iyi romcom’lara ihtiyacı var.

Hadi bize iyi yalanları verin.

editörün seçtikleri