Severek takip ediyoruz: Ethem Özışık
yazar: Yiğit Tuna

Poyraz Karayel sizin hayatınızda nasıl bir yer kaplıyor bilemem ama replikleriyle, düşündürdükleriyle benim için yıllardır sessiz sedasız bir yol haritası olmaya devam ediyor. Hal böyle olunca da o dünyayı yaratan yazarın her işini takip etmek farz oluyor.

Kısa geçmişiyle Ethem Özışık, Poyraz Karayel’in, Söz’ün ve yakında izlemeye başlayacağımız Maraşlı’nın senaristi. Onunla buluşunca kaçınılmaz olarak yıllardır duyup da hiç kurmadığım bir cümleyi kuruyorum, “Biz sizi ailecek severek takip ediyoruz” diyorum ve sohbete başlıyoruz.

Türkiye’de televizyon senaristinin rutini var mı ya da varsa nasıl? Bunu bu konudaki çok genel bir merakı gidermek için soruyorum, elbette her projenin kendine has bir akışı oluyordur…

Rutin elbette var, her şeyden önce her hafta birilerinin bir şey izlemesi lazım. Pazartesi ya da Çarşamba, saat 20.00’de oturacak ve o diziyi izleyecek. Onların bir rutini varsa, sadece senaristin değil; yönetmenin, oyuncunun, herkesin bir rutini var. Bizim bölüm yazmak için bir haftamız var, ekibin de çekmek için aşağı yukarı beş-altı günü. Rutin hayatımızın olmazsa olmazı, haftanın altı günü bilfiil çalışılıyor.

Aslında çok sürreal süreçleri normalleştiriyoruz değil mi sektörde?

Tabii tabii, bence Türk televizyonculuğunun iki problemi var: Birincisi işte bu dediğimiz, 140 dakikalık diziler. Diğeri de “Diziler 140 dakika olmasa ne olur, kalite artar mı?”, bana sorarsan. Tabii ki çekim kalitesi artar, oyunculuk kalitesi artar, post prodüksiyon süresi uzar, orası muhakkak ama içerikle ilgili arzu ettiğimiz seviyeye gelir mi, o ayrı bir bahis. Türk dizileriyle ilgili bütün meseleyi süre konusuna kitlememek lazım.

Sence şu söylenebilir mi: “Ben Türk izleyicisinin, Türk televizyonunun kodlarını çözdüm, formülleri biliyorum, şunu yazsan tutar.”

Bilinemez, öngörülebilir. Birincisi, bu hiçbir senaristin vazifesi değil bence. Seyirci tepkileriyle, sosyolojileriyle, yaş gruplarıyla, ekonomik durumlarıyla ilgilenen ve bu konuyu profesyonelce ele alan uzmanlar var kanallarda. Bu onların işi daha çok. Tabii biz de İsviçre’de yaşamıyoruz, bu ülkenin seyircisine iş yaptığımız için biz de bu verileri alıyoruz. Senarist hikayesini kurar, yapımcı ya da kanal yorum yapar ama ben “Bu işi biliyorum” diyen bir senarist tanımadım. Zor, ama öngörülebilir. Şimdi örneğin, True Detective’in yerli versiyonunun ana kanallarda çok izlenmeyeceğini tahmin etmek zor değil çünkü panel diye bir şey var, o önemli. Belli sayıda aile var ve onların evlerinde ölçüm yapılıyor. Panelleri nereye koyarsan, başka bir izleyici tablosu ortaya çıkar.

Şimdi rutinden bahsedince, Aaron Sorkin’in bir ifadesine rastladım geçenlerde: Demiş ki “Ben sadece iyi günümde yazabilirim.” Çok mu ütopik Türkiye standartlarında?

Bence çok anlaşılabilir, ama onun bizimki gibi bir rutini yok tabii. Hollywood’un tepesindeki bir adamdan bahsediyoruz. Los Angeles’da gördüm, öyle adamlar çok az. Orada da çok az. Yetenekli binlerce yazar kuyrukta bekliyor, Aaron Sorkin olmak çok zor. Diziden bahsediyorsak, tabii ki iyi günü beklemek gibi bir lüks yok. Ama bende de bilgisayarı açıp hemen yazmaya başlama huyu yoktur. Ne yazarsam yazayım bir kıvranma, bir sancı, bir havaya girme durumu oluyor. Ben öylelerine hayran oluyorum. Benimki tamamen stres odaklı çalışma sistemi 🙂

Peki o içinden çıkılmaz soruyu sormam lazım: Dijitalin geleceği ne olacak?

