Pretend It’s a City’den ilhamla: New York’a aşk mektubu niteliğindeki filmler
yazar: Zeynep Naz Inansal

Birçoğumuzun daha gidip görmemişken bile aşina olduğu bir şehir New York. Evde otururken Gossip Girl’den Metropolitan Müzesi merdivenlerini, Girls’den Brooklyn sokaklarını, Sex and the City’den de Manhattan’ı öğrendik. Birçok filmin, dizinin ve kitabın başrolünde karakterlerdense New York’un olduğunu söyleyebiliriz. Hatta yeni Sex and the City sezonunda Samantha yerine kimin geçeceği sorulduğunda Sarah Jessica Parker, dizinin dördüncü karakterinin New York olduğunu söylemiş. Yani yemedik ama tamam gönlün olsun SJP. Yakın zamanda Netflix’te gösterime açılan, Martin Scorsese’nin yönettiği ve Fran Lebowitz’in başrolünde olduğu belgesel dizisi Pretend It’s a City de bize New York’u, onunla aşk-nefret ilişkisi yaşayan eski bir sakini Lebowitz’in gözünden tanıtıyor.

Daha önce birçok film ve dizide gördüğümüz şikayet eden New York’lu ya da huysuz metropolitan insanı klişesinin bir adım ötesine geçen dizi aslında Lebowitz’in şehirle ilgili dertlerini anlatmasından ibaret. Ama Lebowitz bunu o kadar eğlenceli, doğal ve ilgi çekici hale getiriyor ki, kendinizi daha ne anlatacak diye beklerken buluyorsunuz. Tabii Scorsese de nerede katılıp nerede ona sahneyi bırakması gerektiğini çok iyi biliyor. Yani saatlerce bir şehirle ilgili şikayetlerini anlatan iki insan bize bu şehirle ve hayatla ilgili ilham vermeyi başarıyor. Biz de bu ilhamla, New York’a aşk mektubu niteliğindeki filmleri listelemek istedik. Ama aşk mektubu dediysek de, illa turistik yerler, mutlu sonlar gelmesin aklınıza. Aynı Lebowitz’inki gibi New York’un tüm kaosu ve karmaşıklığıyla seven ve ona aşkını haykıran filmlere dadanıyoruz.

New York, New York (1977)

Martin Scorsese’yi New York’tan bağımsız düşünmek pek de mümkün değil. New York’un Little Italy mahallesinde doğup büyüyen, New York Üniversitesi’nde sinema okuyan yönetmenin bu şehri başrolüne alan birçok filmi var. Taxi Driver (1976), The King of Comedy (1982), Mean Streets (1973) ve The Wolf of Wall Street (2013) gibi başyapıtların da aralarında bulunduğu filmlerin her birini uzun uzun anlatsak yeridir. Ama Scorsese’nin filmografisinde farklı bir yerde duran, diğer işlerine göre çok daha naif ve komik filmi New York, New York’un bizde yeri ayrı.

Müzikal olmasından ya da yönetmenin kariyerindeki başarılı filmlerin gerisinde kalmış olmasından dolayı bu filmi izleme fırsatı bulmamış olabilirsiniz. Bu da iyi haber, çünkü sizi şahane bir deneyim bekliyor. Gencecik bir Robert de Niro ve Liza Minelli’yi başrollerini oynadığı ve o meşhur New York, New York şarkısından adını alan film bir müzikal. Hafif egoist, yeni yetme, ama şeytan tüyüne sahip genç bir saksofoncuyu canlandırıyor De Niro. Minelli’nin oynadığı genç ve güzel şarkıcı Francine’le tanışınca birbirlerine aşık oluyorlar. Ama hayatta gitmek istedikleri yollar, yerine getirmeleri gereken sorumluluklar işin içine girince aşkları ve müzik dolu dünyaları yıkılma tehlikesi yaşıyor. Filmin arka planında eski zamanların caz dolu, havalı New York’unu görmek için bile izlenir.

When Harry Met Sally (1989)

Daha henüz romantik komediler her gün yenisi çıkan çerezler haline gelmemişken, hayatımızda Meg Ryan adında güzeller güzeli bir kadın vardı. Romantik komedi denilince akla o ve filmleri gelirdi. When Harry Met Sally de türünün en iyi örneklerinden, izlemiş herkesin sevgiyle hatırladığı tatlı bir film. Nora Ephron’un yazdığı ve Billy Crystal’ın Harry’i, Meg Ryan’ın da Sally’i oynadığı hikayede uzun zamandır arkadaş olan ikilinin sevgili olmaktan çekinmelerini ve bu yüzden yaptıkları şapşallıkları izliyoruz.

