Pandemi sonrası dünyada lüks modanın sürdürülebilirlik gündemi
yazar: İris Işık

Dünyayı tam orta yerinden vuran COVID-19 ile tanışalı tam bir sene oldu, Türkiye’yi vuralı ise 11 ay diyebiliriz. İçinde yaşadığımız gezegenin gerçekliğini, güncel durumunu insanoğlunun yüzüne bir tokat gibi çarpan bu virüs, varoluşsal sorgulamalara sebep olduğu gibi kapital dünya sisteminin üretim ve tüketim alışkanlıklarına durup şöyle bir bakmamız gerektiğini de hatırlattı. Biz, tüketiciler olarak satın alma alışkanlıklarımızda dünyaya daha az zarar verecek şekilde ne yapabiliriz sorunsalıyla harıl harıl boğuşurken acaba çarkın diğer tarafı tüketim kültürüne yön veren moda sektöründeki üretim politikaları bizim kadar bilinçlenmeye başladı mı?

Bu sorunun cevabı hâlâ çelişse de kristal kadar berrak bir gerçek var ortada: 2021’de sürdürülebilirlik kelimesini (!) sezon mesajına taşımayan sektörde neredeyse hiçbir marka yok artık! Daha sürdürülebilir olmak, çevreye daha az zarar vermek veya etik üretimi benimsemek… Kafası kopmuş tavuk gibi panik halde dolaşan neredeyse tüm moda markalarının sürdürülebilirlik namına neresinden tutarsam kârdır mantığıyla var olmaya çalıştığı yeni moda düzenindeki en son gelişmelerden radarımıza takılanlara tüm benliğimizle dadandık.

COVID-19 geldi, hoş geldi aramıza. Hayatımıza girdi gireli ultra hızlı bir şekilde devamlı üreten, satın alan ve tüketen insanoğlu yani bizler, neyi nasıl yaptığımızı sorgulamaya başladık ister istemez. Evlere tıkıldığımızdan bu yana ofise gidiş-dönüş yolculuğu, yıllık izinleri kullandığımız seyahatler, dışarıda yeme-içme aktivitesi ya da hafta sonu gezmesi gibi vasıta gerektiren olayları bir süreliğine rafa kaldırınca içinde yaşadığımız biricik gezegenimize verilen zararın da azaldığına şahit olduk hep birlikte. Araştırmalar 2020 yılının ilk altı ayında yani karantinaya girdiğimiz ilk aylarda 2019’daki aynı zaman dilimine göre tüm dünyada karbondioksit emisyonunun yaklaşık yüzde 9 azaldığına işaret ederken bu oranın toplam 1551 mt (metrik ton) azalmaya denk geldiğini de ekliyor.

Fakat bu sürecin en can alıcı farkındalıklarından biri galiba yaşamımızı devam ettirmemiz için belli başlı ihtiyaçlar dışında çok da gerekli (!) olmayan ürünleri artık almamaya başlamamız olabilir. COVID-19 hayatımıza girdi gireli özellikle moda alanındaki tüketim alışkanlıklarımızı sorgular, paramızı neye veriyoruz konusunda daha şüpheci yaklaşır olduğumuz kesin. Daha da önemlisi acaba bu konuda daha sürdürülebilir bir tüketim alışkanlığı nasıl benimserim sorusu daha önce hiç olmadığı kadar kafamızı kurcalar oldu. Biz tüketiciler bu soruna kafa patlatırken terazinin diğer tarafı- moda sektöründeki üretim politikalarında- da değişim rüzgarları esmeye başlamıştı. Zira en ”tüketici” ne kadar bilinçlenirse bilinçlensin, en büyük ”sorumluluk” yine sektöre yön veren markaların tarafında.

Moda sektörünün sürdürülebilir (!) yepyeni kuralları 

Evet, UNCTAD verilerine göre moda endüstrisi çevreyi en çok kirleten ikinci sektör olarak biliniyor. Örneğin; 1960 ile 2015 yılları arasında tekstil atıklarının yüzde 811 arttığını biliyor muydunuz? Ya da çöp sahalarının sadece 2018 yılında toplam 11,3 milyon ton tekstil ürününü çöp olarak aldığını? Bu rakamlar geçtiğimiz yıllarda kıyıda köşede defalarca yazılıp çizilse de COVID-19 ile gün yüzüne çıktı diyebiliriz. Daha doğrusu, tüm dünya nüfusunun evde kaldığı süre boyunca aslında çevreye muazzam boyutta zarar verdiğimizi yüzümüze vurdu sağ olsun bu virüs ve ister istemez bu astronomik rakamlardan daha çok konuşur olduk.

