Yazar: Gamze Akyol
2 Eylül 2022
Sen Sorma düeti, müzik, üretkenlik ve her şey hakkında: Paptircem ve Kaan Arslan röportajı

Son dönemde olanca yaratıcılığıyla dikkatleri üzerine toplayan ve bu yaratıcılığı gerek viral olmuş komik videolar üzerine yaptığı müziklerde gerek cover’larında gerekse de kendi bestelerinde kullanan biri Paptircem, yani Sena. Paptircem hayatımıza birbirinden eğlenceli mashup çalışmalarıyla girse de şimdilerde ikili bir projeyle gündemimizde: Elektronik pop’un yaratıcı isimlerinden Kaan Arslan’la birlikte yaptıkları Sen Sorma düetleriyle müzik dünyasındaki yerlerini sağlamlaştırmaya devam ediyorlar. Can Narin yönetmenliğinde çekilen ve “küçük bir Türkiye simülasyonu” dedikleri klipleri ise tam evlere şenlik; keşke devamı gelse diye bekliyor insan. Biz de dadanmaktan kendimizi alamadığımız Sen Sorma parçalarını fırsat biliyor; Sena ve Kaan’a sorular soruyor, kendilerini daha yakından tanıyoruz.

Dünya yanarken uzaktan izleyenler… Son zamanlarda bizi böyle net anlatan, gerçekliğiyle acıtan ve bir o kadar da yalnız hissettirmeyen bir tanım duymuş muyduk, bilemiyoruz. Paptircem ve Kaan Arslan ikilisi geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Sen Sorma parçalarını “dünya yanarken uzaktan izleyenlerin” parçası olarak tanımlarken bizim de uzaklara dalıp derin derin iç geçirmemize sebep oluyorlar. Neyse ki eğlenceli ve hareketli ritimleriyle de bizi oradan çekip çıkarmayı ihmal etmiyorlar. Paptircem aslında pek çoğumuzun radarına viral olmuş komik bir videoya yaptığı eğlenceli mashup’larıyla girdi, epey de güldürdü tabii. Kendisinin bu videoları da birer birer viral olmaya başlarken “tanısak kesin çok iyi arkadaş olacağımıza inandığımız” kişilerden biri olan Sena böylelikle hünerlerini çeşitli cover’larla ve bestelerle sergilemek için gereken alanı kendine açmış oldu. Ve onu daha yakından tanıdıkça gördük ki bu şöhretin altı dolu dolu; kendisinin ta çocukluğuna uzanan bir müzik eğitimi, yatkınlığı, üstüne de felsefe ve psikoloji çift ana dalı patlatmışlığı var. Ve Sena bu çok yönlülüğü hakkında “Sanırım bu kadar fazla konuyla içli dışlı olmanın ortak noktalarından biri hiçbirinde uzman olmamam. Hepsiyle ilgili biraz fikrim var, kendi yolum için yeteri kadarını biliyorum hepsinden” diyor. Ve tüm bu kaynaklarından kendine yetecek kadarını alıp bir konunun onun ilgisini çekmesi için “orijinal” olmasının yeterli olduğundan bahsediyor.

When Paptircem said “sıkıldım sağa sola savrulup, iyiyim gibi yapmaya yoruldum ben” we really felt that!

Her bir kelimesine katılmaktan kendimizi alamadığımız Sen Sorma’nın prodüksiyonu, kayıtları, sözü ve müziği ile birlikte tüm üretim sürecine birlikte imza atan Paptircem ve Kaan Arslan’ın yolları ise ortak arkadaşları aracığıyla kesişmiş. Fazlasıyla benzeyen ve de her konuda yeni perspektifler geliştirmeye yatkın olan ikili, birbirlerini buldukları için çok şanslı hissettiklerini de belirtiyorlar. Sanatçıların “her an, her şeyden ilham alabilen” insanlar olduğu düşünüyor ve aslında Sen Sorma’yla da bunu kanıtlıyorlar. Hiç istemesek de artık günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiş politik çıkmazlar, sokaklarda uzatılan sarı mikrofonlar, “telefonunu çıkar”lar, aşırı “samimi” influcuer’lar gibi ufak ama tatsız detaylarıyla bir hayli güldüren klipleriyle de mizahın iyileştirici gücünü bize hatırlatıp kanayan yaramıza pansumana koşuyorlar… En iyisi lafı daha fazla uzatmadan sizi güldürürken düşündüren, arada memleket meseleleriyle efkarlandıran samimi röportajımıza alalım, keyifli okumalar!