Türk dizilerinin iki problemi var bence az önce konuştuğumuz gibi ve dijital deyince şunu anlıyoruz: Süre olarak daha dünya standartlarında işler ama yine şunu anlıyoruz ki dünya standartlarına yaklaştıkta defomuz ortaya çıkıyor. Bizim yazıyla, dramaturjiyle daha temel problemlerimiz var. “Diziler 45 dakika olsun” diye yıllardır feveran ediyoruz ama bakınca 45 dakikalık dizilerle de dünyayı sallamadık. Dolayısıyla yapılan denemelerle ana meselenin süre olmadığını anlamış olduk, daha temelde bir sıkıntı var; özetle yazmayı bilmiyoruz bana sorarsan. Bu anca eğitimle çözülür, bu teknik bir mesele. İskeleti öğrenirsin, buna da kendi bilgini, birikimini giydirirsin ve dizi öyle yazılır. Bütün dünyada bunun bir standardı var; ne kadar yaratıcı olduğunun, ne kadar yetenekli olduğunun bir standardı yok, doğru mu?

Diyelim ki 100.000 tane senarist var Amerika’da, biz 100 kişiyi izliyoruz. İzlediğimiz diziler var; Game of Thrones’u izliyoruz, Mad Men’i izliyoruz, The Night Of’u izliyoruz. En seçmeleri izliyoruz ama orada da günlük dizi yazanlar var, üçüncü sınıf dizi yazanlar var, dizisi üç bölüm sonra yayından kaldırılanlar var, pilot çekimi iptal edilen binlerce adam var. Yayınlanmamış senaryolarla hayatını geçiren birini tanıdım ben. 10 senedir hiçbir işi çekilmemiş ama parasını kazanıyor çünkü öyle bir sirkülasyon var. Orada standart çok yüksek, iyi bir yere gelmen için çok iyi olman lazım. Bizde standart çok düşük. Ben senarist oluyorsam herkes olabilir demek bu. Her şeyden biraz oldu mu Türkiye’de iyi yerlere geliyorsun, işte bu sıkıntı. Çıta düşük. İngiltere’de öyle değil örneğin, Utopia yazman lazım, Sherlock yazman lazım, Black Mirror yazman lazım; çıta çok yüksek. Dolayısıyla dijital diziler gösterdi ki bizim temel problemimiz süre değil, ona çok ikna oldum kendi adıma.

Peki sen hiç yapmadığın bir şeyler yapmak istiyor musun? Breaking Bad’ler, True Detective’ler, Quarry’ler yani… Yoksa bir noktadan sonra artık kurduğun düzeni bozmamayı mı tercih ediyorsun?

Elbette istiyorum, Türkiye’de 140 dakikalık dizi yazma hevesinde olan tek bir senarist yoktur. Aslında çok daha kalitelisini yazabilecekken bunu kimse istemez ama burada da bir başarı var, bir tatmin var maddi manevi, o yüzden yapıyoruz. Ama herkesin gönlünde yatan 45 sayfayı üç haftada yazmak. Bu büyük lüks. Altı haftada hikayeyi kurup, üç haftada 45-50 sayfa bölüm yazmak müthiş. Sonuçta bu da bir emekleme süreci, Türkiye 90’lardan beri dizi yapıyor ama 2010’larda dünyaya dizi satmaya başladı. Hiçbir şey birden olmuyor, bence dijital de böyle olacak, yapa yapa daha iyisini bulacağız.

Senaryolar yazdıkça, kendin hakkında bilmediğin ya da o zamana fark etmediğin bir şey öğrendin mi?

Öğrendim, tembel olduğumu öğrendim örneğin. Yeterince okumadığımı, yeterince izlemediğimi bana çalışmak öğretti. Dedim ya Türkiye’de çıta düşük diye, bu aslında bir bahane olamaz. Yaptığım iş en iyi, nerede, kim tarafından yapılıyorsa ben onu kıstas alırım. Burada yakaladığım başarı benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Elbette insanların yazdığın işi sevmeleri, ondan etkilenmeleri ayrı bir konu ama bu bana “Sen çok iyi bir senaristsin” hissini vermiyor. Bütün dünya seni izlerse, sen iyi bir senaristsindir. Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorsan, başarılısındır. İşimi severek yapıyorum ama çok çok daha iyi yerlerde olabiliriz, aslında derdim o. Sektör olarak, senaristler olarak, oyuncular, yönetmenler çok daha iyi yerlerde olabiliriz, bu potansiyel var.

Bir Türk futbolcuyu düşün örneğin, Avrupa’ya gidiyor ama geri dönüyor. Neden? Çünkü burada kral, orada değil. Kapalı bir toplumuz, anlatabiliyor muyum? Burada herkes mutlu. Yazıyorsun, çiziyorsun, paraları kazanıyorsun, ödüller alıyorsun, övgüler alıyorsun, konforun çok yerinde. Dışarıya çıktığında hayat öyle değil. “Bir bölüm yaz getir” diyor örneğin yapımcı, buradan sınır ötesine çıktığında yürünecek yol çok uzun. Tercih meselesi, herkesin tercihine de saygılıyım.

