Radiohead’in dijital devrimi
yazar: Seden Mestan

2000’lere birbirine benzemez iki albümü peş peşe yayınlayarak girmişti Radiohead. Kendine has müzikal stiliyle hiçbir zaman garantili formüllerin tuzağına düşmeyen grubun plak şirketleriyle bağlarını kopararak internet üzerinden albümlerini yayınlamaya başlaması ise 2000’ler müzik endüstrisi için zihin açıcı (ve oldukça tartışmalı) bir hamle olmuştu: Başka yolların da mümkün olduğunu gösterdiği için…

Bundan birkaç ay önce yine racon seviyesi yüksek bir hareketle gündemimizin başköşesine yerleşmişti Radiohead. Feci şekilde hack’lenmiş ve bir de üstüne şantaja uğramışlardı. Johnny Greenwood Instagram hesabı üzerinden şöyle duyuruyordu olayı: ”Biri Thom’un OK Computer zamanından kalma arşivini çaldı ve yayınlamamak için de karşılığında 150.000 Dolar istedi.” Bu suç karşısında boyun eğmektense gerekeni yapmaya karar veren grup, şantajcısına fırsat bırakmadan bu 18 saatlik arşivi Bandcamp üzerinden hayranlarının ulaşımına açmaya karar vermişti. 18 Pound’a karşılığında indirilmeye açık olan kayıtlardan elde edilecek bu gelir ise çevreci aktivist grup Extinction Rebellion’a verilecekti.

Çok şık bir hareket!

Ama Radiohead’in bu boynu dik bir tavırla yaptığı şık hareketlere alışığız aslında. 2000’lerin ilk yıllarına dönelim.

2004 yılında EMI’lara yolları ayırmıştı Radiohead. Evet, büyük bir müzik şirketinin kanatları altında olmak pek çok açıdan konforlu olsa da bu kopuş Radiohead cephesinde bir tür özgürlüğü de beraberinde getiriyordu. Kid A ve ardından Amnesiac albümleriyle 2000’lere hızlı bir giriş yapan grup, üstüne bir de Hail To The Thief’i yayınlamış ve çoktan döneminin en büyükleri arasına adını yazdırmıştı. Müziklerinde deneyselliğin peşinde ilerliyorlardı ve diskografilerindeki her albüm kendine has bir tarz ve kimliğe sahipti. Tutan bir formülü tekrarladıklarını göremezdiniz. (Ki günümüzde de geçerli bu.) Haliyle EMI gibi bir şirketin, beraberinde türlü kısıtlamalar getiren korumacılığına da ihtiyacı kalmamıştı artık Radiohead’in. İlk cesur hareket de bu ayrılığın sonunda gelmişti.

2005 yılında kayıtlarına başladıkları yeni albümlerini internet üzerinden yayınlayacaklarını açıklamışlardı. Bugün, ‘E ne var yani bunda’ demek mümkün ama o dönem için sıra dışı bir hareket sayılırdı çünkü tüm müzik dünyası, internete karşı bir savaş açmıştı. Müzik dediğiniz şey, büyük plak şirketlerinin etiketi altında CD veya kaset formatında dükkanlarda satışa çıkar ve dinleyicisiyile buluşurdu. Geri kalan her türlü yöntem ‘korsan’dı. Hem internetin kreatif üretimler açısından sağlayabileceği özgürlükten ziyade, üretimlerin yayılması konusunda bir endişe vardı. Tabii çoğu haklıydı da, özellikle de sanatçıların internette dolaşan eserlerinin karşılığında hiçbir ekonomik gelir elde edememsi konusunda… Radiohead’in internet yoluyla albümünü dinleyiciye sunacak olması ise hem eski usul dağıtımın (ve tabii müzik şirketlerinin) sonuna gelindiğini haber veriyor hem de internet üzerinden neler yapılabileceğine dair herkesin ufkunu genişletiyordu.

