Yazar: Zeynep Naz Inansal
9 Ocak 2022
Sen ne olduğunu düşünüyorsan o: Licorice Pizza film incelemesi

1970’lerde Kaliforniya’dayız. Benzine gelen ambargo sonrası upuzun benzin kuyrukları oluşmuş. 15 yaşında bir çocuk dünyanın sonunun geldiğini haykırarak koşuyor. Arkada da David Bowie’den Life on Mars çalıyor. Dünyanın sonu gelmiş olsa da biz yüzümüzdeki dev gülümsemeyi silemiyoruz. Çünkü gözlerimizi ayıramadığımız perdede uzun zamandır izlediğimiz en içten ve dinamik film akmaya devam ediyor. Bir kez daha sinemaya gitmeyi ne kadar özlediğimizi fark ediyor ve ‘iyi ki sinemada izlemişim’ diye düşünüyoruz. Paul Thomas-Anderson’ın deliler gibi beklediğimiz son filmi Licorice Pizza sonunda vizyona girdi ve anlayacağınız üzere beklentilerimizin de üstünde çıktı. Bowie’den Nina Simone’a, The Doors’dan Blood, Sweat & Tears’a uzanan şahane şarkıların yanı sıra filmin orijinal müziklerinin de Johnny Greenwood’a emanet olması da süreci kolaylaştırdı diyelim.

Licorice Pizza, 15 yaşındaki Gary ve 30’una yaklaşmış Alana’nın kim olduklarını ararken birbirleriyle kurdukları git-gelli ilişkiye odaklanıyor ve gerçekten büyümenin mümkün olup olmadığını sorguluyor. 1970’lerde, yönetmenin de doğup büyüdüğü ve hâlâ yaşadığı yer olan San Fernando Valley’de geçen film, adını da bir zamanlar orada bulunan ve filmde hiç görünmeyen ünlü bir plakçıdan alıyor. Bir nevi bu ismi bilenlere tatlı bir göz kırpma da diyebiliriz. Yönetmenin şimdiye kadarki en neşeli filminin başrollerinde de HAIM grubundan tanıdığımız Alana Haim ve Philip Seymour Hoffman’ın oğlu Cooper Hoffman yer alıyor. İkili, ilk oyunculuk deneyimleri olmasına rağmen olağanüstü bir iş çıkarıyorlar. Yan rollerdeki Sean Penn, Bradley Cooper, Tom Waits, Benny Safdie ve tabii biricik yengemiz Maya Rudolph da çıtayı yükselttikçe yükseltiyor. Zamanın anlamsızlığı, büyümenin değişen anlamları, her şeyin mümkün olduğu ya da öyle hissettirdiği yaşlar ve aşık olmak arasında süzülen Anderson, olması gerekenlere çok da takılmamızı söylüyor sanki. Koca bir dilim kesiyor ve iştahla Licorice Pizza’ya dadanıyoruz. 

15 yaşındaki Gary Valentine (Cooper Hoffman) lisede yıllık fotoğrafı çektirmek için sıra beklerken fotoğrafçının asistanı Alana Kane (Alana Haim) ile tanışıyor. Onunla abartılı bir özgüvenle flört etmeye çalışsa da Alana, aralarındaki yaş farkını ısrarla vurgulayıp onu tersliyor. Ama yine de Gary’nin akşam yemeği davetine gidiyor ve ikilinin garip ilişkileri başlıyor. İlk dakikadan itibaren Alana, Gary’nin ona olan ilgisini inandırıcı bulmuyor ve onun kendisini seneye hatırlamayacağını söylüyor. Gary ise çoktan çevresine evleneceği kızla tanıştığını anlatmaya başlamış bile. Önce arkadaş, hatta arkadaştan da önce ‘sevgili değil’ etiketini alan ikili birlikte bir su yatağı işi kurarak bir de iş arkadaşı oluyorlar. Aslında sevgili etiketinin etrafında dolanıyorlar ve ona değmemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar da diyebiliriz. Farklı insanlara duydukları ilgiler, başkalarıyla olma denemeleri yer yer ikiliyi birbirinden koparsa da her daim birbirlerine geri dönmenin yolunu buluyorlar, hem de koşa koşa. Sanki diğer herkesle denedikleri ilişkiler, roller hep sahte, bir türlü oturmuyor. Birbirleriyle dış dünyaya sunmadıkları bir dürüstlüğe sahipler. Belki de bu yüzden kopamıyorlar. 

