Yazar: Burak Kazim Diken
9 Temmuz 2021
Ölümlülük ve teknolojik bozukluklar: Love, Death & Robots 2. sezon incelemesi

İlk sezonunda farklı temaları bir bilim kurgu-animasyon paketinde sunan ve Netflix’in en akılda kalıcı işlerinden biri olarak hatırladığımız Love, Death & Robots, ikinci ‘kısmı’ ile yeniden ekranlarda.

Teknolojinin hayatımıza getirebilecekleri üzerinden distopik hikayeler kurgulamak Love, Death & Robots ile sıfırdan yaratılmış değil aslında. Zaten bu konseptte Black Mirror’un adının bu denli geçmesinin sebebi de benzer fikirler üzerinden dertlerini, sorgulatan hikayeler üzerinden anlatmalarıydı örneğin. Ve yine evet, Black Mirror çok daha önceden bunu sunmuştu streaming kullanıcılarına.

Dizinin yaratıcıları David Fincher ve Tim Miller’ın ilk sezon ile asıl fark yarattıkları noktalar beslendikleri ilhamlardan ve akımlardan geçiyordu. 70’lerin ‘genre’ belirleyici dergilerinden Heavy Metal ilhamları bir yana, beslendikleri felsefi altyapıları türlü anlatım teknikleri ve tarzlar aracılığıyla ekrana getiriyorlar ve her bölümde ne kadar alternatif bir iş izlediğimizi bir kere daha hatırlatıyorlardı. Dizinin sahip olduğu cüretkar üslup da cabasıydı.

Farklı sürelere sahip (bazıları çok kısa ve bazıları da oldukça uzun) 18 bölümden oluşuyordu ilk sezon. İkinci ‘kısım’ ise (Netflix, hayatımıza entegre ettiği hızlı tüketimin dozunu iyice artırıyor) sadece sekiz bölümden oluşuyor. İkinci sezonun tek düşündüren tarafı yalnızca bu da değil; hikayeler ve anlatım, o bahsettiğimiz cüretkar üslubundan da epey uzakta ve ”etkileyici” diyebileceğimiz bölümler de görece daha az. Yine de geniş bir yelpazeye yayılan animasyon teknikleri ve türler arasında gerçekleştirdiği gezintileri ile bir şekilde ayırdığınız zamanın hakkını vermeyi başaran bir dizi. Anlayacağınız, yer yer alkışladığımız, bazen de kafa karışıklığıyla karşıladığımız bir sezon var önümüzde.

Türlü motivasyonların oluşturduğu bilim-kurgu ve fantazya evrenlerini bol referanslı ve çeşitli animasyon türleri aracılığıyla izlediğimiz Love, Death & Robots’a ve ikinci kısımda izlediğimiz bölümlere dadanıyoruz.

Automated Customer Service

Yakın bir gelecekte, yaş ortalaması oldukça yüksek olan bir kasabada geçiyor bu açılış bölümü. Kasabanın sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılamada yardımcı olan yüksek teknolojili aletlerden biri bir gün ‘öldürme modu’na geçiyor ve…

2001: A Space Odyssey’deki korkunç-süper bilgisayar HAL 9000’i akıllara getiren bu bölüm, teknolojiyi kullandığımız alanların bu denli gelişiyor ve çeşitleniyor olmasının etkisini düşündürüyor ve bu bağlılıklarımızı sorgulatan sarkastik bir giriş sağlıyor.

Ice   

İlk sezonun en akılda kalıcı bölümlerinden olan Zima Blue’nun yönetmeni Robert Valley’nin yönettiği Ice, modifiye edilmiş insanların ve dev neon katil balinaların yaşamlarını sürdürdüğü buzlu bir gezegende geçiyor. Tıpkı Zima Blue’daki gibi Gorillaz karakterlerini andıran çizimleri ile iki sezon arasında -teknik anlamda- ortaklık kurabildiğimiz bölümlerden biri bu. Hatta belki de bu ortaklığın en iyi fark edildiği bölüm bile olabilir.

Modifiye edilmiş insanların arasında sosyalleşmekte zorlanan ‘düz insan’ bir karakterin tehlikeli bir yarış ile hayatını riske etmesini anlatıyor, Ice. Bir çeşit ‘büyüme’ hikayesini böylesine özgün bir estetik ve oldukça alternatif motiflerle işlemesi ile bu kısmın parlak işlerinden biri.

