Yazar: Nazlı Senem Dalgıç
18 Nisan 2022
Röportaj: Birkan Nasuhoğlu’yla kabullenişin gücü adına

Hani bazı sanatçıları ve müzisyenleri yakın arkadaş grubumuzdan biri gibi görür, o çalarken eşlik etmemiz çok doğal gelir ya, tam olarak öyle bir isim Birkan Nasuhoğlu. Profesyonel müzik kariyerine 2013 civarlarında Yedinci Ev grubunun vokali ve gitaristi olarak başlıyor. 2017 yılında yayımladığı Varsa Yoksa parçasıyla solo kariyerine adım attıktan sonra Bi’Fazla, Anlat Ona ve Diken gibi milyonlarca dinlenmeye ulaşan parçalarla da başarısını pekiştiriyor. Neredeyse her çalışmasıyla kalplerimizi tam on ikiden vururken, radarımıza ve favori müzik listelerimize de böylece girmiş bulunuyor. Eski ve değerli parçaları kendi tarzında hakkıyla yorumlayışı bir yana kendi şarkılarındaki başarısı da ortada. Hatta, öylesine sıradan cümleler onun sesinden, kim bilir belki de söyleyiş tarzından dolayı, daha anlamlı hale bile geliyor.

İlk solo albümü olan “ne çok şey birikti içimde” de bu durumu epey kanıtlar nitelikte aslında. Albümünün çıkış parçası olan Bir Masaldık Sadece de oldurulamayan bir aşkın ardında kalan duyguları anlatıyor. Her şarkıya Nasuhoğlu akustik gitarıyla eşlik ederken, biz de biten ve başlayamayan aşkların, hayal kırıklıklarının biraz da hayat yorgunluğunun ardından dostlarla bir masada toplanmışız da tatlı bir kabulleniş eşliğinde olanı olduğu gibi uğurluyoruz gibi hissediyoruz. Ortama ağır bir melankolinin eşlik ettiğini düşünmeyin, hatta her şeye rağmen güzel günlere olan inancımızı daha bile güçlü tutuyoruz. Sonuçta zamanında göremediklerimizin farkına varmanın verdiği güce sahibiz. Hal böyle olunca kendisine daha yakından dadanmanın ve sohbetimizi derinleştirmenin vakti gelmişti.

Profesyonel olarak Yedinci Ev grubuyla başlayan kariyerin, farklı isimlerle yaptığın düetler ve akustik performansların derken sıkça kesişti yollarımız. Fakat her zaman için en güzeli yolculuğunu kişinin bizzat kendisinden dinlemek… Müziğin hiç çıkmayacak şekilde hayatına girdiğini ilk ne zaman anladın? O ilk kıvılcım anına götürüp hikayeyi baştan anlatabilir misin bize?

Öncelikle röportaj için teşekkür ederim. Müzikle olan bağımdan biraz bahsetmeye çalışayım. Aslında dört-beş yaşlarında müzik marketlerin önünden geçerken içerideki sese fazlaca odaklanırmışım. Müziğin beni bir şekilde etkilediğini söyler ailem. Yaşım biraz daha ilerleyince enstrüman tutkum ortaya çıkmaya başladı. İlkokulda koro deneyimi vs. derken ortaokulda gitar kursuna gitmeye başladım. Gitar çalmayı öğrenecek olmanın hissettirdiği duygu kadar gitarın kendisi de benden büyüktü. Türlü mücadelelerle belli bir aşama kaydettim. Bir daha da elimden bırakamadım gitarı… Gerçekten benim her zaman en yakın arkadaşım oldu.

‘‘Ne çok şey birikti içimde’’: Şu son birkaç yılı yaşamış herkesin doğrudan empati kurabileceği bir cümle. Peki senin tarafında neler birikti, neler yaşandı da bu albüm çıktı ortaya? Bu şarkıları, hikayeleri bir araya getirirken en büyük motivasyonun ne oldu; hepsini bağlayan bir ortak nokta bulabilir miyiz?