Hal böyleyken moda endüstrisi ne yapsın, 2020 yılı ona hiç yaramadı ve fena sarsıldı. Tüm dünyayı saran virüsün üretim çarklarını yavaşlatmasıyla tedarik tarafında sıkıntılar oluşmaya başladı. Diğer taraftan ise bilinçlenen tüketiciler artık üretimi daha sorumlu ürünler alma arzusuyla yanıp tutuşmaya başladı. Özellikle moda sektörünün hedef kitlesi milenyum ve Z jenerasyonlarının da bilinçlenip hızlı modaya sırt dönmeleri ve sürdürülebilir ürünlere yatırım yapmaları ister istemez oyunun kurallarını değiştirmek zorunda kaldı. Alttan kaydırma linkleri ile Instagram’ı kasıp kavuran heyecanlı influencer’lar bir yanda dursun Covid-19’un tüketiciler üzerinde genel olarak olumlu etkisi oldu diyebiliriz aslında. PayPal tarafından yürütülen bir online çalışma, podyumlardaki trendleri kopyalayıp çevreye zarar verecek şekilde üretim yaparak ürünlerini satışa sunan hızlı moda markalarının satışlarının 2020 yılında yüzde 46 azaldığını söylüyor mesela.

Fiziksel ve dijital oldu sana ”FİJİTAL”

Moda endüstrisinde sekmeye uğrayan sadece üretim değil, şov tarafı da ister istemez tökezledi. Yılda iki kere gerçekleşen sezon trendlerinin belirlendiği defileler için harcanan milyonlarca para ile kalkınan yüzlerce şirket bu sene dünya şartlarına adapte olmak zorun kaldı. Her şeyin dijitalleştiği yeni düzende defilelerin de sanal ortama taşınması biraz da zorunlu oldu ve o da neyin nesi? Bu yeni düzene uyum sağlarken fiziksel defile sektörünün çevreye verdiği zararın bilançosuna hep birlikte tanık olduk. Yüksek modaevlerinin her sezon seyirciyi şaşırtmak ve eşsiz bir deneyim yaşatmak için devasa bütçelerle hazırladığı podyumların 2021 İlkbahar-Yaz sezonu için seyircisiz formatta fijital defilelere evirilmesinin gezegene daha az zarar verdiği kesin.

Yılın iki ayında satın almacıların New York, Londra, Milano ve Paris Moda Haftaları’na yaptığı seyahatlerin toplam 241.000 ton karbondioksit yayılımına yol açtığını söylüyor Ordre ve Carbon Trust birlikteliği ile yapılan Zero To Market raporu. Bu verinin sadece satın alma yapan kişileri kapsaması da aslında durumun ne kadar vahim olduğuna işaret ediyor; yani modellerin, basın mensupları ve görevli kişilerin sayısı bu veride yer almıyor, hayal edin zararın boyutunu? Dünyanın her köşesinden onca uçak, tren ya da araba yolculuğunu siz düşünürken biz de şu soruyu soralım:

Peki, her şey normale dönse ve seyircili fiziksel defileler yeniden düzenlense yüzlerce kişi arasında maskesiz (ya da maskeli bizce farketmez sanki) ilk sırada oturma kavgalarının boy gösterdiği sahnelere yeniden şahit olur muyuz sizce? ”Evet” dediğinizi duyar gibiyiz. Tabii fiziksel şovların ayrı bir deneyim yaşattığı kesin. Sunduğu malzemelerle en az bir, iki ay geçirmek mümkün. Ancak işin eğlence kısmını bir kenara koyarak defilelerin her iki formatında da (fiziksel ya da dijital) karbon ayak izi azaltmanın yöntemine bakmak ve en sürdürülebilir yolları bulmak olduğunu unutmamak gerek.