Pop Squad

Tüm dünyada aşılanma süreci başladığından beri komplo teorilerinin ardı arkası kesilmiyor, bildiğiniz üzere. Bluetooth eklentisine uğramamızdan zihin kontrolüne kadar, insanların türlü acayip şüphelerini duyduğumuz bu süreçte aşılara dair en çok söylenenlerden biri de bunların bir nüfus kontrolü için geliştirilmiş oldukları…

Hal böyle olunca güncel bir dinamik etkisiyle izlediğimiz Pop Squad distopik bir hikayeyi anlatıyor: Gelecek zamanda geçen hikayede ölümsüzlük bulunmuş ama zenginler tarafından kontrol edilebiliyor. Ama bir yandan gezegende kaynaklar da sınırlı. Haliyle çocuk doğurmak yasaklanıyor…

Nüfus kontrol politikaları için çalışan bir polisin gözünden izlediğimiz, insani reflekslerimizin ve yaşam olgusuna dair anlayışımızın irdelendiği; dieselpunk estetikler ile de bir parça karamsar bir çerçevenin çizildiği bir bölüm bu. Dizinin çarpıcı bölümlerinden biri olan Pop Squad, çoğu seyirciye göre ikinci kısmın en iyi yapımı.

Snow in the Desert

Snow isimli yaşı bilinmeyen bir albino ve onun peşine takılan bir suikast tipi… Amaçları, Snow’u bulanlara verilecek olan ödülü kazanabilmek. Bu esnada Hirald isimli bir yabancı Snow’u kurtarıyor ama bu sefer de başka planlar gün yüzüne çıkıyor.

Galaktik bir medeniyetin kıyısında geçmesiyle Star Wars ve sakinlerinin hayatta kalma mücadeleleriyle Mad Max’e yakın bir yerde duran Snow in the Desert, cyborg’ların ve özel güç sahiplerinin böyle evrenlerde neler yaşayabileceğine dair -çok da ihtiyaç duymadığımız- bir başka örnek.

The Tall Grass

Bir tren yolculuğunda, hiçliğin ortasında planlanmamış bir duraksamanın ardından vagonundan sigara içmek için inen bir yolcunun rayların hemen yanından başlayan insan boyundaki çimlerin içine dalmasıyla olanları konu ediyor The Tall Grass.

Shyamalan ve Spielberg estetikleri taşıyan The Tall Grass -neredeyse- aynı isimli Stephen King eseriyle benzerliği ile de dikkat çekiyor. Tarihleri boyunca Amerika halkı için hep bir korku ögesi olmuş olan uzun çimleri bir de Lovecraft etkisiyle yağlı boya ve stop-motion karışımı bir teknikle gerilerek izlemek hiç de fena değil.

All Through the House

Bir başka Spielberg hatırlatıcısı olan bu bölümde iki kardeş Noel Baba’yı görebilmek için alt kata iniyorlar ama başka bir şeyle karşılaşıyorlar.

İmgesel olarak bu denli hafızamıza kazınan figürlerin değiştirilmiş hallerini göstermek her zaman iyi bir numara evet; fakat bunu Noel Baba’yı çıkarıp Alien’ı koyarak yapan bu bölüm, içerik yağmuruna tutulduğumuz bu zamanlarda böyle referansların estetik harici anlamının tükenmeye doğru gittiğini bize hatırlatıyor diyebiliriz.

Life Hutch

Bir uzay savaşı sırasında gemisinin bozulmasıyla boş bir gezegene düşen bir pilotu izlediğimiz Life Hutch, pilotun yardım beklemek uğruna girdiği sığınaktaki robotun, yine ilk bölümde olduğu gibi, ‘öldürme modu’na geçmesiyle olanları konu ediyor.

Michael B. Jordan’ı görüyoruz bu bölümde ama ”gerçek” haliyle mi yoksa animasyon olarak mı karşımızda anlamamız biraz zaman alıyor diyebiliriz. Bu arada maalesef, olmasa da olur denebilecek bölümlerden biri bu. Robotların saldırıya geçmesi gibi bir konuyu yalnızca tek mekan gerilimi olarak vermeye çalışan Life Hutch, bir de kaza öncesini Mementovari bir şekilde geriye doğru sararak anlatmayı tercih ediyor ama çok da beceremiyor gibi. Çarpıcı olmaktan -Jordan’ın gerçekçiliği haricinde- oldukça uzak.

The Drowned Giant

Küçük bir balıkçı kasabasının sahiline 60 metrelik bir devin vurmasının ardından olanları izlediğimiz The Drowned Giant, serinin melankolik üsluplu bir diğer bölümü. Devi incelemek üzere gönderilen ekipteki bir profesörün gözünden bu devin sonraki sürecini izlediğimiz yapım, insanların ‘kendilerinden olmayan’a takındıkları tavrı çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Pop Squad ile birlikte serinin üzerine en çok konuşulabilecek ve en niş sunumuna sahip olan yapımı The Drowned Giant, dizinin kürasyonunun -eleştirilebilir bölümleri olmasına rağmen- ne kadar yetkin olduğuna dair bir başka kanıt.

 

 

editörün seçtikleri