Yazar: Senem Kahraman
26 Mayıs 2021
Öz savunma hakkımızdır: Birlikte nasıl güçlenebileceğimizi Kadın Öz Savunma Akademisi’nden dinliyoruz

Şiddet bazen sosyal medya hesabımızın mesaj kutucuğunda, bazen yemek masasında, toplantı odasında ya da bir üniversitenin amfisinde; aidiyetlik kurduğumuz ‘güvenli’ alanlarımızda. Dört bir yanımızın şiddetle ve şiddet karşısında hukuksuzlukla dolup taşması, bizlerin güçsüz, çaresiz, yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Kendi hayatta kalma yollarımızı ve tüm baskı sistemlerine karşı feminist öz savunmayı öğreniyoruz.

‘Pandemiyle birlikte’ diye başlayan bir cümleye daha takatimiz yok ama pandemiyle birlikte, kadınlara, translara, non binarylere, LGBTİ+’lara yönelik şiddetin giderek artması sonucu ‘gölge pandemi’ tanımı da hayatımıza girdi. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi, pandemide kadınların maruz kaldığı ev içi şiddeti tanımlamak için ‘gölge pandemi’ ifadesini kullanıyor. Çünkü vaka artışı gibi, kadına yönelik şiddet de karantinalar sonucu küresel ve ani bir artış gösterdi. Kadınlar ve LGBTİ+’lar hem pandemi hem de gölge pandemi ile uğraşmak zorunda kaldı. Tabii bu ifade aynı zamanda mücadelemizi de tanımlıyor.

Bizler, hayatta kalan kadınlar, LGBTİ+’lar, non binaryler olarak hak mücadelesi yolunda, birer feminist stratejiste dönüşmüşken; ‘‘Öz savunma nedir, hukukta karşılığı nedir?’’ diye başlayan; mental güçlendirmeye, siber zorbalıkla mücadeleye, dijital aktivizme varan sorularımızı, Kadın Öz Savunma Akademisi kurucu ortaklarından Esra Sancaklı’ya ilettik. ‘‘Nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim yolum hak mücadelesine çıkmıyorsa kendim gibi hissedemiyorum.” Esra Sancaklı, kadın hakları alanında uzun yıllardır profesyonel olarak çalışmasının sebebini, onu orada tutan nedenleri böyle ifade ediyor.

Hak mücadelesi içinde maruz bırakıldığımız şeytanlaştırma yüzünden kendini güçsüz hissedenlere ise Esra şöyle diyor, “Aklımızın bir yerlerinde tutup ihtiyaç duyduğumuzda çıkaracağımız bilgilere şunu da ekleyebiliriz; bizim bu dünyada var olmamız, başlı başına iktidar politikalarına, ataerkil düzene, örgütlü kötülüğe karşı bir başkaldırı ve mücadele! Yüzyıllardır süren bir hak mücadelesinin her yere saçılmış tohumlarıyız! Her yerdeyiz, her yerde açıyoruz, her yerde rengarengiz ve her yerde direniyoruz. Bize karşı kaybettiler, kaybetmeye devam edecekler ve kazanan biz olacağız!”

Her türlü iktidara karşı yaptığımız her eylem öz savunmamızdır diyerek Esra Sancaklı ile Kadın Öz Savunma Akademisi’ni ve öz savunmanın neden gerekli olduğunu konuştuk.

Bir gün, ülkede birçok şey değişmiş, kararlar alınmış, önergeler sunulmuş ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptalinin söz konusu olduğu, korkunç bir sabaha uyanmıştık. O an sana da yazmıştım “konuşmamız gereken bazı şeyler var” diye. O bazı şeylere geçmeden önce seni tanıyalım mı?

