Yazar: Zeynep Naz Inansal
15 Aralık 2020
Sessizliğin içinde iyileşmek: Sound of Metal film incelemesi

Kendimizi hangi özelliklerimiz üzerinden tanımlamayı tercih ediyoruz? Mesleğimiz, cinsiyetimiz, doğduğumuz ülke ya da yeteneklerimiz mi bizi karşımızdakine daha iyi anlatıyor? Peki ya kendimizi tanımlamayı seçtiğimiz özelliğimiz yok olduğunda geriye ne kalıyor? Biz hâlâ aynı kişi mi oluyoruz? Bir sürü soruyla kafanızı şişirdiğimizin farkındayız. Ancak Amazon Prime’da dijital prömiyerini yapan Sound of Metal’ı izlediğimizden beri bu sorular aklımızı kurcalıyor.Sound of Metal incelemesi

Riz Ahmed’in olağanüstü bir performansa imza attığı film, işitme duyusunu yitirmeye başlayan genç bir davulcunun hikayesini anlatıyor. Kendini bu yepyeni duruma alıştırmaya çalışan Ruben, eski hayatının tamamen yok olduğu gerçeğini bir türlü sindiremiyor. Bu haline yepyeni bir kimlik olarak bakmakla, bunu çözülebilecek bir bozukluk olarak görmek arasında gidip geliyor. İyileşme sürecindeki bir eroin bağımlısı olması da durumu kolaylaştırmıyor tabii. Yükselen kariyeri ve iyi giden ilişkisiyle sonunda düzene sokabildiği hayatı bir anda Ruben’ın başına yıkılıyor.

2019 Toronto Film Festivali’nde prömiyerini yapan film, katıldığı festivallerden çokça övgüyle dönmüştü. Ahmed de filmdeki performansıyla 2021 Gotham Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterildi. Filmin bahsettiğimiz hikayesinden bir melodram bekleyenler olacaktır. Ancak çok daha farklı, seyircisini empatiye sevk eden orijinal bir anlatıyla karşı karşıyayız. The Place Beyond the Pines’ın senaryosundan tanıdığımız Darius Marder’in ilk yönetmenlik denemesini yaptığı Sound of Metal, bize senaryodan öte, görsel ve işitsel bir deneyim sunuyor. Kolaylıkla klişe haline gelebilecek bu hikaye, yönetmen Marder’ın elinde varoluşsal bir panik yolculuğuna dönüşüyor. Film; yas, değişimi kabullenmek ve ilerlemek konularını oldukça heyecan verici bir yerden ele alıyor. Sound of Metal’a ve şimdiye kadarki kariyerinin en iyi performansını sergileyen Riz Ahmed’e dadanıyoruz.

Filmin bizi koltuğumuza mıhlayan ritmi, ilk andan itibaren kendini gösteriyor. Müzikle çok da bağ kuramadığımız, kalabalık, tıklım tıklım ve oldukça yüksek sesli bir metal konserindeyiz. Ruben’ın davul çalmasından hayatta yapmayı en sevdiği şeyin bu olduğunu anlamak çok da zor değil. Tabii bakışlarından ve tavırlarından, hayatta sevdiği diğer şeyin de grubun solisti olduğunu öğreniyoruz. Müzik o denli yüksek ki, biraz sessizlik hayali kurmaya başlıyoruz. Tabii ne istediğimize her zaman dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bundan sonra bizi fazlaca sessizlik bekliyor. Ruben ertesi sabah uyandığında çevresindekileri duyamadığını fark ediyor ve panikle doktora gidiyor. Doktor ona işitme duyusunun neredeyse tamamını yitirdiğini ve maalesef geri gelmeyeceğini söylüyor. Kalanı da kaybetmemek için dikkat etmeli, ve herhangi bir yüksek sesli ortamda bulunmamalı. Çözüm olabilecek bir ameliyat var, ama o da garanti değil ve çok pahalı.

Ruben duruma gerçek bir asi rock star tepkisi veriyor ve tüm uyarılara rağmen o akşam konsere çıkıyor. Tabii bu her şeyin kötülemesine sebep oluyor ve artık aksiyon almak zorunda kalıyor. Grubun solisti de olan kız arkadaşı Lou, Ruben’ın aklını başına toplaması gerektiğini söylüyor. İkisinin de iyileşme sürecinde olduklarını ve bağımlılıkla mücadele ettiklerini öğreniyoruz. İkisi de dört yıldır iyi durumda, bunu da birbirlerine borçlular. Uzun tavsiyeler ve ikna süreci sonrası. Lou, Ruben’ı işitme engelli bağımlılar için kurulmuş bir toplulukla bırakıp gidiyor. Topluluğun başında iyileşme sürecindeki bir alkolik olan Joe var. O da işitme duyusunu Vietnam’da yanında patlayan bir bomba sonucu yitirmiş. Bu durumun geçici olmadığının farkında olan Joe, Ruben’a buradaki herkesin kurallar dahilinde mutlulukla yaşadığını, ilk etapta yaşadıklarını kabullenmesi gerektiğini anlatıyor.

