Advertisement
“OK Boomer” ya da bir başka deyişle Emily in Paris dizi incelemesi
yazar: dadanist

Şu ara internet alemini ele geçiren dizilerden biri Netflix‘teki Emily in Paris dizisi. Gerçeklerden fersah fersah uzak olduğu için eleştirenler, içini boş bulanlar ve her şeye rağmen feci şekilde kapılanlar… Uzun zamandır böyle ”eğlencelik” bir dizinin bu kadar yorum topladığına şahit olmamıştık. Gerçek bir guilty pleasure olduğuna şüphemiz yok. İşte karşınızda içten bir Emily in Paris dizi incelemesi…

Yazı: Aykun Taşdöner

Emily in Paris… sıklıkla Gossip Girl ve Sex and the City ile kıyaslanıyor. Ancak ikisinde de olan, televizyonda kalıpları ya da gelenekleri yıkıp çokça konuşulmalarını sağlayan meydan okuyucu yan bu kez eksik. Tam aksine, hatta başkasının yerine utanç duymak konusunda level atlıyorsunuz. Dolayısıyla bu kült yapımların yakından, uzağından geçemiyor. Peki ama onunla olan takıntımızı, bize daha fazlasını isteten yapısını neyle açıklayabiliriz? (Çoğul olarak konuştum, ama bu konuda yalnız olmadığımı çok iyi biliyorum. Diziye ısınamasa da bir bölüm, üstüne bir bölüm, üstüne bir bölüm daha izleyenler, bu laf size…)

Öncelikle henüz izlemeyenler için anlatalım.

Instagram’da, Twitter’da sürekli meme’lere konu olan Emily için, “Yahu kimdir bu” diyorsanız önce biraz karakterin nereden çıktığına bakalım. Yaratıcısı Darren Star (zaten bütün Sex and the City benzetmeleri de buradan çıkıyor, kendisi Sex and the City’nin de arkasındaki isim), ”Amerika’yı yeniden keşfetmeye hiç gerek yok” diyor, iliklerimize işlemiş ve bizi her seferinde mest eden bir klişeyi yeniden yorumluyor. Gerçi ne kadar ”yeni” olduğu tartışılır, ki zaten dizinin sıklıkla eleştirilme sebebi de buydu.

Fransızca konuşamayan bir Amerikalı, (hah, bunu Carrie’de görmüştük; Eyfel Kulesi’ne tapan bir Amerikalı, evet evet bunu da biliyoruz) iş için Atlantik’in öte yakasına, Paris’e gelir. İşte, Emily in Paris bu temel klişeleri 2020’de kendine çıkış noktası ediniyor. Yani şöyle düşünelim; kendi kültürümüzle özdeşleştirecek olursak, dizi ve filmlerde artık şive komedisinden ne kadar usandıysak bu da benzer bir mesele aslında. Lily Collins’in Frankofon oluşu ve Paris’te çekimler sırasında gördüğü rüyalarda Fransızca konuştuğunu söylemesi ve karakterini yine bu klişeler üzerinden kurması da alkışı hak ediyor. (Evet, bu arada Collins çağrışımları sizi Phil Collins‘e götürdüyse, doğru yerdesiniz, Lily’nin babası kendisi.)

Dizinin olay örgüsü Yeşilçam filmlerinden farksız. Aslında kendime defalarca sorduğum “Neden daha fazla izlemek istiyorum” ve “Neden başından kalkamıyorum” sorusunun cevabı da biraz bu. Sizi konfor alanından dışarı çıkarmayan, klişelerin sağladığı güvenli bölgeyi sunan, bilindik bir miti, nostalji ruhuyla pazarlıyor. Ve bunu da gerçekten iyi yapıyor, en azından dizide mesleği PR ve pazarlama olan bir kızı düşününce bir ölçüde uyuşuyor her şey. Dediğim gibi tam bir Yeşilçam; olay örgüsünden olmayan karakter gelişimine kadar neandertal insan için kurulmuş bir hikaye gibi. Amerikalı bir kız, hem de New York dışından, Paris’e gelir. (Tamam, bunu zaten söylemiştim ama bavulundan kavanozlarca fıstık ezmesi çıktığını belirtmemiştim.) Şansa bakın, alt komşusu toy boy bir Ken erkeği. İş yerinde ise ona mobbing yapan, siyah giyinen, daima sigara içen sinirli bir patron… Hatırlar mısınız Julie Delpy Before Sunrise’da tam da böyle tanımlar Amerikalıların Fransız kadınlarını nasıl gördüğünü… Neyse, bunlara ek olarak bolca şarap kadehi, bere, kruvasan, iki kadın, bir adam ve aşk çekilir aradan eşlik ediyor. (Arada Yıldız Tilbe’ye de bir selam çakıyoruz, elimizde olmadan.) Ayrıca ekleyelim, Fransızlar öğle yemeklerini sigara ile geçiştirirken Amerikalı kahramanımız “Parkta baget qeyfi” yapıyor. Bu şekilde yazdığıma bakmayın Emily bir Türk olsaydı caption muhtemelen böyle olurdu. Sürpriz, sürpriz. Bu arada, konu iş ortamı olunca tek hayali Paris’e gelmek olan bir başka Emily ve Devil Wears Prada hikayesine değinmeden de olmaz.

Dizi 2020 iklimine daha nasıl uygun olabilirdi?

Kurguya baştan el atalım şimdi.