‘‘Hepimiz modanın kurbanıyız’’

Yüksek modaevlerinin günah çıkarırcasına yeni oyun kurallarını benimsemesi iyiye işaret olsa da bazı raporlar daha çok yol katedilmesi gerektiğini ön görüyor. McKinsey ve Global Fashion Agenda’nın yepyeni raporu moda endüstrisinin karbondioksit emisyonunun gerekli oranda azaltmaktan daha çoooooook uzakta olduğunu ve sektörün hala bunun için yeterince aktif çalışmadığını öne sürüyor.

Geçtiğimiz Eylül ayında Maria Grazia Chiuri kreatif direktörlüğündeki Dior’un İlkbahar-Yaz 2021 defilesinin sonunda maskeli bir kadın aktivistin elinde kocaman bir pankartla podyumda belirmesine seyircileri çok da şaşırtmamıştı doğrusu. İlkbahar 2017 koleksiyonundaki ‘’We should be all feminist’’ yazılı tişörtü ve Sonbahar-Kış 2020 sezon dekorundaki “Patriarchy = CO2’’ gibi Dior’un slogan sevdasından sonra olsa gerek podyumda taşınan ‘’Hepimiz modanın kurbanıyız’’ yazılı pankartı izleyiciler gösterinin bir parçası sanmıştı ve pek tepki verememişlerdi haliyle. Global Çevre Hareketi Extinction Rebellion aktivisti elindeki pankartıyla podyuma izinsiz girerek hepimizin aslında farkında olduğu ama kendimize hatırlatmaya çekindiğimiz gerçeği bir kere daha gün yüzüne çıkardı: hepimiz modanın kurbanıyız.

Hızlı modanın öncü markalar ile yüksek modaevleri bu işin kaçarı yok diyerek öyle ya da böyle sürdürülebilirlik kurallarını kendi politikalarına adapte etmeye çalışıyorlar. Paketlemelerinden, etik çalışma koşullarına, ileri dönüşümden geri dönüşüm yöntemlerine kadar seyreden bir yelpaze var karşımızda. Ancak bu konu kaygan bir zemin adeta. Atıkların yeniden kullanılabileceği bir pazar sağlayarak şirketlerin atıkları azaltmalarına yardımcı olan Globechain şirket kurucusu May Al-Karooni, lüks markaların bu yönde uyguladığı sistemlerin kendi içinde tutarsız olduğunu söylüyor. Etiketlerini söküp daha düşük fiyatta satan markaların yanı sıra satılmayan ürünleri Globechain gibi platformların aracılığıyla hayır kurumlarına verenler de var. Ancak lüks markalar itibarlarını o kadar korumaya odaklılar ki iyi bir indirim yapıp kaliteli ürünleri elden çıkarmak söz konusu dahi değil. Kimi zaman satılmayan ürünleri yaktıkları senaryolar bile var. Bakınız: Burberry. Hatırlarsınız belki Burberry 2018’de yaklaşık 28,6 milyon sterlin değerinde satılmamış ürünlerini sırf marka itibarini korumak için (yani evet, az bulunur ve ”ulaşılmaz” olmak adına) yaktığıyla ilgili bir haber çıkmıştı.

Stella McCartney ve Gabriela Hearst gibi isimler moda sektörünün sürdürülebilirlik alanındaki öncüleri arasında sayılıyor. Tabii onların bu alandaki adımları da sağlam eleştiriliyor zaman içerisinde; tek taraflı kaldıkları, bir şeyleri düzeltirken başka bir şeyleri de bozdukları söyleniyor ya da yaptıkları yetersiz görülüyor. Ama yine de hızlı modanın yanında yaptıkları bazı açılardan örnek teşkil edebilir.

Marka kimliği olarak ”sürdürülebilirlik”

2015’den bu yana gerek koleksiyonlarında gerek mağazalarının yapımında sürdürülebilirliği önceliğine taşıyan New York merkezli Uruguaylı tasarımcı Gabriela Hearst, 2019 Eylül ayında New York’ta gösterilen Sonbahar-Kış 2020 defilesini sektörün ilk karbon nötr defilesi olarak gerçekleştirmişti. Nasıl mı? Şöyle: Yerel ve mevsime ait yiyeceklerle yemek yapan ve sahne arkasında elektrik kullanımını en aza indiren catering servisini tercih ederek. Başka yerden uçmak zorunda kalmayan şehirdeki modelleri book’layarak.