Çoğu insanın hikayesine benzer bir hikayem var aslında; küçüklükten gelen dünyayı değiştirme arzusu, toplumdaki sorunların farkındalığı ve mücadele etme isteği ama nereden başlayacağını bilemediğinde sisteme yenildiğin anlarla gelişen bir hikaye. Sosyoloji okumaya karar verdiğimde 14 yaşındaydım, üzerinden 20 geçti bu kararın ve hâlâ iyi ki sosyoloji okumuşum diyorum. Yapmak istediklerimin temelini oluşturan ve yapabilmemi sağlayanın “sosyoloji” olduğunu düşünüyorum, her ne kadar hayata geçirmem çok zaman alsa da. Sosyoloji lisansımdan sonra gazetecilik yüksek lisansı yaptım, derdim de yine aynıydı; toplumsal sorunlar. Ülkede basının geldiği yer ve kendini gerçekleştirme şansı tanıyan kısıtlı sayıdaki yerden kaynaklı kendimi medyada çalışırken ama ideallerimden uzaklaşmış olarak buldum. Mental olarak yıpratıcı, eşitsizliğin her boyutuyla derinden hissettiğim bu süreci bırakma kararı almak aradığım gücü bulmamı sağladı.

2005’ten beri gönüllü olarak yürüttüğüm sivil toplumda yaptıklarım bana yeterli gelmiyordu ve bu dünyaya ne yapmak için geldiğimin cevabını artık bilmiyordum. Bu yüzden, 2014 yılında Suriye’den Türkiye’ye göç eden kadınlarla çalışmak için Güneydoğu’ya gittim. Sınıra ilk gittiğim anı hiç unutamıyorum, hayatınızın değiştiğini anladığınız bir an vardır ya, işte benim anım oydu. Nerede olursam olayım, nereye gidersem gideyim yolum hak mücadelesine çıkmıyorsa kendim gibi hissedemiyorum. Bu his, o anın bir armağanı 🙂 Yedi yılı aşkın zamandır kadın haklarında profesyonel olarak çalışmayı sürdürüyorum. Bir yandan da “öz savunmayı” üniversitenin de konusu haline getirme isteğimle Ceza Adaleti’nde uzmanlaşma kararı aldım ve şimdilerde üniversitelerde öz savunma merkezi kurulması adına bir model geliştirdiğim tezimi tamamlıyorum.

Esra Sancaklı

Yaklaşık 15 yıldır STK’larda emek vermiş, son üç yıldır da kadınların mental ve fiziksel güçlenmesi için faaliyet gösteren Kadın Öz Savunma Akademisi’nde, güzel bir ekiple, inanılmaz bir çalışma yürütüyorsun. Farklı şehir ve kurumlarda kadınları güçlendirecek eğitimler ve danışmanlık hizmetleri veren bir Kadın Öz Savunma fikri nasıl ortaya çıktı? Ekip bir araya nasıl geldi?

Farkına bile varamadığımız psikolojik şiddetler, iş yerinde taciz, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin her gün karşımıza çıkardığı sorunlar ve başka kadınların hikayeleri… Çıkış noktası aslında bu! Kurucu ortağım olan İdil Kandil eski iş arkadaşım aynı zamanda. Şiddete karşı mücadele için İdil bir gün, “kadınlar için öz savunma’’yı merkezine alan bir proje fikrinden bahsetti ve o proje fikriyle dahil olduğu Tüsiad’ın “Bu gençlikte bir iş var” yarışmasından bini aşkın projeyi eleyerek ilk 12’ye kaldı. Bu kazanım, bizim fikre olan inancımızı da kuvvetlendirdi. Akabinde, projeyi hayata geçirmek adına ben de sürece dahil oldum ve uygulamalara başladık!

2018’de iki kişi olarak çıktığımız bu yola şu anda 50’yi aşkın kişiden oluşan bir ekiple devam ediyoruz. İlk eğitimimizden bugüne dek çalışmalarımıza katılan kişilerin “ben de bir şeyler yapmak istiyorum” demesi üzerine aramıza katılarak bizi ve Akademi’yi gönülden destekledikleri bir yere dönüştük. İnsanlarla organik bağ kurmaya ve bize yaptıkları zaman ve emek yatırımının farkında olarak güçlendirici bir yerden ekip arkadaşlarımızı desteklemeye özen gösteriyoruz. Burası insanların, uzmanlığını alıp geldiği, uzmanlaşmak için destek görmeye geldiği, uzmanlığı olmasına gerek olmadan gelip bir başkasına destek olmak için geldiği, ne yapacağını bilmeden ama sadece gelmek istediği için dahil olarak sorusuna cevap aradığı bir yer. Birlikte üretirken aynı zamanda kendimizi de keşfedip birbirimize ilham ve destek verdiğimiz, birimiz düştüğünde onlarcamızın onu kaldırdığı bir yer. Hep “insana inanıyorum” derdim ve Kadın Öz Savunma Akademisi ile iyi ki insana inanmaya devam etmiştim diyorum!

