Yazar: Gamze Akyol
8 Ağustos 2022
Düşlerimizi gerçekleştiren bir Netflix uyarlaması: The Sandman dizi incelemesi

Çok bekledik, bu sefer oluyor galiba dedik; her girişimle beraber umutlandık, heveslendik. Birkaç defa hevesimiz kursağımızda kalsa da Neil Gaiman’ın çoktan kült mertebesine yükselmiş olan kıymetli hazinesi The Sandman, yıllar süren arayışın ardından nihayet kendine ekranlarda yer buldu. Düşlerin Efendisi, Morpheus, The Sandman, yaratıcısı Gaiman’ın da yapımcılar arasında yer aldığı bir Netflix yapımı olarak artık kanlı canlı karşımızda. Serinin ilk iki kitabının ekrana taşındığı on bölümlük ilk sezonunu izledikten sonra ise içimizde kelebekler uçuyor desek yeridir; beklediğimize gerçekten değen bir uyarlama bizi karşılıyor Netflix kataloğunda. Biz de çizgi romanlarına fazlasıyla bağlı kalmasıyla dikkat çeken The Sandman’e dadanıyor ve düşlerimizi gerçekleştiren bir uyarlamaya kavuşmamızı kutluyoruz.

Neil Gaiman, “sadece ‘yapılmış’ olması umurumda değildi. Kötü bir versiyonun yapılmasındansa hiç yapılmamasını tercih ederim” diyor ikonik külliyatının uyarlanması konusunda. Çok da haklı bizce. Gaiman’ın hayatında ve kariyerinde böylesine büyük bir yer kaplayan The Sandman külliyatı DC’nin haklarına sahip olan Warner Bros. tarafından birkaç kez, bazen bir film bazen de bir dizi olarak ekranlara uyarlanmaya çalışıldı. Yazarlar mı değişmedi, Sandman’ler mi seçilemedi… Konu Warner Bros. olunca bizi pek de şaşırtmıyor gerçi bu durum. Neyse, yıllar sonra olsa da nihayet Netflix duruma el attı; Neil Gaiman, Allan Heinberg ve David S. Goyer’ın baş yapımcılar arasında yer aldığı dizi için çalışmalara başladı. Elbette işleri hiç kolay değildi; sonsuz varlıklar, canavarlar, konuşan kabuslar, uçan rüyalar ve daha sayamadığımız nice sihirli varlıkla dolup taşan bir evreni ekrana yansıtmak epey bir emek ve de CGI şöleni istiyordu. Aslında bu kadar yıldır bir türlü uyarlanamamasının sebeplerinden biri de Gaiman’ın grafiklerle çizdiği bu hikayesinin ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş, mitolojik ve edebi göndermelerle iç içe geçmiş ütopik bir kültür harmanı olmasıydı. The Sandman’ın VFX süpervizörü olan Ian Markiewicz çok karakterli ve karmaşık olay örgüsünü ekrana taşımak konusunda şöyle diyor; “Kesinlikle korkutucuydu. Her zaman çok zorlayıcı ve aynı zamanda heyecan verici olan bu harika sanat eserini teslim aldık. Ve ‘bu şeyi ekrana nasıl sadakatle aktarabiliriz?’ sorusuna kafa yorduk”.

Gerçekten de “sadakat” Netflix’in The Sandman’ini tanımlarken kullanabileceğimiz kelimelerin başında geliyor. Öyle ki bazı sahne geçişlerinde romanın sayfalarını çeviriyor hissi yaşıyor, bazı karakterlerin bu sayfalardan ekranımıza fırladığını düşünüyoruz. Sonsuzlar soyundan gelen, düş dünyanın efendisi, rüyaların ve kabusların yaratıcısı olan Morpheus’un hikayesi tıpkı köken aldığı eserle aynı yerden başlıyor dizi de. Bir avuç büyücü toplanıp Sonsuzlar’dan Ölüm’ü hapsetmeyi, ondan kaybettikleri yakınlarını geri istemeyi amaçlıyorlar. Ama kurdukları bu tuzağa o sıralar uyanık dünyada olan Düş takılıyor. Yüzyılı aşan bir süre boyunca esir tutuluyor bu büyücülerin elinde ve ona sonsuz güç veren nesneleri, güçleri sömürülüyor. Hikaye 1916 yılında başlasa da belirli periyotlarla zaman atlamaları yaşıyor bazen de yüzyıllarca geçmişe ışınlanıyoruz. Morpheus’un esir tutulması elbette hem düşler alemini hem de bildiğimiz alemi karıştırıyor; uyuyan insanların bir kısmı uyanamıyor, uyumak isteyenler ise bir türlü uyuyamıyor. Düş’ün yokluğunu fırsat bilip aleminden kaçan kabuslar dilediğince at koştururken Düşler Efendisinin sıradan insanlar için fazla güçlü olan nesneleri ise kötü ellerde birer tehdit haline geliyor. İlk beş bölümünde serinin ilk cildi Preludes and Nocturnes son beş bölümünde de ikinci cilt The Doll’s House ekrana taşınıyor. Bu yüzden neredeyse her bölüm yeni karakterlerle tanışıyor, sık sık mekan değiştiriyor ve her defasında yeni bir arka planda izliyoruz olup biteni.