Selam Sena! Öncelikle seni ta en baştan tanımak isteriz. Annenin farkında olmadan seni kurs yerine konservatuara yolladığından bahsediyorsun bir röportajında. Daha küçük bir çocukken müzik hayatına nasıl girdi ve tam olarak gönlünde nasıl bir yer edindi? Ya da o zamanlarda bile hayallerini süslüyor muydu müzisyen olmak?

Aslında farkında olmadan değil, bir kurs gibi düşünmüş konservatuarı. Onun iç disiplinini, ne kadar ciddi bir yer olduğunu, bambaşka bir kariyer alanı olduğunu ve çok dedike çalışma isteyen bir alan olduğunu tahmin etmeden yolladı sanırım beni, aslında onu kastetmiştim. Orayı bir “altın bilezik” gibi görmek şu anki kafamla komik geliyor.

Babam oyuncakçıydı ve oyuncak bir klavye vermişti bana. Ben de okuldan gelip o klavyeyle Kral TV, MTV, Dream TV, Dream Türk; aklınıza hangi kanal gelirse, hepsinde çıkan şarkıları sırasıyla ezberlemiş bir şekilde çalardım. Yedi yaşındaydım sanırım bu sıralarda. Yaşım dokuz-10 olunca da System of a Down gibi iki vokalli grupların çift seslerini yapıp kendi kendime armoniler uyduruyordum. Ailem ve müzik öğretmenlerim de bu konuyu fark edip iyi ki beni böyle bir yola sokmuşlar. Şu an hayatım müzik oldu onlar sayesinde 🙂

Üniversitede Psikoloji ve Felsefe bölümlerinde çift ana dal yapmışsın. İki bölüm de ayrı ayrı sorgulatıcı ve “insan” üzerine düşündüren bölümler. Farkındalığı yüksek ve gözlemci bir insan olduğun her halinden, işinden belli. Ta en başta seni bu alanlara yönlendiren neydi? Okuduğun bölümlerin bu özelliklerine ve de müzik kariyerine ne gibi katkıları oldu?

Ben nedenini bilmediğim şekilde sayısal okudum. Bir yola girince, o yolun ortasında “Ben ne yapıyorum burada?” demiyor insan ne ilginçtir ki. Sonuna doğru yaklaşırken, bir anda arkasına bakıp “E ben buraya gelmek istemiyordum ki” diyebiliyor ancak. Belki benim cesaretsizliğimdendir, belki de kolaydır yapmak başkaları için. Ama benim için çoğu zaman böyle oldu.

Üniversite sınavında bir anda tercih kitabını açıp “Ben bu bölümlerin hiçbirini istemiyorum ki!” diye isyan edip eşit ağırlık bölümlere bakmaya başladım. Felsefe, psikoloji, sosyoloji… Resmen zihnim başka bir dünyaya açılmış gibi hissettim. Hiç kimse de beni sayısal okumaya zorlamamıştı aslında, nedense başarılıyım diye onu istiyorum sanıyordum. Ne üzücü; küçük bir çocuğa başarının onu tanımlamadığını hiç öğretmemek… Neyse ki ani bir gemi yakmayla kendimi bir anda eşit ağırlık sınavına soktum ve başarılı da olabildim. Psikoloji okumaya başladım, ardından da zorunlu felsefe dersinin tüm merakımı bir anda cezbetmesiyle çift ana dal yapmaya karar verdim.

