Advertisement
Röportaj: Bige Önal’la oyunculuğun tüm hallerine dair
yazar: Yiğit Tuna

İstanbul’u sel alan bir günde Bige Önal’la karşılıklı oturuyoruz ve dijitalden Keanu Reeves’e, kamera arkasından zorlayıcı karakterlere aklımızda ne var ne yoksa, hepsini konuşuyoruz.

Şu sıralar Hakan: Muhafız’ın 3. sezonu var gündeminde, sence Netflix televizyonu etkileyecek mi? Yoksa Türkiye için erken mi? Yani kanalların dijitalden feyz alması için hala vakit var mı?

Bence Türkiye’de dijital, kanallara yaklaşıyor. Yani şöyle bir dert var ve eğer dijital “Ne kadar çok insan izlerse o kadar iyi. İnsanlar en çok ne izliyor?” demeye başlarsa o zaman dijital ile televizyon arasında bir fark kalmayacak.

Ben bir gün bir şeylerin düzeleceğine inanıyorum ama nasıl olacağını bilmiyorum. İleride çıkacak özgün işler, iyi yazan ve bir şeyler anlatmak isteyenler için belki bir cesaret örneği olur diye düşünüyorum. 

Hakan: Muhafız’dan önce de Bozkır vardı senin için. Sen projeleri seçerken dijitale mi öncelik vermeye çalışıyorsun? Mutlaka kanallardan da projeler ulaşıyordur sana…

Tabii, kanallardan bir proje geldi geçenlerde, karakter çok derinlikli yazılmıştı ve sıcak baktım. Henüz belli değil durumu ama tamamen kapatmadım kendimi, “Yalnızca dijital” demiyorum elbette, dememeliyiz de.

Kendimi iyi hissetmeyeceğimi ya da işe giderken kafa patlatmak zorunda olmayacağımı düşünüyorsam, o durum beni rahatsız ediyor. Ezberimi yapıp işe gitmek hoş bir şey değil, kolay olsun istemiyorum. Otomasyona bağladığında mutsuz ediyor beni. Yapamazsam bile en azından bir şeyi denemeye çalışmış oluyorum.

Seni zorlayabilecek rolleri tercih ediyorsun o zaman…

Akla ilk gelen ile alışılmış olanı yapmaktan kaçıyorum.

Keanu Reeves de tüm sahnelerini kendi çekiyormuş mesela…

Martıların Efendisi’nde denize girme sahnesi vardı, saat sabahın 5’inde ve Tuzla’daydı. Dublör getirildi ama ben istemedim çünkü zaten o suya girecektim, girdikten sonra devamı için dublör kullanmaya gerek olmuyordu. Tehlikeli olmayacağı noktaya kadar yapmak isterim.

Keanu deyince aklıma Al Pacino’nun bir röportajı geldi. Demiş ki “Geçmişe dair hiçbir pişmanlığım yok. Yapabileceğim tüm hataları yaptığımı hissediyorum: Yanlış filmi seçtim, bazı karakterlere giremedim… Ama tüm bunlar anılardan fazlası, hepsi bugün bizi oluşturan parçalar” diyor. Derin… Senin şimdiye kadarki kariyerinde, yaptığına pişman olmadığın bir hatan var mı?

Hata gibi düşünmüyorum, içinde yer almaktan hoşlanmadığım işler var ama o işleri yapmak zorundaydım. Her işten mutlaka bir şey öğreniyorsun, mutlaka tecrübe oluyor. Ben 55 yaşımda da bu işi yapmak istiyorum ve böyle kendimi görerek, istediğimi bilerek gideceksem buna önce yaptığım işler sebep oldu zaten. Neyi istemediğimi de gördüm böylece. Sıcağa dokunmaman gerektiğini sıcağa dokunarak öğreniyorsun sonuçta.

Bazı insanların -özellikle sanatla uğraşanların- ilginç ateşleyicileri oluyor hayatta. Negatif eleştiriden beslenmek mesela.