Düş’ün kardeşlerinden bazılarını da görme fırsatı buluyoruz böylelikle. Ölüm, Keder ve İhtiras ilk sezonda kanlı canlı gördüklerimiz; Kader, Yıkım, Hezeyan’la ise henüz tanışamadık. Lucifer Morningstar nam-ı diğer Cehennemin Efendisi ise Gwendoline Christie’nin tüm heybetiyle beraber Cehennem’de bizi karşılıyor. Game of Thrones’un hüzünlü şövalyesi Gwendoline kesinlikle mükemmel bir Lucifer sureti olmuş. Ayrıca bu karakterin Christie’ye emanet edilerek bir gender-swap yaptıklarını düşünen hayranlara Gaiman’in cevabı hazır: “orijinal Lucifer’ın bir cinsiyeti yok. Bu yüzden kendisini kim canlandırırsa canlandırsın teknik olarak zaten cinsiyeti değiştirilmiş olacaktı.”

Aynı şekilde çizgi seride John olarak gördüğümüz Constantine de dizide karşımıza Johanna olarak çıkıyor. Gaiman yine aynı şekilde bu karakterin de kendi tercihi olduğunu, dizide John yerine onun atalarından biri olan Johanna’yı görmek istediğini belirtiyor. Sandman’e ve onu canlandıran Tom Sturridge’e gelirsek de Sturridge’nin elinden geleni yaptığını söylemek mümkün. Onun yerinde kim olursa olsun zaten bir noktada Gaiman’ın çizimlerindeki ve hayallerimizdeki Sandman’in kudretine erişmekte güçlük çekecekti; yine de epey karizmatik ama konu insanlar olduğunda bir o kadar da şapşal bir Morpeus portresi çizmekte oldukça iyi bir iş çıkarmış kendisi. Batman sesi de cabası…

Dizinin ilk bölümleri tıpkı köken aldığı eser gibi gayet akıcı ilerliyor, şaşırtıyor, heyecanlandırıyor ve beşinci bölüme geldiğimizde tüm bu duygulara yoğun bir rahatsızlık hissi eşlik ediyor. Evet, malum lokanta bölümü çizgi serideki kadar olmasa da suratımızı ekşitme ve boğazımızı düğümleme konusunda beklenmedik derecede başarılı oluyor. David Thewlis’in döktürdüğü bu ilk kısımda fazlasıyla sorgulatıcı ve bir hayli rahatsız edici bir dolu detay var. Bölümün etkisinde bir süre kalmanız hatta ilk cildi yeniden elinize alıp sayfalarını karıştırmanız  kuvvetle muhtemel diyebiliriz. İkinci kısımda ise başka bir maceraya atılan Düş’ün peşinden gidip girdaba göğüs germeniz de öyle. Sonuç olarak Netflix belki biraz fazla temkinli davransa da Gaiman’ın efsanevi serisinin tutkunlarını sevindirecek ve seriye yeni hayranlar kazandırabilecek bir işe imza atmış gibi görünüyor. Goldie’siyle (Irving’iyle), Azazel’iyle, Corinthian’ıyla, cehennemiyle, düş dünyasıyla kısacası sayamadığımız büyük küçük tüm parçalarıyla baştan aşağı bir Sandman evreni yaratılmaya büyük çaba harcandığı ortada. Ve böylelikle senelerdir yapılamayanı yapıp, uyarlanamayanı uyarlayan bir ekip var karşımızda. Tadını çıkaralım en iyisi…

editörün seçtikleri