Ayrıca Hearst defile üretimiyle ilgili enerji maliyetlerini daha önce Save The Children ile seyahat ettiği Kenya’daki Hifadhi-Livelihoods Project’e bağışlayarak zararı dengelemeyi hedeflemişti. Bu sezonki defilesinde ise karbon ayak izini ülkedeki Amazon yağmur ormanını koruyan ve nesli tükenmekte olan türleri izleyen Peru asıllı bir STK olan Madre de Dios’a yaptığı bağışla dengelemişti. İleri dönüşüm ve deadstok kullanımında modanın öncüsü diyebileceğimiz Gabriela Hearst’ten öğrenecek çok şey var. Geçtiğimiz ay Fransız modaevi Chloé, Kreatif Direktörlüğü koltuğuna Gabriela Hearst’ün geçtiğini duyurması da aslında bu açıdan çok manidar. Kim bilir belki de Hearst’ün buraya geçmesinin arkasındaki asıl sebeplerden biri Chloé daha duyarlı ve çevre dostu bir marka yapma girişimidir.

Sürdürülebilir modanın en tutkulularından Stella McCartney. Hatta marka kimliğinin en büyük parçası bu. Her yıl 150 milyondan fazla ağaç, çoğu zaman tehlike altındaki ormanlardan viskoz yapımı için kesiliyor. Bu bilgiyi verdikten sonra McCartney’nin küresel ormancılık STK’sı Canopy ile birlikte çalışarak, kullandığı viskozunu sürdürülebilir kaynaklardan elde edildiğini garanti eden ilk marka olduğunu da ekleyelim. Üretiminin yanı sıra mağazalarının işletmesi de çevreye duyarlı. İngiltere’deki mağazaları, ofisleri ve stüdyoları rüzgar enerjisiyle çalışıyor mesela. Bununla da kalmıyor, yurt dışındaki mağaza ve ofislerine enerji sağlamak için yenilenebilir enerji kullanıyor ve faaliyetlerinin yüzde 45’ini yüzde 100 yenilenebilir yeşil enerji ile sağlıyor.

Yetmiyor, İlkbahar-Yaz 2021 sezonu için sürdürülebilirliğe olan inancını daha da perçinleştiriyor ve tamamen transparan oynuyor. Markasının 2019 yılında 27.210 ton karbon yaydığını Eco-Impact raporunda yayınlıyor ve hâlâ gelişmesi gereken daha çok yer olduğunu da eklemeden geçemiyor Stella McCartney. Hatta İlkbahar-Yaz 2021 koleksiyonunu hazırlarken karantina sırasında evdeki zamanını ‘’A’dan Z’ye Bir Manifesto’’ üzerinde çalışarak geçiren tasarımcı şimdiye kadar inandığı her fikri daha da güçlendirmişe benziyor. Manifestoda yer alan bazı harflerin taşıdığı mesaj ise şöyle; A ‘‘accountable’’ yani sorumlu olmak, O ‘‘organik’’ ve V de ‘‘vegan’’ gibi. Buradaki en büyük sıkıntı, daha önceki bir yazıda da belirttiğimiz gibi, organik ürünlerin işlenmesi sırasında doğaya saçılan kimyasallar. Bu materyallerin işlenme şekli de (mesela vejetal deri üretiminde olduğu gibi) ciddi kimyasal salınımına sebep oluyor. Stella McCartney, karbon ayak izini azaltmak için kıyafetlerimizi daha az yıkamamız gerektiği yönünde mesajlar veriyor olabilir ama suni deri ve diğer materyallerinin üretimleri sırasında çıkan kimyasallar da insan sağlığı ve çevre için eşit derecede tehlike yaratıyor.

Yani kısacası evet, teoride mükemmel gözüküyor Stella McCartney cephesinden gelen her haber ve gelişme ama deşmeden de olmuyor.

Diğerlerinde ne var ne yok?