Temel başka bir soru daha ☺ Öz savunma nedir? Güçlendirici yanları nelerdir?

Öz savunma, en yalın haliyle insanın kendini haksız bir eylem/davranışa karşı koruması demek aslında. Kişinin karşı karşıya geldiği her tehlikeye karşı kendisini salt hukuk kurallarıyla savunması her zaman mümkün olmuyor (kadın cinayetleri, işyerinde cinsel taciz gibi durumlarda özellikle). Öz savunma işte bu noktada devreye giriyor ve insanın kendini koruma hakkını sağlıyor.

Fakat burada sadece fiziksel ve anlık bir korumadan bahsetmiyoruz, çünkü bütüncül bir yaklaşımla güçlenmenin mümkün olduğuna inanıyoruz. Çünkü, kişinin mücadele edeceği, öz savunma uygulayabileceği durum için şiddeti tanıması yetmiyor, mental yönden güçlü olmasına da ihtiyaç var.

Öz savunma, kişinin sadece olası bir şiddet durumuna karşı kendini koruyabilmesini sağlamakla kalmıyor, öz değerlilik ve özgüvenin geliştirilmesi noktasında önemli bir yerde konumlanıyor. Kendine güvenen ve mücadele gücüne inanan kadın hem mental hem de bedenen kendini ve başkalarını koruyabileceği bilinciyle kadın dayanışmasını da güçlendiriyor. Öz savunmanın bireyin de toplumsal yaşamın da dönüşmesini sağlayan çok boyutlu bir etki alanı var.

Üç yıldır Kadın Öz Savunma Akademisi olarak birçok farklı şehirde (pandemi sebebiyle şimdilik online olarak) bir araya geliyor, eğitimler, atölyeler gerçekleştiriyorsunuz. Bize sosyal girişimizin faaliyetlerinden, projelerinizden bahsedebilir misin?

Pandemiye kadar aslında çalışmalarımızı öncelikli olarak Türkiye’de kadına yönelik şiddetin en yoğun görüldüğü şehirlerde fiziksel olarak insanlarla bir araya gelerek öz savunma programları gerçekleştiriyorduk, fakat pandemiyle birlikte bizim de bambaşka bir öğrenme sürecimiz oldu. Online olarak neler yapabileceğimizi keşfederken aslında Türkiye’den ve Dünyanın birçok yerinden farklı insan ve kurumla bir araya gelmeye başladık. Pandemi’de kadına yönelik şiddetin artışından duyduğumuz endişeden dolayı açıkçası hiç durmadan ürettiğimiz ve destekleyici çalışmalar gerçekleştirdiğimiz bir döneme girdik.  Hacimli çalışmalarımızdan bahsedilebileceğim gibi duruyor sanırım, çok uzun uzadıya bir anlatımdan kaçınmak isterim. Okuyucunun affına sığınıyorum 🙂

Bilgilendirici ve güçlendirici içeriklerin yer aldığı videolardan oluşan bir sosyal medya kampanyası ürettik, online öz savunma programlarına devam ediyoruz, psikososyal destek alanı uzmanlarımızla psikolojik güçlenme üzerine atölyeler gerçekleştiriyoruz, hukuki destek ekibimizle İstanbul sözleşmesi, 6284 sayılı kanun gibi hem ulusal hem de uluslararası yasal düzenlemeler hakkında hem de sahip olduğumuz haklar ve kullanımlarıyla ilgili eğitimler yapıyoruz, fiziksel öz savunma çalışmalarını desteklemek amacıyla yeni bir video serisi ürettik, özellikle genç kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede daha fazla sorun yaşaması dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı güçlenme programını hayata geçirdik.

Şimdi ise bizi çok heyecanlandıran üç yeni projeye start verdik; ‘‘Hack the Fear” adını taşıyan ve gençlerin şehirdeki eşitsizlik ve şiddeti hack’leyecek proje fikirlerini geliştirebileceği bir hackathon, Türkiye yapımı prodüksiyonlardaki (dizi, uzun metraj, kısa film ve reklam) kadına yönelik şiddete karşı mücadeleyi zeminine alan “Kestik” isimli programımız ve pandemi ile ev içerisine hapsolmak durumunda kalan yaşamlarımızdaki sorunlara dikkat çekerek psikolojik güçlenmeyi destekleyecek yöntemler sunacak bir animasyon video serisini de kapsayan sosyal medya kampanyası.

