Advertisement
Radyasyon, öldürür mü ruhlarımızı?
yazar: Emre Göler

HBO’nun yeni mini dizisi Chernobyl yayınlanmaya başladığından beri dünyanın dört bir yanından izleyiciyi nefessiz bıraktı. Yüreklerimizi dağladı! Yaşanmış bir trajediyi bütün gerçekliğiyle gözler önüne seren bu başarılı HBO yapımının bizi acıların tam kalbine çeken radyoaktif müzikleri ise İzlandalı çellist Hildur Guðnadóttir imzası taşıyor.

-Yazının devamı Chernobyl ile ilgili eser miktarda spoiler içerir!-

Şu ana kadar izlediğim en etkileyici sahnelerden biriydi itfaiye erlerinin defnedildiği sahne. Bu trajedinin gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek bir yana, beni en çok yaralayan, cehalet ve umursamazlıkla bu cehennemin merkezine gönderilen itfaiyecilerin radyasyon yüzünden, yavaş yavaş ve büyük acılarla yok oluşlarını izlemekti. Bedenlerinin maruz kaldığı radyasyon o kadar fazlaydı ki… Giydikleri kıyafetler, günümüzde Pripyat Hastanesi’nin bodrumunda duruyor. Bu kıyafetler yüzünden o metruk bodrum katı, otuz üç yıl sonra bile dünyadaki radyokatif kirliliği en yüksek yerlerden biri. Kurbanların vücutlarında taşıdıkları radyasyon toprağa yayılmasın diye kurşun tabutlar içinde betona gömülüşlerini izlerken, radyasyonun vücutlarını aşıp ruhlarına işlediğini hissettim. Çimento yavaşça tabutların üstünü örterken, içindeki bedenler artık bu dünyaya ait olamayacak kadar bozulmuşlardı. Sevdiklerini bu halde gören insanların acılarını tasavvur etmek ise imkansız.

Bu dayanması güç sahneye eşlik eden müziğin, bizim distopyanın içine çekilişimizdeki etkisi çok büyük. Tekleyen bir kalbin atışını, toprağı delip geçen radyasyonu gerçekten duyabiliyorsunuz! İşin ilginç yanı, bu müziği oluşturan her bir ses aslında Litvanya’da bir nükleer reaktörün içinde kaydedilmiş. Felaketin sesini yakalamak isteyen Hildur Guðnadóttir, dizi müziklerinin yapılış sürecini  bir röportajında şöyle dile getiriyor:

 “Dünyanın en büyük felaketlerinden biri ve bu felaketin nasıl duyulabileceği üzerine çok düşündüm. Bu projede çalışmak benim için çok farklı bir süreçti. Serinin çekildiği Litvanya’daki nükleer reaktörde ses mühendisi bir arkadaşımla çalıştık. Dizinin müziklerini oluşturan her unsuru aslında nükleer reaktörden aldığımız kayıtlardan elde ettik. Saatler süren o kayıtları dinlemek, gerçekten toprakta altın aramak gibiydi. Radyasyonla özdeşleştirdiğimiz belli başlı sesler vardır, dozimetre sesi gibi. Ama çok farklı sesler de yakaladık. Mesela reaktördeki bir kapının açılış kapanışı sırasında çıkan tiz seslerden biri, dizi için yaptığımız müziğin melodik alt yapısını oluşturdu. Orada çalışan insanların kıyafetlerini giymek, santrali koklamak, iş ritüelini gözlemlemek bu felaketin müziğini yaparken çok farklı nüansları görmemi sağladı.”

Diğer çağdaş sanatlarda olduğu gibi deneysel müzikte de içerikteki estetik, bağlamla anlam kazanıyor. Klasik anlayışın sınırlarını zorlayarak armoni ve melodi arka plana itilirken, sesi ses yapan her şeyle birlikte; tonalite, tını, atmosfer gibi unsurlar önem kazanıyor. Bazen sessizlik, bazen de nahoş bir gürültü müziğe dahil olduğunda o duyguyu tamamlıyor. Çağımızın gördüğü en büyük çevre felaketlerinden birinin müziğini, gerçek bir nükleer santralin rutin sesleri arasından yakalamak, gıcırdayan bir kapıdan melodi oluşturabilmek… Evet, işte bütün mesele bu! 

Hildur Guðnadóttir ve onun gibi, birleri ve sıfırları müziğe dönüştürenlere selam olsun!