Hepsini bağlayan ortak nokta ‘kaçmadıklarımız’ olabilir. Belki de ‘üstüne gitmemiz gereken yönlerimiz’ gibi ifade edebilirim. Bir kabulleniş var albümde. Teslim olmak değil de kabul etmek var. Bu durum benim kendi hayatımla da doğrudan bağlantılı. Şarkıların ortaya çıkma zamanlaması birbirine pek yakın değil ama aynı albümde toplanmalarının da bir anlamı var. İçimde birikenlerin önce farkına vardım, sonra anlamlandırmaya çalıştım sonra kabul ettim ve son olarak kaçmayı bıraktım. Müzik, her zamanki gibi bu konuda da mühim bir rol üstlendi.

Yeni albümündeki “Burada Yaşamak Çok Zor” parçası için çektiğin videoyu izleyince sormadan edemedik. Malum, memleket meselelerinin ya da yaşanan global krizlerin yan etkileri hepimiz için farklı. Sen de süreci bir parça ironi, bolca sorgulama ve sanatla geçirenlerden misin? Ve tüm bu süreçte sana neler güç veriyor?

Bu şarkıyı geçtiğimiz yaz yaşadığımız korkunç orman yangınlarının olduğu günlerde 10 dakika içinde yaptım. Şarkıda bahsettiğim insan hakları, hayvan hakları gibi konular zaten maalesef ülke gündemimizden düşmüyor. Bu konuda sadece yaşadığımız ülke odaklı düşünmek de çok bencilce. Dünyanın her yerinde bu sorunlar hâlâ yaşanıyor maalesef. Öncelikle iyi ve faydalı bir insan olmayı başarıp üstüme düşen görevi yapmak için çabaladığımı düşünüyorum. Yaptığım iş de bu konuyu işlemeye müsait. Beni dinleyen, takip eden insanlara da bu konu hakkında bir şeyler söylemek istedim. Belki kendim gibi başka birilerini de bu konuda bir şeyler yapmaya, düşünmeye teşvik edebilirim diye düşündüm. Ama insan önce kendine iyi davranmalı, kendini sevebilmeli. Sonra etrafına daha sağlam ve bilinçli gözlerle bakabiliyor. Benim bu konudaki en büyük motivasyon kaynağım yapabileceklerimizin asla sınırı olmadığına inanıyor olmak. Bizden kilometrelerce uzak birinin hayatına da bir şekilde dokunabiliyoruz. Bu çok etkileyici ve güç verici bence.

Şarkılarında müzik ile sözlerin iç içe geçen bir hali var. Yazım süreci nasıl ilerliyor peki? Sözler mi önce çıkıyor ortaya yoksa müzik mi? Ve birbirlerini hangi noktada tamamlıyorlar?

Yollar Bitmez dışında şimdiye kadar yaptığım her şarkının önce müziği ortaya çıktı. Böyle de devam edecek gibi. Müzik şablon olarak ortaya çıkmaya başladığında zaten bir kelime ya da bir hisle beraber geliyor. Ben de o hissi pek değiştirmeden işlemeye başlıyorum. Bazen aylar sürüyor bazen günler… Yavaş yavaş tamamlanıyor şarkı. Bazen aklıma bir cümle ya da iki satır söz geliyor, not alıyorum. Ama hiçbir zaman tamamen bitmiş bir şarkı sözü üzerine beste yapmadım. Müzik kısmını büyük ölçüde çözdüğüm zaman sözleri düşünmeye daha güçlü devam edebiliyorum.

Pek çok parçanın sözlerindeki kabulleniş epey derinden etkiliyor. Çok özel değilse sormak isteriz: hangi olaylar, kimler ve ne tür duygular şekillendirdi bu hikayeleri? Hedefi on ikiden vuran o cümlelerin yaratım sürecini merak ediyoruz 🙂

Hedef tutturduğumu düşünmeniz beni mutlu etti öncelikle. Belki beni dinleyenler için hayal kırıklığı olacak ama bazı şarkılarım tamamen kurgu. Şarkı yazım sürecinde içime düşen bir his oluyor, sonrasında da onun üzerine çalışıyorum. Ama tabii ki bizzat yaşadıklarımı kaleme aldığım da çok şarkım var. Biraz değişken bir süreç aslında. Bir arkadaşımın yaşadığı olayın bendeki hissiyatı da, sokakta denk geldiğim bir olay da yaratıcılığımı besleyebiliyor. Zaten iyi bir gözlemci olabilirsek dünya bu konuda tahmin ettiğimizden daha zengin bir yer.