Gerçek bir hikayeden esinlenen film, karşı cinsten iki yakın arkadaşın belki de sık sık aldığı soruları inceliyor da bir yandan. Sonradan birçok film tarafından kullanılan bazı romantik komedi şablonlarını When Harry Met Sally’nin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Harry ve Sally’nin kararsızlıklarına, yürüyüşlerine ve çıktıkları randevulara da New York eşlik ediyor. Her açıdan tam bir iyi hissetme seyirliği olan film, New York’un çok daha keyifli ve tatlı bir halini sunuyor. Filmin senaryosunun Oscar’a ve de Bafta’ya aday olduğunu ve filmin çıktığı ilk andan itibaren bir klasik haline geldiğini ekleyelim.

Do the Right Thing (1989)

Spike Lee’nin kült filmi Do the Right Thing, tüm şehirden ziyade, Brooklyn’in kuzeyinde bulunan Bedford–Stuyvesant mahallesini odağına alıyor. Bunu yaparken de New York’un daha önce çok da tanık olmadığımız bir tarafını bizimle buluşturuyor. Sıcak havanın insanların şiddete eğilimli hale getirip getirmediği fikriyle doğan film fazlaca sıcak bir günde olanları anlatıyor. Mahalledeki bir pizza restoranında başlayan ufak bir tartışma, tüm mahalleyi kaosa sürüklüyor. Mahallenin bir süredir içinde bulunduğu değişim ve dönüşümün insanlarda yarattığı öfke bir anda herkesi birbirine düşürüyor.

Filmde Samuel L. Jackson, Rosie Perez, Martin Lawrence ve John Turturro gibi sonradan daha da ünlenmiş birçok tanıdık yüze de rastlamak mümkün. Spike Lee, kamerasını mahallede ve insanlarda gezdirirken, hala güncelliğini koruyan bazı ırksal ve sınıfsal çatışmaları ustalıkla seyirciye aktarmayı da başarıyor. Sonuçta New York’u New York yapan tüm mahalleleri, insanları ve kültürleri bir araya getirmesi. Do the Right Thing, bir yandan da kentsel dönüşüme dair söyledikleriyle ne denli öngörülü olduğunu da gösteriyor. Özellikle de Brooklyn’in şimdiki hali düşünüldüğünde.

Frances Ha (2012)

Binbir hayallerle geldiğiniz koskoca bir şehirde, işiniz, eviniz ve de güvenebileceğiniz dostlarınız yokken nasıl hayatta kalırsınız? Biraz dramatik bir giriş olsa da Frances Ha aslında bu durumu çok daha hafif ve eğlenceli bir yerden anlatıyor. Havalı çiftimiz Noah Baumbach ve Greta Gerwig’in senaryosunu beraber yazdıkları film, dünyanın tüm gerçeklerine rağmen hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç Frances’in hikayesini anlatıyor.

Genç bir dansçı olan Frances, ev arkadaşının taşınma kararı üzerine kendine yaşayacak yeni bir yer aramaya başlıyor. Maddi durumu zaten iyi olmayan kahramanımız bir de parçası olduğu dans topluluğundan da istediği işleri alamayınca iyice çaresiz kalıyor. Farklı arkadaşlarının evinde kalmaya başlayan Frances, ev ararken kendini bulduğu, bir anda büyümek zorunda kaldığı bir yolculuğa çıkıyor. Bu yetişkinlik yolculuğunda da ona bazen şefkatle ve güzel sürprizlerle, bazen de sert tokatlarla New York eşlik ediyor. Frances Ha, aynı ana karakteri gibi dinamik ve havalı bir film.

On the Rocks (2020)

Bizi her filmiyle başka dünyalara götüren Sofia Coppola’nın nispeten gündelik ve sakin filmi On the Rocks, son zamanlarda gördüğümüz en keyifli New York tasvirlerinden. Coppola, bu kez Tokyo sokaklarında ya da Versailles Sarayı’nda olmamasının acısını çıkarırcasına, New York’un nasıl da fantastik bir şehir olduğunu göstermeye adıyor kendini. Elimizde martinimizle, klasik bir arabaya atlayıp tanımadığımız insanların hayatlarını gözetlemek istiyoruz. Zaten film de bu isteğimizi tatmin etmeyi başarıyor.

Rashida Jones ve Bill Murray, talihsiz bir olay üzerinden bağlarını güçlendiren bir baba-kızı oynuyorlar. Laura, kitabını bir türlü yazamayan, evliliğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini hisseden, bir çıkmaza girmiş genç bir anne. Kocasının onu aldatıyor olabileceğini düşündüğünü babasıyla paylaşma hatasına düşüyor. Çapkın bir eski zaman beyefendisi olan babası da bu durumu dedektiflikle karışık bir baba-kız aktivitesine dönüştürüyor. İkilinin New York sokaklarındaki macerası kaçırılmayacak kadar güzel.