Psikolojide öğrendiğim insan zihniyle alakalı bir doğruyu bir sonraki saatte, felsefe dersinde bilim felsefesiyle yıkıyordum. Deneylere ne kadar güvenilir? Fizikte kullandığımız kabuller, sürekli değişen doğayı nasıl açıklayabilir? Bir yerde Freud okuyup; başka bir derste Foucault okuyup, hangisini mantıklı bulacağımı şaşırdığım bir süreç geçirdim. Her okuduğuma hak veriyordum. Sonra hiçbirini seçmek zorunda olmadığımı, “bir şeyist” olmamayı, doğrunun ve yanlışın farklı alanlarda farklı içeriklere büründüğünü, var olanın farklı anlamlarını, cahilliğin aslında ne olduğunu… O kadar çok şey öğrendim ki gerçekten böyle sorular geldiğinde susamıyorum bir türlü 🙂

Günün sonunda da hiçbir şey söylemiyorum aslında; sadece neleri bilmediğimi öğrenmeye çalışıyorum. Ve bu öğrendiklerimle sentezlediğim kendi hakikatimi, üretiminin içine yerleştirmek, işlemek. Üreten insan için ne güzel bir yol!

Pek çoklarının yolu seninle sosyal medyada, viral olmuş komik (ve bir yerde efsaneleşen) üzerine yaptığın müziklerle kesişti. Ve bu videoların da artık birer virale dönüştü… İçeriklerinin böylesine beğenilmesini bekliyor muydun? Ve artık bu işi devamlı yapan biri olarak dijitalde bir şeyler üretmek, beğeniler ya da yorumlarla bu kadar haşır neşir olmak nasıl bir tecrübe senin için?

Bu videolar önceden sadece ses kayıtlarıydı; arkadaşlarıma WhatsApp’tan attığım ve birlikte gülüp eğlendiğimiz küçük grup içi şakalardı. Bazen insanlar buna inanmıyor ama hiç beklemiyordum bu videoların böyle virale dönüşeceğini ya da beni sokakta tanınır birine dönüştüreceğini. Bu cümleyi yazarken bile şaka gibi duyuluyor bana. Ben sadece müzisyenler için komik olacağını düşündüm, gerçekten herkese hitap etmiş olması çok enteresan geliyor.

Başta çok acımasız gelen eleştirilere hak verip kendimi gömen bir taraftan yaklaşırdım. Sonra -felsefe okumanın faydaları- sosyal medya üzerine, insan üzerine düşününce insana verilen söz hakkı, öyle hissetmese de bir gruba ait hissetme ihtiyacı, bir şeyin karşısında durunca kendini orijinal, eşsiz ve bir fikir sahibi olarak görmesi derken bu olumsuz etki o kadar azaldı ki. Şimdi kendi “iyi/kötü” tanımım neyse onun için yaşamaya çalışıyorum. Buna komikli videoları bırakıp sadece besteler yapmak dahi olsa bile. Bundan korkmadan, vazgeçip yeni bir yol seçmenin özgürlüğünü hissetmek istiyorum.

Bu cesareti gösterebildiğin zaman ve de o cesaretin seni hayallerine bir adım daha yaklaştırabiliyorsa işte o zaman üreten insana saygı duymaya başlıyorsun. Belki linç kültürümüzün bu kadar gelişmesinin sebebi hayal kurmamamızdır; o hayallere bir şans tanımamamız ya da tanıyacak ortamın bize sağlanmamasıdır. Bu yüzden o cesaret yalnızca eleştirilerde, linçlerde ortaya çıkıyor. “Ben daha iyisini yapardım” düşüncesi var kafasında hep ama hiçbir zaman ona o şans verilmemiş gibi hissediyor. Oysa bunun için bir şansa belki de ihtiyacı yoktur; belki sadece ufacık bir cesaretle hayaline şans verip bir adım atması gerekir. Üretmenin ne kadar zor olduğunu fark eder böylece.