Belli ki künyedeki yapımcı kadrosundaki Fransız isimlerin varlığı pek de etki etmemiş. Darren Star ilk hamleyi yazarların odasına Z jenerasyonu temsilcisi birkaç Fransız yeteneği yerleştirerek yapabilirdi. Dizi boyunca akıl almaz bir şekilde ve sizi kendinizi eksik hissettirecek ölçüde başarılı, ağzı iyi laf yapan ve ikna kabiliyeti aşırı güçlü 23 yaşındaki bir Emily portresi çiziliyor. Karakterin mükemmelliği bu satırları yazarken bile fazla yordu. (Herkesin devamlı şık, kusursuz olduğunu da ekleyeyim.) Belki daha fazla konuşmamız gereken şey mobbing’ci bir patronun yanında Emily’nin nasıl sürekli mutlu kalabildiği. Zira bu dönem dizilerin ortak noktası konuşmaktan ya da dile getirmekten çekindiğimiz konuları masaya yatırabilmeleri. En sonunda edinebildiğimiz bu özgürlüğü ise Emily sayesinde 20 sene öncesine geri teslim etmiş gibiyiz. 

Peki ekibe dahil edilebilecek bir Z jenerasyonu başka ne yapabilirdi? Dizinin styling’ini üstlenen Patricia Field’e hesap sorabilirdi mesela. Her ne kadar Hood by Air’den, Off-White kadar uzanan Gen-Z dostu markalar kullanılmış olsa da, Field bir şekilde bunu da günün akışından uzaklaştırmayı başarmış. Çiçekli Off-White’lar pek de devrimci sayılmaz ne de olsa. Biraz da hâlâ 2008’de Gossip Girl için bir dolap oluşturuyormuş gibi yaklaşmış. Ancak hakkını vermeden de geçmeyeceğim. (SPOILER GELİYOR!) Dizinin son bölümlerinde Viktor & Rolf’un şimdiden kült, mesaj kaygılı couture kıyafetlerini yenilikçi bir defile yaklaşımıyla ekrana getirmek dizinin zamanın ruhunu yaklayabildiği nadir anlardandı. Tabii tıpkı Carrie’de olduğu gibi Emily’nin de yüksek modanın A takımı markalarının ürünlerine nasıl bu kadar kolay erişebildiği bir başka mesele. Ah pardon! Belki de markalar çatı katındaki dairesi önüne çoktan kargo paketlerini yığmaya başlamışlardır. Ne de olsa o artık bir influencer!

Ve son olarak. Gerçi bunu ben değil, kutsal kitabımız Vulture söylüyor… Michaela Coel’in, Aidy Bryant’ın var olduğu bir sektörde, sene 2020’de beyaz ve zayıf bir kızın gözünden bu hikayeyi anlatmak şart mıydı ve aksi mümkün değil miydi? Alınma ama Lily…

Dizide Emily iş hayatında öğrendiklerini kendi özel hayatında da uyguluyor. Bu konuda da bir alkış; hepimizin pek de yapamadığı bir şey zira. Paris’e varınca pazarlama alanındaki dehasını kendi sosyal medyasına uyarlayarak bir anda influencer oluyor. Köpeğinin kakasını temizlemeyen bir kadın, kruvasandan bir ısırık alarak paylaştığı Instagram fotoğrafları ona dakikalar içerisinde binlerce takipçi ve “like” getiriyor. Aslında tam ”gerçeküstü” diye yazacaktım ama ex-Man Repeller ve ünlü blogger Leandra Medine’nin ikizlerinin ayakları paylaştığında 18 bin like aldığını ya da benzer bir video koyduğunda 188 bin kez izlendiğini henüz unutmuş değilim. O yüzden “Dizi, sosyal medya editörleri ve influencer’larla dalga geçiyor” diye ses çıkaranlara arka çıkamayacağım, hatta bu noktada Eva Chen’in özlü sözlerinden birinden kopya çektiklerini bile düşünüyorum: “Paylaştığınız yer ya da şey sizin için yeni olmayabilir, ama takipçilerinizden biri onu ilk defa görüyor olabilir.” Yine de bir Z jenerasyonu temsilcisi Eyfel Kulesi’nden yapılmış bir anahtarlık sembolünden çok daha fazlasını üretebilirdi gibi geliyor.

Pek tabii dizi Paris sokaklarını bir Lost in Translation setine çevirerek yalnızlığı yeniden anlatabilirdi. Sosyal medya ve hastalığı üzerinden bunu sorgulayarak Paris’te bir Amerikalı mitini 2020’ye de uyarlayabilirdi. Özellikle de “Çekip, gitsek nasıl olur” sorusuyla boğuşan bir jenerasyonun gençleri olarak farklı bir kültürde ayakta kalma çabalarını da bir nevi Lady Bird gibi bize sunabilirdi. Ama Darren Star belli ki bildiği sulardan uzaklara açılmayı sadece set lokasyonu olarak Paris’i seçmekle sınırlı tutmuş.

O zaman hayatını hashtag’ler, erkekler ve iş üçgeninden çıkaramayan bir kızı izlediğimiz dizinin ikinci sezonunu heyecan içinde beklemeye devam mı? EVET. Hemen şimdi yayınlasalar, işi gücü bırakıp başına geçer miyim? EVET. Diyeceklerim bu kadar.

 

 

Emily in Paris dizi incelemesi Emily in Paris dizi incelemesi