Zamanında başarılı bir çocuk oyuncu olan Gary, ergenliğe girmesiyle bu kariyerine veda etmek zorunda kalıyor. Oradan buradan gördüğü yetişkin imajlarını bir potada eritip kendine uygulamaya çalışıyor. Bir iş adamı olmaya çalışması, gittiği restoran, özel dikim takımları derken kendi kafasındaki yetişkin algısını yaşamaya çalışıyor. Ancak henüz zihni orada değil, o hâlâ tek derdi hoşlandığı kızı çıplak görmek olan bir ergen aslında. Alana’nın durumu da pek farklı değil. Hiçbir zaman tam olarak söylemediği yaşının 30’a yakın olduğunu biliyoruz. İçinde sıkıştığı evi, ailesini ve şehri sevmiyor ve buradan çıkmanın yollarını arıyor. Oyuncu olmayı, bir siyasetçiyle çalışarak dünyayı kalıcı olarak değiştirmeyi deniyor. Flört ettiği her erkeğin her türlü abartılı imajına, numarasına kanıyor. İkisi de çaresizce kendilerine bir kimlik ararlarken karşılaştıkları yetişkinlerin, başarılı insanların da onlardan pek bir farkı olmadığını anlıyoruz. Herkes rol yapıyor ve bir imajı oturtmaya çalışıyor, ama tüm bu roller hemen hemen herkesin üstünde bir beden büyük duruyor. 

Licorice Pizza’nın olağanüstü performanslarla bezeli olduğunu zaten söylemiştik. Ancak Alana Haim’den bir de detaylıca bahsedelim istiyoruz. Kızkardeşleriyle kurduğu HAIM grubundan tanıdığımız Alana, ilk oyunculuk performansının altından alnının akıyla kalkıyor. Anderson daha önce HAIM videoları yönetmişti, belli ki Alana’nın potansiyelini orada görmüş. Kendine hiç güvenmeyen ve bu yüzden de kendine sonsuz bir öfke duyan karakteri, bir yandan da hayatın tüm ihtimallerine, imkanlarına karşı inanılmaz bir merak ve hevese sahip. Haim ise bu karmaşık ve belki de itici olabilecek karakteri cesur bir açıklıkla ve tüm benliğiyle en çiğ halde canlandırıyor. Karakterinin sürekli kafası karışsa da Haim’in performansı her daim net, ama hafif ve eğlenceli kalmayı başarıyor. Hoffman’ın Haim’e hayran hayran bakan gözleri seyircinin hislerini özetliyor ve ikilinin uyumu da uzun zamandır gördüğümüz en iyi ekran çiftini oluşturuyor. Bu arada Bradley Cooper’a da burada bir parantez açalım. Barbara Streisand’in manyak sevgilisi rolü, kendisinden şimdiye kadar gördüğümüz en başarılı performans. 

Filmin ana meselesi zamanın anlamsızlığı gibi görünüyor. İlk olarak bu zaman konsepti yaş farkı olarak ana karakterlerimizi ayıran bir faktör olarak çıkıyor karşımıza. Daha sonra da herkesin hayatına şekil veren, baskısını enselerinde hissettikleri gelecek kaygısı ve planları olarak tekrar karşılaşıyoruz. Ya da dönemin şartları, Amerika’nın içinde bulunduğu zaman diliminin insanların gündelik hayatına etkilerini görüyoruz. Henüz bazı kimliklerin kabul edilmediği bir dönem olduğunu anlıyoruz. Ama tüm bu zamana dayalı fikirleri bir bir yıkıyor aslında film. Paul Thomas-Anderson zamanın önemsizleştiği, anlamsızlaştığı her şeyin mümkün olduğu bambaşka bir dünya yaratıyor seyircisine ve karakterlerine. Zamanın pek de lineer akmadığı, yaş farklarının hiçbir şey ifade etmediği bu dünyanın adını aldığı mekanı hiç görmüyor olmamız da bu absürtlüğe katkıda bulunuyor.

Aslında karakterlerin hayran oldukları herkes onları yarı yolda bırakıyor. Yetişkinlerin, o abartılı imajlara ve dev başarılara sahip kişilerin de Gary ve Alana’dan bir adım önde olmadığını, aynı yerde takılıp kaldıklarını görüyoruz. Herkes kendisini ve isteklerini bastırıyor. Olması gerekenlere takılıyor ve belki de bu yüzden yerinde sayıyorlar. Sean Penn’in canlandırdığı karakter geçmişteki bir rolünden asla çıkamayan halde, mütemadiyen o rolünü baştan yaşamaya çalışıyor. Bradley Cooper’ın karakteriyse istemediği bir ilişkide ve istediği yöne gidememenin öfkesine sahip. Yaranmaya çalıştıkları yetişkinlerin, önemli kişilerin ne kadar aptal olduğunu anlıyoruz. 

Gary ve Alana ise aslında özgürler. Her istediklerini yapabilirler, kimse onlara karışmıyor. Alana, kızkardeşine Gary’le takılmasının garip olup olmadığını sorduğunda ona “sen ne olduğunu düşünüyorsan odur” diye cevap veriyor. Kendi üzerlerinde yarattıkları bu başkalarına yaranma hissinin saçmalığını fark ediyoruz. İkisi de olmaya çalıştıkları her şeyi bıraktıklarında rahatlıyorlar. Tüm film aslında Gary ve Alana’nın öpüştüğü ana doğru gidiyor. Başımız dönüyor. Hiç bitmesin istediğimiz hisler etrafında pembe gün batımında yürüyen ikiliyi izlerken fark ediyoruz: biz de ne olduğunu düşünüyorsak odur: Bu film de, hayat da, kimliğimiz de. 

Buyurun, bu dünyadan çıkmak istemiyorsanız sizi soundtrack’le baş başa bırakalım.

editörün seçtikleri