Doluymuşum bu konuda… Çok uzağım ama günün sonunda herkesin hayatında iki-üç dakikalığına var oluyoruz ve bizi unutup gidiyorlar diğer içeriklerin, şarkıların içerisinde. İyi yorumlar da kötü yorumlar da bizi biz yapan şeyler değiller. Süreçten keyif almak lazım yalnızca. Almazsak, üretmek eziyete dönüşüyor.

Ses getiren işlerinden biri olan Evolution of Mor ve Ötesi çalışman hem çok zevkli hem de epey emek isteyen bir işti. Cover’ladığın Büyük Ev Ablukada parçası Olanla Olunmaz’la boğazımıza yumrular dizsen de yine aynı şekilde onu da çok sevdik. Mor ve Ötesi dinleyerek büyüdüğünden, Büyük Ev Ablukada’yı çok sevdiğinden bahsediyorsun sık sık. Peki hangi şarkıları yeniden yorumlayıp cover’layacağına nasıl karar veriyorsun? Bu yeniden yorumlama kısmında senin için neler öncelikli oluyor? Ve yine aynı şekilde belki şarkılarını cover’lamak istediğin belki de beraber çalışmak istediğin başka kimler var?

Şöyle özetleyebilirim; senin deyişinle “dinlerken boğazıma yumrular diziyorsa” onun cover’ını yapabilirim. Tek önceliğim bu sanırım. Üç dakikada birini bu kadar etkilemek, müthiş bir yeteneğin, özverinin ve dehanın ürünü. Hayran olmamak çok zor buna.

Ama şu an yepyeni bir yaratıcılık süreci olarak, kendi şarkılarımı yazmak beni çok heyecanlandırıyor. O yüzden cover yapmak yerine, bir süre daha yoktan var etmeyi denemeyi düşünüyorum. Tabii böyle dediğime bakmayın, kesin tutamam kendimi 🙂

Sena, aslında hayatının çoğu döneminde birden fazla işi aynı anda yürütmüşsün. Vokal, klavyeci, söz yazarı ve dijital içerik üreticisi… Bunlar tek çırpıda aklımıza gelen işlerin. Felsefe ile psikolojiyi de unutmayalım tabii. Peki tüm bunlar birbirlerini nasıl tamamlıyorlar? Ve o malum soru: Tüm bu yaptığın işler arasında sana en vazgeçilmez gelen, “olmazsa eksik kalırdım” dediğin var mı? Birden fazla aynı işi yapmanın sana kendini nasıl hissettirdiğini merak ediyoruz diyelim 🙂

Ben lisede konferans salonumuzdaki piyanoya dokunabilmek için pazar sabahları 9’da olan veli toplantısına bekleme müziği çalmayı teklif etmiştim müdürümüze. Veliler konferans salonuna doluşurlarken ben onlara etütlerimi çalıyordum sırf bunu deneyimlemek için. Üniversitede en sevdiğim şey sunum yapmaktı mesela. Araştırdığım, üzerine düşündüğüm şeyi, farklı yollarla insanlara anlatmanın orijinal yollarını arardım. Her sunumum birbirinden farklı olurdu. Yazdığım her konuya daha önce bakılmamış bir perspektif aramaya çalışırdım.

Sanırım bu kadar fazla konuyla içli dışlı olmanın ortak noktalarından biri hiçbirinde uzman olmamam. Hepsiyle ilgili biraz fikrim var, kendi yolum için yeteri kadarını biliyorum hepsinden. Ama anladığım şeylerden benim anladığım şu ki ben hep -konu ne olursa olsun- orijinalliğinin gücünden inanılmaz besleniyorum. Müzikte, felsefede, mimaride, fizikte; nerde olursa olsun… İyi bir fikir beni delirtiyor, insanlığa inancımı filizlendiriveriyor, çok mutlu ediyor, motive ediyor.