O zaman ister istemez bir makineleşme oluyor mu bu tempoda yoksa vakit yaratıp kendi kendine yazdığın, karaladığın bir şeyler oluyor mu?

Evet evet, ben yaparım, muhakkak kıyıda köşede bir hikayem vardır ya da daha önce yazdığım hayata geçmemiş hikayeler vardı, onlara dönüp bakarım. Bir yerlerde durur mutlaka, her şeyin bir zamanı var; Poyraz nasıl beklediyse üç-dört sene, kenarda kıyıda bekleyen, vakti geldiğinde güzel olacak işlerim de var. Onlarla ilgileniyorum yani.

Sinema veya dizi tarihinden, senin aklında yer eden, sence hak ettiği değeri veremediğimiz bir sahne ya da replik söyler misin? Döne döne izlediğin, seni fazlasıyla etkileyen bir sahne ya da replik…

Çok var ya çok… Örneğin, Se7en’da bir sahne var, Somerset ile Mills arabada ateş edip etmeme mevzusu hakkında konuşuyorlar. Ben o sahneyi filmin kalbi gibi görüyorum. Emekliliğine yedi gün kalmış bir cinayet masası dedektifinin hiç silah çekmemiş olması… Yine Se7en’da evin sallanma sahnesini çok seviyorum. Fargo’da bence onlarca sahne var, Yedi Samuray’da bir tirat var çok güzel, Casablanca’da var bir sürü ama tabii onlar klasikler artık. Yerli filmlerde de çok var, Vavien’de bir sürü olağanüstü sahne var; bir tanesini Poyraz’da kullandım örneğin: “Bu kız senin dengin mi ya?” Instagram’da sürekli paylaştığım, Engin Günaydın’ın “Akşama kadar yemek yiyelim ya, çalışmayalım yemek yiyelim sürekli” isyanı var. Ben de arada Instagram’da paylaşırım sevdiğim sahneleri… Bir tane de kötü bir aksiyon filminde bir diyalog vardı. Adamlardan bir tanesi diğerine “El Salvador’da ne yapıyordun?” diye soruyor, o da “Tenimi bronzlaştırıyordum.” diyor. “Peki binayı neden havaya uçurdun?” deyince de “Güneşi kapatıyordu.” diyor 🙂 Taksi Şoförü’nde Travis’in Betsy’yi koridorda aradığı bir sahne vardır, kamera kayar böyle, o da müthiştir… Saymaya kalksak sabaha kadar anlatırım.

Hani ünlü senaristlerin yönetmenlerin yazmayla ilgili havalı tarifleri, tanımları, sözleri var ya. Senden de öyle bir şey istesem, yapar mısın?

Geçen günlerde Twitter’a yazdığım şeyi, hakikaten hoşuma gittiği için yazdım. Bunca yıldan sonra şunu fark ettim ki senaryo hikayeyi anlatmak için değil, gizlemek için yazılır. Bu benim için önemli bir dönemeç oldu, kendi içimde başka bir seviyede idrak ettim. Aslında sinemanın bütün öğeleri için geçerli; orada olmamakla, “Ben burdayım” dememekle ilgili. Bir yönetmenin, bir senaristin, bir oyuncunun bence en büyük marifeti o olur. “Burada bir senarist var” dedirtmemek, “Aa yönetmene bak” dedirtmemek, yani bunu gizlemek, seyirciye bırakmak çok zor ve değerli bir şey. Hikayede de böyle.

Üç tane tek cevaplık soru soracağım, cevap vermeme hakkı saklı:

  • Başlayıp bitiremediğin bir dizi?

Lost. Beni beşinci altıncı bölümde baymıştı örneğin, ben öyle hikayeleri sevmiyorum. True Detective gibi derin, sakin dizileri seviyorum. Le Bureau des Légendes diye Fransız bir dizi var, hastasıyım. Bence Lost muhteşem bir iş ama bana göre değil. Ozark’ı iki bölüm izledim sonra izleyemedim örneğin. Bir de ben dizilere bakarım ama çok azının müptelası olurum.

  • Keşke ben yazsaydım dediğin bir dizi?

O çok var: True Detective olur, Mad Men olur, The Sopranos olur, After Life olur, Utopia olur. Diziyi yazmaktan ziyade bu dizilerin yazılmış hallerini ben yazmış olmayı isterdim.

  • İyi ki ben yazmamışım dediğin bir dizi?

True Detective üçüncü sezon. İlk iki sezonu yalayıp yutmuştum, üçe tahammül edemedim yani.

Bir de şöyle bitiremediğim diziler, örneğin Breaking Bad, dört sezonu izledim, bıraktım. İzlemeye kıyamadığım diziler var. Kenarda dursun diye, bir şeylere heyecanlanmak istiyor çünkü insan.