Hem bir grubun içinde yer almış, hem pek çok farklı isimle düet yapmış hem de akustik solo performansıyla öne çıkan birisin. Yedinci Ev grubuyla da bir ara yollarınız ayrılmıştı ama tekrar bir araya geldiğinizi hatta dört yeni parça çıkardığınızı biliyoruz. Duruma ve zamana göre değişiyordur elbet ama farklı çalışma türleri seni ve müziğini hangi açılardan besliyor? Farklı müzisyenlerle iş birliklerinin üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

Açıkçası beste yapma aşamasında kolektif çalışmaya pek yatkın değilim. Benim çalışma şeklime ters geliyor. Benim bu süreçte yalnız olmam lazım. Bir melodi veya bir söz düşünürken de yalnız olunca daha iyi odaklanıyorum. Düetlerde ve Yedinci Ev şarkılarında da bu durum böyleydi. Ben insanlara bir iskeletle gidiyorum, onu birlikte inşa etmeye başlıyoruz. Ama bir iskeleti ve finalde neye benzeyeceği hep aklımda oluyor. Farklı müzisyenlerle çalışmanın besleyiciliği tartışılmaz tabii. Herkesten bir şey öğreniyorum. Her kayıt aşaması yepyeni bilgilerle dolu oluyor.

Pandeminin ilk günlerinde Instagram üzerinden gerçekleştirdiğin bir canlı performansı izleme fırsatımız olmuştu. Çok uzak bir geçmişe ait gibi geliyor şimdi o dönemler… Özellikle dijitalde büyük bir dönüşümün olmayacağını konuşup duruyorduk yine o dönemlere has geliştirdiğimiz formüllerden yola çıkarak. Şimdilerde ise Metaverse, NFT gibi mevzularda kafa yoruyoruz. Sen bir müzisyen olarak kendini bu dijital dünyada nasıl konumlandırıyorsun? Teknoloji müzik dünyasında nasıl bir dönüşüm yaratıyor ve yaratacak sence?

Blockchain, NFT dünyasında aktif olan arkadaşlarım var. Epeyce içinde olan bir arkadaşım müziğimi o dünyaya entegre etme yöntemleri sunarak beni bilgilendirmeye ve o dünyaya davet etmeye çalışmıştı. Fakat bana pek bir şey hissettirmiyor. Ucundan biliyorum o dünyadaki konuyu ama hiç dahil olmayı düşünmedim. Zaten şarkılarımı hazırlarken de dijital tarafla pek işim olmuyor. Evet evde bir ses kartım var ama kurulu bir sistemim yok mesela. Telefonun ses kayıt özelliği bana yetiyor. Prodüksiyona açık bir müzik tarzım da yok. Bilgisayar ortamına en fazla bir şarkıya gitar solosu düşünürken ya da ikinci bir gitar riff’i ararken ihtiyacım oluyor. Onu da çoğu zaman bilgisayarı açmadan hallediyorum. Kayıt kısmını zaten stüdyoda çözüyoruz. Biraz analogcu tavrımdan da olabilir. Dijital hissettiren herhangi bir şeyden hızlıca uzaklaşıyorum.

Teknolojinin her gün gelişmesi müziğe de yansıyor tabii ki. Son dönemde ‘moda’ olan müzik tarzlarına baktığımızda dijital ortamda hazırlanan sound’lar olduğunu görüyoruz. Son yıllarda enstrüman çalmayı öğrenen insan sayısının da düşüşte olduğunu okumuştum. Herkes kendi odasında bir bilgisayar, bir midi klavye ile üretmeye başlayabiliyor. Bu harika bir avantaj bence. Teşvik edici bir kere. Her dönem belli bir tarz moda olmuş zaten. Şimdi teknolojiyle birlikte bu çağı yaşıyoruz, bir süre sonra bu değişecek ama müziğin kendisi hep var. Kim ne isterse açıp onu dinliyor, onun konserine gidiyor. Radyo ve televizyonlara bağlı yaşamıyoruz en azından…

Şarkılarınla bizi kendi iç dünyana götürüyorsun; bu şarkıları ve duyguları sahneye, kalabalıkların önüne taşımak nasıl bir his? Şarkıları stüdyodan çıkarıp sahneye uyarlarken nasıl bir yöntem izliyorsun?