Şimdi en azından yapmak istediğim işin, müziğin içinde bu kayboluşu yaşıyorum. Ama hepsinin ortak noktası, derdimi anlatabileceğim bir alan olması ve bu alanda kendi görüşlerimi farklı ve orijinal yollarla insanlarla paylaşabilmem. Müzik de bu ihtiyacıma, yönelimime çok güzel hizmet ediyor 🙂

Eğlenmeyi bilen ve seven bir insan olduğunu görebiliyoruz. Ama bu krizler çağında her şey üstümüze üstümüze gelir gibi. Hele ki dijitalde! Seni bu anlarda neler toparlıyor? Mizah dışında sığındığın limanların neler?

Buna vereceğim depresif cevap için çok özür dilerim ama beni şu dönem hiçbir şey toplayamıyor. Belki beş-altı aydır hiç iyi hissetmiyorum kendimi. Bunu açıklıkla söyleyebilmek iyi geliyor. O kadar fazla şey oluyor ki dünyada, ülkede; kendimi küçük ve işlevsiz hissediyorum. Bu his ne yaparsam yapayım gitmiyor, hep orada duruyor. Bu pek çok yaşıtımla ortak bir his, biliyorum. Onlara umut vermeyi deniyorum hep, ama gerçekten yolun bizi nereye götüreceğinden hiç emin değilim. Korkuyorum ve hayatın bu kadar komplike ve zor olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama vazgeçmiş değilim; deniyorum, motivasyonumu yerine getirmenin yollarını arıyorum. Sevdiğim figürlerin biyografilerini, okumak, belgesellerini izlemek, bana yalnız olmadığımı, yaşadıklarımızın normal olduğunu hatırlatıyor.

Son zamanlarda izleyip ya da dinleyip uzun süre etkisinde kaldığın diziler, filmler, albümler var mı? Sen şu ara en çok nelere dadanıyorsun?

Muse’un yeni albümü çıktı: “Will of the People” Şu sıralar onu dinleyip eski günlerimi özlüyorum. Muse sevdalılarını baya mutlu edecek bir albüm bence. Dizi olarak herkese önermek istediğim, ama insanları ağlatmak istemediğim için çok da öneremediğim “This Is Us” var şu an gündemimde.

Gerçekten içim dışıma çıktı ağlamaktan… Film olarak yeni çıkan filmlere bakma fırsatım olmadı henüz,ama aklıma “Don’t Look Up” geldi. -Spoiler Alert- Dünyanın sonu gelirken, insanların kişisel hırsları vs. gibi konular abartılmış ve kör göze parmak gelse de benim filmden aldığım yer şurası oldu; en sonunda herkesin bir masada oturup keyifli vakit geçirip, yemeklerini yemesi. Ve bunu ancak dünyanın sonu gelirken ve yapabilecekleri hiçbir şey yokken yapabilmeleri. Leonardo DiCaprio’nun karakterinin çok geç fark ettiği şey, aslında mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyaçlarının olmadığı, her şeyin yeterli olduğunu fark ettiği o an…

Sena & Kaan; bu soru ikinize:

Bir süredir beraber çalışıyor, üretiyorsunuz. Biraz başa sarsak, bize yollarınızın nasıl kesiştiğini ve birlikte müzik yapmaya nasıl karar verdiğinizi anlatabilir misiniz? Neydi sizi ortak motivasyonlarda buluşturan?

Biz daha tanışmadan önce, ortak arkadaşlarımız “Senin Kaan’la/Sena’yla tanışman lazım”, “Çok seversiniz birbirinizi” gibi övmeler ve birbirimize çok benzediğimize dair yorumlar duyuyorduk. Sonunda bir masada tanışma fırsatımız oldu ve tüm gece oturup sonsuz konudan bahsettik. O akşam müzik yapmaya karar verdik birlikte resmen. Müziğin anlamı üzerine konuşmamız, müzikteki cesaret anlayışımız, koro insanı olmamız, aynı oyunlardan hoşlanmamız; hayata, insanlığa benzer perspektiflerden bakabilmemiz… Hem bu kadar benzeyip, hem de yeni perspektifler geliştirmeye çalışan iki insan olmamız. Çok şanslıyız birbirimizi bulduğumuz için.