‘‘İdeal’’ olandan çok uzak memleketimizin hali… Hiçbir şey değişmeyecek korkusu çöküyor bazen üzerimize. Mental güçlendirme çalışmalarını nasıl yürütüyorsunuz?

Bu korkuyu bazen mücadelesini verdiğimiz bir davanın kaybedilmesinde bazen verilmeyen bir uzaklaştırma kararında bazen sosyal medyada bazen en yakınımızdakilerin davranışları üzerinden hissettiğimiz anlara bir de İstanbul Sözleşmesi’nin fesih kararı eklenmesi ile aslında bir kere daha “mental olarak” güçlenmenin ne kadar önemli olduğunu anladık. Kadınlar olarak yürüttüğümüz bu mücadelenin ciddi bir mental boyutu da var ve biz bu mücadelenin kazanını olarak çıkacağımıza olan inancımızı diri tutmak adına da mental güçlenmeye duyuyoruz.

Psikososyal destek ekibimiz alan uzmanlarından oluşuyor ve uzmanlarımızla güçlendirici içerikler, güçlenmenin tüm boyutları ve yöntemleriyle ele alındığı eğitimler, podcast’ler üretiyoruz.  Şiddet bağlamında türleri tanıma, farkında olma ile mevcut durumla mücadele etme arasında yaşanan “gelgitler, acabalar, yoksalar, zatenler”i mental güçlenme ile aşabiliyoruz. Mental güçlenmede “dayanışma”nın da önemli bir yeri olduğunu da ayrıca belirtmek gerekiyor. Çünkü dayanışmadan destek alan bir kadın günün sonunda mücadele için kendisini hep daha güçlü hissediyor!

Sadece “Hayır” demek de öz savunma zaten ama çok önceden öz savunma deyince, Türkiye Feminist Hareketi’nin 1989-1990 yıllarındaki “Mor iğne” kampanyası aklıma geliyordu. Ya da “Nevin’in Baltası”… Mor iğnem olmadı hiç ama biber gazımı cebimde sıkıca kavradığıma emin olduğum uzun yıllarım oldu. Özellikle Kadın+ ve LGBTİ+’ların öz savunma araçlarından biri olan bu biber gazları hakkında günümüzde de taşımak suç mu değil mi gibi tartışmalar dönüyor. Bizler öz savunmanın hak olduğunu biliyoruz ve buna inanıyoruz.

Peki öz savunmanın hukuktaki karşılığı nedir?

Öz savunmanın hukuki boyutta geçmişine baktığımızda her çağda varlığının kabul edilmiş olduğunu görebiliriz. Roma hukukunda bile karşılığı olan öz savunma hem uluslararası hem de ulusal hukukta düzenlenmiş bir kavram, esasında.

Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşama hakkı düzenlenmiştir ve yaşama hakkının üç istisnasını sayılmıştır, bu üç istisnanın ilk sırasında “bir kimsenin kendisi yasadışı şiddete karşı koruması” nı yani meşru savunmayı öngörmüştür. Uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmelere taraf olmanın önemi işte bu noktada bir kez daha karşımıza çıkıyor.

İç hukuktaki karşılığını ise hem Anayasa’da hem Türk Ceza Kanunun’nda görebiliriz. Türk Ceza Kanunu’nda “Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler” başlığı, öz savunma uygulayan kadınların davalarında da en önemli dayanak noktamız aslında. Bu başlığın altında 25.maddenin 1.fıkrasında şöyle deniliyor; “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez”. Yani kanun diyor ki açıkça, öz savunma hakkını zorunluluk halinde ve orantılılık üzerinden kullanabilirsin.

Kadınların katillerine indirim vermeye doyamayan; seks işçilerinin, transların katillerine neredeyse ödül veren yargımız, hayatlarını savunan kadınları gözünü kırpmadan cezalandırıyor. Ama arada “erkek” adalet değil, gerçek adaletin işlediği de oluyor. Mesela yakın zaman da sevindirici bir haber geldi; Melek İpek’in özgürlüğüne kavuştuğunu duyduk. Çilem Doğan da kadın dayanışması sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştu. Bu sürecin nasıl işlediğine, mücadelenin, dayanışmamın bu süreçlere olan etkisine dair konuşalım mı?