E hal buyken COVID-19 etkisiyle yaşanan farkındalıkla sürdürülebilir bir modadan eksik kalmamak adına birçok marka kervana katılma çabasında. Kimisi ise sürdürülebilirliği bünyesine çoktan yedirmiş bile ama bu zamana kadar orada burada pek de konuşmamış onun hakkında. Şimdi ise tam zamanı deyip sezon koleksiyonlarında bas bas bağırmakta. Örneğin, ‘’Lüks ve sürdürülebilirlik tek ve aynı’’ diyen Fransız merkezli çok uluslu şirket Kering’in 1996’dan bu yana sürdürülebilirlik hedefi çalışma politikasının tam merkezinde. Gucci, Saint Laurent, Bottega Veneta gibi yüksek modaevlerini bünyesinde barındıran Kering Grup, uzun zamandır etik ve sürdürülebilir üretim üzerine çalışmalar yürütüyor. Bünyesindeki markaların sürdürülebilirlik hakkında bu kadar çok konuştuğunu belki de yeni yeni duyuyoruz ve ondan radarımıza giriyorlar, kim bilir? Kering Grup içerisinde yer alan Balenciaga da onlardan biri mesela. İlkbahar-Yaz 2021 koleksiyonundaki kumaşlarının çevreye zararına odaklanan markanın Kreatif Direktörü Demna Gvasalia, koleksiyondaki tek renkli kumaşların yüzde 93,5 ya sertifikalı sürdürülebilir ya da ileri dönüşümlü kaynaklarla elde edildiğini söylüyor. Desenlilerin ise yüzde 100’ünün de sürdürülebilir sertifikası mevcut olduğu yönünde.

Karbon nötr olan Gucci ise 2018’den bu yana kendi operasyonlarında ve tedarik zincirinde 2018-2019 yılları arasında sera gazı emisyonunu yüzde 18 azaltmıştı. Geçtiğimiz Eylül ayında ise İlkbahar-Yaz 2021 defilesi yapmamaya karar vermişti. Stella McCartney ve Burberry’nin ayak izlerini takip ederek lüks konsinye platformu The Real Real ile iş birliği yapan İtalyan modaevi, satılmayan fazla ürünlerini yakmak yerine burada onlara ikinci bir şans veriyor. Gucci cephesinde sular durulmuyor ve taptaze bir haber düşüyor kucağımıza. 27 Ocak’ta Davos’ta sanal ortamda gerçekleşen Ekonomi Forumu’nda Gucci Başkan ve CEO’su Marko Bizzarri doğa dostu stratejilerini ilk defa açıklıyor. ‘’Natural Climate Solutions Portfolio’’ yani ‘’Doğal İklim Çözümleri Portfolyosu’’ adını verdikleri stratejileri kritik ormanların ve mangrovların korunmasına ve eski haline getirilmesine yardımcı olmanın yanı sıra tedarik zinciri için de yenileyici tarıma yatırım yapacaklarını içeriyor.

Yüksek moda kültürünün baş tacı Chanel ise şu ara iklime oynuyor. 2018’de egzotik deri kullanımını yasaklayan ilk lüks modaevi Chanel, Misson 1.5 iklim stratejisi ile Paris Anlaşması’yla aynı çizgide iklim sorununu ele alıyor. Raporda Fransız modaevinin önümüzdeki 10 yıl içinde gerçekleştirmeyi planladığı hepsi iklim değişikliğiyle mücadeleyi hedefleyen dört eylemi ayrıntılarıyla anlatıyor. İlki, tüm operasyonlarda ve tedarik zincirinde karbon ayak izini azaltmak, ‘’2030’a kadar Chanel operasyonları genelinde emisyonları yüzde 50 azaltmak.’’ Ayrıca rapor, 2025 yılında kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçmeyi hedefliyor. Şimdiden çok da uzaklaşmadan şu ara neler yaptığına bakarsak, Fransız modaevi geçtiğimiz Eylül ayında Kaliforniya eyaletindeki 30.000 düşük gelirli yerliye 35 milyon dolarlık güneş enerjisi taahhüt etmişti mesela.

Gün geçtikçe daha da derinleşen bir mevzu haline geldi sürdürülebilirlik. Tek taraflı ele almak yetersiz kalabiliyor. Evet, atılan adımlar olumluya doğru gidiyor (gibi) ama tüm bu lüks modaevlerinin hamlelerini bir tür günah çıkarma olarak da kabul edebiliriz. Yıllarca doğadan kaynaklarını sağlamış, doğayı sömürmüş bir sektörün yaptıklarını geriye çevirmeye yönelik çabası gibi. Bir de tabii geçmişte ağızları yandığı için, yargılanmaktan da korkuyorlar. Yani aslında ”samimiyetleri” ve sahicilikleri ciddi anlamda sorgulanmaya açık.