Başta dirense de Ruben, yavaş yavaş bu yeni ekosistemin vazgeçilmez bir parçası oluyor. İşaret dili öğreniyor, herkesle iyi anlaşmaya, yeni arkadaşlıklar kurmaya başlıyor, hatta çocuklara davul çalmayı öğretiyor. Onu bu hale getiren etkenlerden en önemlisi de Joe’nun Ruben’a verdiği görev. Her sabah kalktığında boş bir odaya kapanıp aklındaki her şeyi yazıyor. Başka herhangi bir şeyle ilgilenmesi yasak. Yani bir nevi sessizlikle ve kendiyle kalmayı öğreniyor. Tüm hayatını dikkatini dağıtmak, bir şeylerden kaçarak, bu uğurda madde bağımlılığına yönelerek geçiren Ruben ilk kez sessizlikte kendiyle oturmak zorunda kalıyor. Artık her anını çok daha farkında ve dikkatle yaşamak zorunda. Tabii iletişim tarzı da değişiyor, çevresindeki herkese dikkatle bakmak, hareketlerini izlemek durumunda kalıyor. O ana kadar herkesten gözlerini kaçıran biri için bu da ona iyi geliyor. Ruben rahatlıyor ve farklı iletişim yöntemleri kurmaya başlıyor.

Tam her şey iyi giderken Ruben eski hayatını özlüyor ve varını yoğunu satıp ameliyat oluyor. Maalesef ameliyat başarılı olsa da ona her şeyi çok derinden, net olmayarak duymasına yarayan bir işitme cihazı dışında pek de bir şey vadetmiyor. Ameliyat olduğu için artık topluluğun bir parçası olamıyor Ruben. Çünkü kendisiyle ilgili yanlış bir şey olmamasına rağmen, kendini tamir etmeye, düzeltmeye çalışması hoş karşılanmıyor. Ama Joe ona son bir tavsiyede bulunuyor: ihtiyaç duyduğunda, o kendi içindeki sessizlik seni her zaman hazır bekleyecek. Zaten Ruben’ın da en başından beri anlaması gereken bu: Kaçtığı sessizlik, onun kurtuluşu olabilir.

Ruben, ilk başta bağımlılıkla kurduğu kimliğini, müzisyen kimliğiyle değiştirerek iyileşmiş. Hatta sağlıklı yaşayan, iyi bir sevgili olarak da bu kimliğini tamamlamış. Onu asıl sarsan da tüm bunlar gittiğinde geriye ne kaldığını bulamaması sanki. Kendine dair hatırladığı en eski yeri bir türlü bulamıyor. Burada da Riz Ahmed’in performansı seyirciye Ruben’la empati kurmakta çok yardımcı oluyor. Night Of dizisiyle hayatımıza giren Ahmed’in sessiz öfkesi, kendi bedeninde hapsolmuşluğu ve tüm çaresizliği filmi başka bir seviyeye taşıyor.

Tüm hikayesini ses üzerine kurmuş bu filmin ses tasarımından bahsetmemek olmaz tabii. Filmin yaratıcı ses tasarımını Nicolas Becker’a borçluyuz. Kendisi daha önce Gravity ve Arrival filmlerinde de ses departmanında çalışmış. Sessizliğe hakim diyebiliriz yani. Film; sessizliğe alışmak, bildiğimiz anlamıyla dış dünyanın sonu, insanlarla iletişimin bambaşka yolları olduğunu bize sadece ses tasarımıyla bile hissettirmeyi başarıyor. Ruben’ın yaşadığı kopukluğu biz de seyirci olarak yaşıyoruz. Dış dünyayla bağ kurmayı bildiğimiz yöntemleri, ancak onlar yok olduğunda fark edebiliyoruz.

Kendini müziğiyle ve sesle ifade eden Ruben, bu çetrefilli yolda sonunda kendini bulmayı başarıyor. Aslında bütün film boyunca kendinin, eski halinin yasını tutuyor diyebiliriz. Tüm kaçtıklarıyla, korkularıyla ve görmezden geldikleriyle bir bir yüzleşen Ruben, artık hiçbir şeyin arkasına saklanmak zorunda hissetmiyor. Ruben’ı filmin sonunda sessizliğin içinde, rahatlamış ve kendiyle kalmış halde bırakıyoruz. Tüm bu hikaye aslında Ruben’ın sessizliğe ne kadar muhtaç olduğunu gösteriyor. Çünkü Joseph Campbell’ın da dediği gibi, “girmekten korktuğun mağara, umduğun hazineyi saklıyor olabilir”. Uzun bir süre sonra ilk kez aklımız Ruben’da kalmıyor, artık ne yapacağını biliyor çünkü.

editörün seçtikleri