Her iki olay da bize, cinskırım yapılan bir ülkede adaletin yerini bulması için mücadelenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Bu ülkedeki en örgütlü ve en güçlü yapı kadın hakları hareketidir. Çilem Doğan’ın da Melek İpek’in de davalarını gündemden indirmeyerek tüm ülkenin buraya bakması sağlandı, bu ister istemez verilecek kararın “hukuka uygun” olmasını da zorunlu kıldı. İdeal bir dünyada “hukuka uygun karar verilmesi” gibi bir cümlenin oksimoron olması gerekirken biz sokaktan, meydanlardan, mahkeme salonlarından, sosyal medyadan kısaca sesimizi duyurabildiğimiz her yerden haklarımız için mücadele edip, kanunları uygulayın diyoruz. Şiddet gören kadını korumayan devlet kadının kendi yaşam hakkını kendisinin korumasını zorunlu hale getiriyor. Bizi korumayan devlet şiddet faillerini koruyor, bunun karşısında örgütlü mücadeleyle her kadının hakkını savunarak durmaya devam ettikçe kazanmaya devam edeceğiz. Çünkü, hep dediğimiz gibi faillerin kim olduğunu çok iyi biliyoruz!

Hak mücadelemiz de feminist öz savunmadır. Yaşadığımız şiddeti, tacizi dile getirince şeytanlaştırılıyoruz. Ya yalan söylüyoruz birilerine göre ya zaten şiddeti hak etmiş oluyoruz. Tüm bu yorucu süreçte, vazgeçmemek için bizleri güçlendirecek araçlara ihtiyaç duyuyoruz. Genellikle sesimize ses veren, bu sesi daha da yükselten dayanışma sayesinde güçlü hissediyoruz. Peki daha bu hak mücadelesinin başında, tüm bu şeytanlaştırma yüzünden kendini güçsüz hissedenlere ne söylersin?

Kendi içimizde ihtiyaç duyduğumuz gücü bulamayabiliriz, bulmuş ama yorgun ya da umutsuz hissedebiliriz, çok güçlü bir anımızda bir anda da düşebiliriz. Tam da bu anlarda milyonlarca insanın benim için de hak mücadelesini sürdürdüğünü hatırlamak yapılabilecek en iyi şey. 8 Mart Gece yürüyüşünde bir pankart vardı “umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla” yazılı! İşte öyle bir kalabalık var aslında neye ihtiyacımız varsa yanımızda olan. Bireysel olarak durduğumuz yerde haklarımızı öğrenmek, hak mücadelesinde yer alan bir sivil toplum örgütünün kapısını çalmak,  destek alabilecek yerleri ve insanları belirlemek, güçlenmemizi gerçekten destekliyor.

Aklımızın bir yerlerde tutup ihtiyaç duyduğumuzda çıkaracağımız bilgilere şunu da ekleyebiliriz; bizim bu dünyada var olmamız, başlı başına iktidar politikalarına, ataerkil düzene, örgütlü kötülüğe karşı bir başkaldırı ve mücadele! Yüzyıllardır süren bir hak mücadelesinin her yere saçılmış tohumlarıyız! Her yerdeyiz, her yerde açıyoruz, her yerde rengarengiz ve her yerde direniyoruz. Bize karşı kaybettiler, kaybetmeye devam edecekler ve kazanan biz olacağız!

Hayatımızın büyük bir kısmını online olarak geçiriyoruz. Siber zorbalık pandemiyle başladığı için değil ama dijital alemde daha çok zaman geçiyoruz ve maalesef her an, çok kolay bir şekilde biri tarafından siber zorbalığa maruz bırakılıyoruz. Kadın Öz Savunma Akademisi olarak, Google Türkiye ile bu konuya dair bir araya geldiniz. Bize bu çalışmadan bahsedebilir misin? Nedir bu siber zorbalık? Şirketler, kurumlar nasıl sorumluluk alıyor, çözüm üretmeye dair ne tür bir çaba gösteriyorlar?