Eleştiri dediğimiz şey aslında çok yararlı, bizim ülkenin en büyük eksiklerinden biri bu mesela. Beğenmediğin bir şeyin altını doldurup doğru bir üslupla bunu yazdığında, karşındakine bir hediye gibi bu bence. Çünkü biz ne kadar kendimizi geliştirmeye çalışıp ne kadar algımızı açsak da, yaptığımıza bir dış gözün baktığı kadar iyi bakamayabiliyoruz.

Ama aylarca emek verdiğin bir işe “Rezalet performans, çöp” dendiğinde, bu moral bozuyor. Bir şeyi beğenmeme hakkımız hep saklı; beğenmeyebilirsin, nefret bile edebilirsin ama o zaman “Nefret ettim” de, “Çöp” deme. Öyle dendiğinde yüzlere insana “Aylarca çalışıp hiçbir şey yapmamışsınız” demekten farkı olmuyor. Bu durum, insanların birbirine karşı yitirdikleri saygının vücut bulmuş hali gibi geliyor bana. Kullandığımız üslup çok önemli. Senin güzel bulduğunu ben çirkin  bulabilirim. Zevk konusunda mutlak bir doğru yok sonuçta.

Senin mesleğine başlarken motivasyonun neydi; şimdi ne, sence bu zamanla değişiyor mu?

Değişmiyor ama mesela bazı işlerde o motivasyonu daha iyi hatırlıyorum. Beni zorlayan rollerde özellikle… Bu işi neden yaptığımı hatırlatıyor bana. Karakter içeriden çıkıyor zaten; bizim bedenimizden, sesimizden, ruhumuzdan çıkıyor ne olursa olsun… Her karakteri çalışırken de kendi içindeki bir yeri fark ediyorsun, bir yere ışık tutuyorsun.

Kamera önü yanında, örneğin bir tiyatro ihtimali, kamera arkası ya da oyunculuk dışında yeni planlar, projeler neler?

Tiyatro yapıyorum, bu sene de tiyatroya devam etmek istiyorum, hep hayatımda olsun. Ben sinema okudum ve oyunculuktan vakit buldukça kamera arkasında da yer almaya çalışıyorum. Seviyorum. Bir de kameranın arkasını bilmek oyunculuğa çok şey katıyor, karşılıklı.

Sen hangi noktada oyunculuğa karar verdin, karar anını hatırlıyor musun?

Şunu hatırlıyorum mesela, ilkokulda her cuma müdüre giderdik ve “Biz törenden sonra tiyatro oyunumuzu sahneye koymak istiyoruz” derdik. Sahne meselesi beni hep çok kaşıyordu yani. Annem bir dönem oyunculuk yapardı, sete çok gidip gelirdi ve ben de bir gün Avrupa Yakası’nın setine yönetmene, Hakan Aygül’e asistanlık yapmaya gittim. Onun üzerine biraz vakit geçtikten sonra yönetmen Hakan abi aradı beni ve bir dizi çektiğini söyledi, Yıldız Kenter’in oynadığını ve onun torunu olmak isteyip istemediğimi sordu. Tabii ki olurum… 16 yaşımdaydım, öyle başlamış oldum.

Konservatuarın kuralcılığından biraz korktum, ben çok kuralcı bir insanım çünkü ve bana “Şunu yapman gerekiyor” dedikten sonra ben onun haricinde  başka bir şey yapamam. Konservatuara girseydim kendimi bir oyuncu olarak serbest bırakamayacağımdan çekindim, o yüzden sinema okumaya karar verdim, oyunculuğuma da katkısı olacağını düşündüm. Ki öyle oldu hakikaten de, tüm arka planını öğrenme fırsatım oldu.

Sohbet daldan dala devam ediyor, bir noktada Bige’yi seramik atölyesine uğurlamamız gerekiyor ama hala vaktimiz varken gitmeden onu 10 soruda dadanma sanatıyla tanıştırıyoruz. Sonuçları izleyin.