Albüm için de paldır küldür stüdyoya girmediler bu arada. Bu albümlerinde yer almasını planladıkları parçaları önce konserlerde çaldılar, dinleyicinin reaksiyonlarını ölçtüler, bir nevi şarkıları görücüye çıkardılar… Bu arada The New York Times, 2006 yılında kendilerini ”en popüler bağımsız grup” ilan etti. Plak şirketine bağlı olmadan üretimlerine devam eden müzisyenlere/gruplara göre pek çok açıdan avantajları vardı tabii (hem ekonomik açıdan hem de itibar olarak), bu ”en popüler” unvanı o açıdan çok fazla bir anlama sahip olmayabilir ama bağımsız üretim yapan tüm sanatçılara cesaret verdikleri de kesin. Başka yöntemlerin de mümkün olduğunu gösterdikleri için… Colin Eastwood’a göre bu yeni yöntem, dünya üzerindeki tüm hayranlarının albüme aynı anda ulaşmaları için müthiş bir formüldü bir taraftan da.

İncelikli bir şekilde planlanmış kayıt sürecinin ardından 2007 yılında yepyeni bir albümle karşımızdaydılar: In Rainbows.

İnternetten dinleyiciyle buluşan albüm her açıdan meydan okuyucu bir tavra sahipti. ”Gönlünden kopanı ver” tavrıyla dinleyiciye sunulan albümü dilerseniz hiç para vermeden de indirebiliyordunuz. Ve ilk kez ‘büyük’ bir grup böyle cömert bir şekilde paylaşıyordu albümünü dinleyicisiyle. Ezberi bozulan büyük endüstrisi içerisinde büyük gürültü kopmuştu. Diğer yandan yayılandığı ilk gün 1.2 milyon kere indirilmişti In Rainbows.

Dinleyiciyle iletişim konusunda da yenilikçi bir tavra sahip Radiohead. Zaten çok fazla ortalarda dolaşan bir grup değillerdi ama plak şirketlerinin arada olmayışı bu iletişim sürecinde de kendi kararlarını verme fırsatı sağladı onlara. Artık daha az röportaj vermeye başlamışlardı ve söyleyeceklerini/duyurularını sosyal medya üzerinden iletiyorlardı takipçilerine. Bu plak şirketlerinin albüm satışlarını köpürtmek için tasarladığı promosyon süreçlerini de alaşağı ediyordu. Röportajlar, küçük teaser’lar, televizyon şovları ve türlü türlü şekillerde uzun bir döneme yayılan bu promosyon süreçleri Radiohead cephesinde geçersizdi. Tek bir mesajla kitleleri peşine takabilen bir gruptan bahsediyoruz sonuçta.

2011 yılında King of Limbs, 2016’da da A Moon Shaped Pool albümleri eklendi grubun diskografisine. Tabii ki ikisi de grubun web sitesi üzerinden yayınlandı… Bu arada müziğe fiziksel formatta ulaşmak isteyenler için de bir çözüme gidiyor elbette Radiohead. Britanyalı plak şirketi XL Recordings ile yollarını kesiştiren grup, dijital formatta yayınladığı albümlerini daha sonra XL Recordings etiketiyle basılı olarak da dinleyicisine sunuyor. (Hatta Thom Yorke, solo albümü The Eraser’ı da buradan çıkarmıştı.) 2016 yılında diskografilerindeki tüm albümleri yayınlama hakkını da XL Recordings’e devrediyorlar.

Bu hafta yeni bir haber geldi Radiohead cephesinden. 1993 tarihli ilk kayıtları Pablo Honey’den A Moon Shaped Pool’a kadar yayınladıkları tüm albümlerinin YouTube’a yüklendiği açıklandı. Ama bunu gerçekleştiren grubun kendisi mi yoksa XL Recordings mi şimdilik bilinmiyor. Reddit gibi platformlarda dönen tartışmalar ise bunun arkasında XL Recordings’in olabileceği yönünde. Çünkü güzel bir jest gibi gözükse de aslında bu albümlerin YouTube’a yüklenmesinde stratejik bir karar etkili olmuş gibi: Birkaç gün evvel Billboard, listelerini oluştururken parçaların YouTube gibi platformlardaki görüntülenme sayılarını da dikkate alacağını açıklamıştı. Evet, eskiden satış rakamları listelerde belirleyici olurken, artık dijital platformlardaki dinlenme/izlenme sayıları öne çıkıyor.

Radiohead’in devrimci tavrının Billboard gibi kimi zaman yüzeysel kalabilen müzik listeleri ile uzlaşabileceğini düşünmek çok güç. Ve kafa karıştırıcı. (Thom Yorke Spotify gibi platformları bile sert bir dille eleştiren bir müzisyen neticede.) Grup tarafından henüz açıklama gelmedi ama çok yakında sert bir cevap alırsak da şaşırmayız muhtemelen.