Siber zorbalığı, dijital araçlar kullanılarak hedef olarak seçilen kişi/kişilere zarar vermek amacıyla yapılan eylemler olarak tanımlayabiliriz. Bu eylemlerin, aşağılama, hakaret, nefret söylemi, taciz, özel hayata dair mesaj ve görüntülerin yayınlanması, sürekli takip gibi birçok boyutu olabiliyor. Zorbalığın, dijital dünyada yaşanması dolayısıyla insanlarda reel etkilerinin olmayacağına dair bir algı var. Bu kadar sık görülmesi ve giderek şiddetinin artması da ne yazık ki tam da bu algıdan dolayı. Bu konunun ciddiyetini anlamak ve bir an önce mücadeleye başlamak lazım; çünkü uzmanlar eğer önlem alınmazsa küresel bir ruh hastalığı salgını ile karşı karşıya kalacağımız konusunda hemfikirler!

Sosyal medya platformlarının bu konuyla mücadele için çalışmaları olsa da yetersiz, teknoloji şirketleri bu konuyu yeni yeni gündemlerine alıyorlar. Türkiye’de hiçbir kurumda siber zorbalıkla mücadele için bir eylem planı ya da politikası olduğunu söyleyemeyiz, ama farkındalık sağlayıcı eğitimlerle en azından bir adım atmış olanlar var. Siber zorbalıkla mücadelede, ne yazık ki bir elin parmağını geçmeyecek iyi örnek var. Bu örnek çalışmaların çoğaltılması ve özellikle online çalışma sonrasında tüm şirketlerin çalışanlarını korumaya yönelik politikalar geliştirilmesi şart!

Sosyal ağlar dijital dünyayı daha güçlü hale getirmek için güncellemelerle daha güvenli bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Yorumları kapama ve Instagram’ın ‘‘yakın arkadaş’’ özelliklerinin yanı sıra sosyal medyadaki bir paylaşımı rapor ederken seçeneklerin detaylandırılması gibi önemli gelişmeler de oluyor. Bu platformlarla Kadın Öz Savunma Akademisi olarak nasıl bir araya geliyorsunuz? Ya da bu konuda kullanıcılara dair bir bilgilendirme, güçlendirme yapıyor musunuz?

Verdiğimiz eğitimlerde hazırladığımız içeriklerde bu platformların sağladığı tüm güvenlik önlemlerini anlatmakla birlikte olası bir siber zorbalık durumunda hukuken neler yapabileceklerini ve mental olarak kendilerini nasıl güçlendirebileceklerini de paylaşıyoruz. Fakat bu zemini kurarken kişilerin bu güvenlik önlemlerini kullanmak zorunda kalmaması adına da bir yandan mücadele etmemiz gerektiğinin farkındayız. Çünkü kişinin tacizden korunmak adına profilini kapatmak zorunda hissettiği bir yerde kişinin özgürlüğü de kısıtlanmış oluyor. Ya da birinin hayatıyla ilgili yorum yapma hakkını kendini bulan insanların aşağılama ve hakaretlerinin o kişinin psikolojisine nasıl zarar verdiğini göstermek gerekiyor ki, kişinin kendi koruması adına o yorumları kapatmasına gerek kalmasın. İnsanlara “özgürlüğüm mü güvenliğim mi?” ikilemini yaşatmayacak bir dijital dünya dönüşümü sağlamamız gerekiyor.

Bireysel olarak bizler nasıl destek mekanizması olabiliriz? Özellikle günlük hayatımızda biz kadınlar olarak öz savunmaya dair hangi konularda öncelikli olarak bilgi sahibi olmalıyız? Hem kendimizi hem de etrafımızdakileri korumak için soruyoruz bunu…

Bireysel olarak durumsal farkındalığımızı geliştirmekle başlayabiliriz.  Öz savunmanın 5 temel prensibi bulunuyor; Düşünmek, bağırmak, kaçmak-koşmak aslında olay anından uzaklaşmak, fiziksel direnç uygulamak, paylaşmak ve söylemek. Düşünme kısmı, durumsal farkındalığımızın seviyesi kadar farklı çözümler üretmemizi sağlıyor. Mesela gözümüzü kapattığımızda pencere nerde kapı nerede en yakınımdaki hangi cisimle kendimi koruyabilirim pratiği yapmak bu farkındalığımızı çok geliştiriyor.  Bir tehlike anında nasıl bağırmamız gerektiğine dair araştırmaların ortaya koyduğu önemli bilgiler var. “Yardım edin” diye bağırdığımızda failin kendisini daha güçlü hissedip daha saldırgan hale gelebiliyor. Bu durum, etraftan geçenlerin de seyirci efekti (bystander effect) olarak adlandırılan bir psikososyal davranış göstermelerine de sebep oluyor; yani yardım etmek yerine durup izliyorlar.