Benim şarkılarımda ne dinliyorsanız konserlerde de onu duyuyorsunuz. Pandemi döneminde Yedinci Ev’in bazı şarkılarının akustik versiyonlarını kaydetmiştim. Onlarda konsept olarak klavye ve trompet kullanmıştım. Solo konserlerde o şarkıları çalmayı düşünmüyorum. O yüzden o kayıtlar dışında düetler, solo işlerim ve Yedinci Ev şarkıları da dahil konser performansları kayıttakiyle aynı oluyor.

İnsanlarla paylaşmak konusuna gelince, aslında konserden önce şarkıyı yayınlamakla başlıyor bu süreç. Ürettiğiniz herhangi bir şeyi insanlarla paylaşmak zor bir his. Son dönemde bu konuyu geçmişe göre biraz daha sık düşünür oldum. Aslında epey özel bir durum. Sahnede çalarken tüylerimi diken diken yapan şarkılar var. Bunları tanımadığınız insanlarla paylaşıyor olmak ilginç bir his. Anlaşıldığımı hissetmek, ortak duygularda buluşuyor olmak müthiş. O yüzden sosyal medyada ara sıra insanlara şarkılarımın neler hissettirdiğini soruyorum. Dinlemek, öğrenmek istiyorum. Belki de anlaşıldığımı bilmek istiyorum. Ama evimin salonunda tek başıma oturup yaptığım şarkıyı yayınlayıp ortalığa salmak ve sonrası kolay değil. Şarkının bendeki değerini kaybetme korkusu da var. Henüz yaşamadım bu duyguyu neyse ki.

Eski parçalara yaptığın cover’lara da her fırsatta dadanıyoruz. Kendin de bir hikaye anlatıcısı olarak, başka kalemlerden, zihinlerden çıkmış hikayelerle nasıl bir ilişki kuruyorsun? Ve cover’layacağın şarkılar seni nasıl gelip buluyorlar?

Yeniden yorumladığım türküler dışında dijital platformlarda yayınladığım bir cover henüz yok. Ama solo konserlerde bazı çaldığım cover’lar oluyor. Bir ara SoundCloud’a yüklemiştim birkaç cover. Onları da birileri YouTube’a yüklemiş sanırım.

Şarkı yazarı olmanın yanında iyi bir dinleyici de olmaya çalışıyorum. Dinlemekten büyük keyif aldığım ama hiçbir zaman söylemeyeceğim şarkılar da var. O şarkıyı neye göre çalıp söylemek istiyorum emin olun bilmiyorum. Mehmet Güreli’nin Umrumda şarkısını bir meyhanede keşfetmiştim. Söylem olarak kendime çok uygun bulduğum için arada çalarım. Bir Vurgun Bu Sevda’yı Ağır Roman filminden biliyorum. Harika uyumlu bir soundtrack. O depresiflikte olduğum bir dönem ilgimi çekmişti. Hikayesine tutulduğum çok şarkı var aslında. Aralarından söyleme isteği uyandıran şarkı sayısı çok fazla olmuyor.

Albüm yeni, önümüz yaz; yakında seni nerelerde görüp dinleyeceğiz? Ufukta neler gözüküyor senin için?

23 Nisan’da solo albüm lansmanı var. Mayıs’ta yine solo olarak Ankara ve Bursa konserleri olacak. Yine mayıs sonu Yedinci Ev konserleri başlıyor. Yaz aylarının en güzel yanı festivallerin olması. Zaten pandemide uzak kaldık festivallere. Yedinci Ev’le önceliğimiz festivaller olacak. Sanırım Eylül’den itibaren yine bar konserleri başlar. Solo konserlere de ufak ufak devam etmek istiyorum.

editörün seçtikleri