Sen Sorma parçanız için “dünya yanarken uzaktan izleyenlerin isyanı” diyorsunuz. Klibinizde de ülke gündemini meşgul eden şeylerden (tanımlamakta biraz zorlanıyoruz) bazı sahneler canlandırdığınızı görüyoruz. İçinde yaşamasak komik ülkeyiz aslında… Sizin üretim süreciniz hem memleket hem de dünya ahvalinden ne derecede etkileniyor? Ya da gördükleriniz, izledikleriniz ne şekilde filtrelenip çalışmalarınızda yer ediniyor?

Kaan: Şu an hayatımıza, yaşadığımız ülkenin halini düşünmeden bakmak; ondan etkilenmemek mümkün değil. İsyanımızda, mutluluğumuzda, umutlarımızda yani hepsinde izi var ülkedeki durumun.

Sena: Ben daha cesur semboller koyamadığımız için, buna cesaret edemediğim için üzülüyorum mesela.

Beraber: Bunları nefretsiz bir isyanla dile getirmek, kızmamak, bağırmamak; ama bunların karşısında durmaya devam etmek gerekiyor. Artık herkesin, soruları sorduğu bir başka versiyonuna ihtiyacı var. Ve bu soruları sormaktan vazgeçmeyeceğimize inancımız tam.

Sen Sorma’nın şarkı sözleri pek çoğumuzun ruh haline tercüman gibi. Gerçekten çok yorulduk. Aynı hislerin etrafında buluşup bunu bir şarkıya dönüştürmeye nasıl giriştiniz? İkili üretim süreciniz nasıl ilerledi?

Kaan: Sena bir melodiyle geldi ve “bu melodiyle bir şarkı yapmak zorundayız!” diye başladı tüm süreç. O gece çok yakın arkadaşımız ve çok yetenekli bir müzisyen olan Duhan Demirci de bizimle evdeydi. Ona hazırladığımız altyapıyı dinlettik ve onun mırıldanmalarıyla bir anda şarkının sözleri dökülmeye başladı.

Sena: Kaan “yansa dünya, oturur izlerim” cümlesini ekleyince, bu şarkının boş vermiş birini bıkmışlığını anlatacağından emindik. O dönem üçümüzün de ortak yaşadığı yorgunluk ve bıkmışlık üç dakikalık kısacık bir sürede anlatabildiğimiz bir yol buldu kendine.

Sen Sorma’nın sözleri tam kalbimizden vuruyor gerçekten; pek çok anlamda çok yorulduk. İçimize içimize ağlıyoruz gerçekten. Günü yaşayıp geleceğe bakmak her zamankinden de zor. Peki umutsuzluğa düştüğümüz anlardan çıkmak ne şekilde mümkün sizce? Sizin yöntemleriniz neler, belki bize de ilham olursunuz…

Bir önceki soruda söylediğimiz gibi, bu hisleri bir ürüne dönüştürmek. Çizmek, yazmak, şarkı söylemek, bu hisleri yaşayan tek kişilerin biz olmadığını, bu ürünlerle diğer insanları buluşturarak hissetmek; yalnız olmadığımızı görebileceğimiz küçük ya da büyük fırsatlar aramak. Derdini dünyayla paylaşmak ve bu derde ortak olabilen insanlarla bir umut yeşertmek. Tıpkı sizin şu an bizimle bu şarkı aracılığıyla, bu hislerinizi paylaşabilmeniz gibi. Bu cevapla, yalnız hissetmemek. Yapabileceğimiz tek şey, üreten insanlar olarak üretmeye devam etmek.

editörün seçtikleri