Bu yüzden bir tehlike anında “hayır” diye bağırmak gerekiyor, mümkün olduğunda sert ve itaatkar bir ses tonuyla “hayır” diye bağırdığınızda fail böyle bir tepki beklemediği için genelde afallıyor ve bir sonraki hamlesini yapacağı zamana kadar ortalama 5 saniye gibi bir süremiz oluyor, bu 5 saniye kaçmak, bulunduğumuz yerden uzaklaşmak adına kritik de olsa bir imkan sağlayabiliyor.

Kendi başımıza ya da bir başkasının başına gelen bir olayda da paylaşmak, dinlemek ve destekleyici mesajlar vermek çok güçlendirici bir yerde. Fakat burada kişinin ve kendimizin buna mental olarak hazır olma halini gözetmeyi unutmamak gerekiyor.

Her yıl hatırlanacak, 8 Aralık “Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim diye” gününe gidelim mi? Beni çok güçlendiriyor! Her yıl hatırlamalıyız. İfşa yöntemi ve sonrasındaki sürece dair sen neler düşünüyorsun?

Benim için ifşa hareketi, “Kadının beyanı esastır”ı herkese öğrettiğimiz ve faillerin gücü, konumu ne olursa olsun kendilerine dokunulmayacağını düşündükleri o güvenli alanlarını ellerinden aldığımız bir hareket. Bu hareketin, şiddete uğrayan kadınların her zeminde mücadelesini güçlendirdiğini düşünüyorum. Çünkü “şikayet etsem ne olacak ki” düşüncesi kimi zaman bizi mücadeleden alıkoyarken ifşa ile o mücadelemizi sürdürebileceğimizi öğrendik.

İfşada benim için dikkat etmemiz gereken ana konu yeniden şiddeti üretmekten uzak bir dil ve yöntem tercih etmemiz gerektiği. Sadece failin ifşalamaya, failin özel hayatındaki kişilerin (partner, çocuk, ebeveyn gibi) fotoğrafları, iletişim bilgileri gibi bilgilerin yayınlanmaması gerekiyor. Faillerin ifşası, şiddete uğrayan kişilere konuşma gücü verdiği gibi o olayın kişinin zihninde tetiklenmesine de sebep olabilir. Bu yüzden özellikle kitlesel bir eylem anında, psikolojik destek veren kurumların bilgilerinin de paylaşılmasının elzem olduğunu düşünüyorum.

Dijital aktivizm mevzusunu da şu ara sıkça soruyoruz röportajlarımızda ama dijital aktivizmin gücü hakkında da yorumlarını merak ediyoruz… Yeni bir şey değil, röportajımızın başında da dediğimiz gibi fakat pandemiyle evlere çekildiğimiz şu günlerde, ekran başında da bir araya gelebileceğimizi, dayanışmaya devam edebileceğimizi ve etkili olabileceğimizi gördük.

“Tweet atacaksanız da ne olacak” sözünün karşısına koyabileceğimiz çok ciddi kazanımlar elde ettik. Evet tweet attık, şiddet uygulayıp serbest kalan faili tutuklattık, fotoğraf challenge’ı yaptık İstanbul Sözleşmesi’nin yaşattığını Dünya’nın bir ucundaki insanlarla birlikte söyledik, hashtag açtık tacizci yazarların kariyerlerini ellerinden aldık, Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştiremeyeceğimizi zannedenlere cevabımızı Dijital Onur Yürüyüşü’nde yan yana gelerek verdik. Bu gücün artık hepimiz farkındayız ve bu gücü mücadele alanımızı ve etkisini büyütmek, fiziksel sınırları ortadan kaldırarak hak arayışında olan herkesin yanında olabilmek adına kullanmaya devam etmeliyiz, ama sokakları da asla bırakmadan!

 

 

editörün seçtikleri