Sevgi dolu ve zarif makineler tarafından izlenirken: Adam Curtis belgesellerine giriş
yazar: Zeynep Naz Inansal

Yarın gösterime girecek son belgeseli Can’t Get You Out of My Head’in etkisiyle Adam Curtis ve şahane belgesellerine dadanalım dedik.

Bir film izledim, hayatım değişti…

Abartıyor olduğumu düşünebilirsiniz tabii, ama çok ciddiyim. Şans eseri keşfettiğim Adam Curtis’in çektiği bir belgeseli ilk izlediğimde beynimin uzun zamandır çalışmadığı bir modda çalıştığını söyleyebilirim. Yakın dünya tarihinden birçok olayın birbirleriyle bağlantıları, aklımıza gelmeyecek etkileri ve kökenlerini, buluntu haber görüntülerinin dinamik olduğu kadar komik bir kurgusunu izliyordum. Görüntüler trance, tekno ve ambient arasında gidip gelen müziklerle ve de güven veren, hafif de alaycı ses tonuyla zihin açan analizlerini sunan Curtis’in anlatımıyla benzersiz bir deneyim sunuyordu. Evet, çoğu anlatılan haberim olan olaylardı. Ama aralarda tanıtılan birçok ana karakteri, detayı, bağlantı ve önemli bilgiyi nedense ana akım medyada duymamıştım.

Uzun yıllardır BBC’de çalışan ve yaptığı işlerle bolca ödül ve de sarsılmaz bir prestij kazanan Curtis, özellikle de kendi ülkesi İngiltere’de bir belgesel yıldızı diyebiliriz. Sosyal bilimlerle ve dünya tarihiyle ilgilenen, ya da modern dünyayı anlamlandırmaya çalışan birçok kişinin karşısına çıkması kaçınılmaz bir üretici. Kurgusu, anlatımı, analizleri ve tüm espirileriyle Curtis, anlattığı her olayın bilinmeyen ve görünmeyen yüzünü açığa çıkarmayı hedefliyor. Belgesellerinde sunduğu bilgiler ve bağlantılar sizi bir sonuca çıkarmak yerine birçok soruya yönlendiriyor. Curtis’in amacı çevremizdeki her şeyi sorgulamamıza kapı açmak ve de dünyada hiçbir şeyin iyi veya kötü olmadığını, aksine her sistemin işleyiş şekillerinin bizi olduğumuz yere getirdiğini açığa çıkarmak. Pek taze son belgeseli Can’t Get You Out of My Head’in etkisiyle Curtis’e ve şahane belgesellerine dadanalım dedik.

Oxford Üniversitesi’nde beşeri bilimler üzerine eğitim alan Curtis, bir süre öğretmenlik yapsa da akademide tatmin olmayıp BBC’de işe başlıyor. Bu kararı verirken aslında bu şekilde çok daha fazla kişiye bir şeyler öğretebilecek olduğunu düşünmüş müdür acaba? Mesela Curtis’in belgeselleri gösterime açıldığı anda hayranları tarafından, internette ücretsiz izlenebilen platformlara koyuluyor. Kendisi de bu durumdan rahatsız olmuyor ve kaldırtmıyor. Biraz da ne kadar kişiye ulaştığına bakıyor aslında.

Bitter Lake

Curtis, belgesellerinde BBC’nin dev arşivini kullanarak insanlığın 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başlarındaki kültürel ve siyasi tarihini inceliyor. Aslında elinden çıkan her işin ciddi bir gazetecilik gerektirdiğini, uzun araştırmalar ve analizlerle bir araya geldiğini eklemeliyiz. Tarih belgeselleriyle karıştırmamak gerek. Aksine bildiğimiz anlatıların garipliklerini ortaya serip maskelerini düşürüyor Curtis. Onun için gazeteciliğin özü, olanı yansıtmak. O da bunu yapıyor zaten, ama farkı daha önce görmediğimiz olayları görünür kılması. Hem kurgu tarzı, hem de anlatısı en bir araya gelmez dediklerimizi üst üste koyuyor ve iç içe geçiriyor. Bu zamanlarda aklınızı başınızdan alıp sizi bambaşka diyarlara götürme kapasitesine sahip biri kendisi. Henüz keşfetmediyseniz de üzülmeyin, bu listedeki en iyilerle başlayabilirsiniz.

The Century of The Self (2002)

Birçok kişinin Curtis’le tanışmasını sağlayan The Century of the Self, birer saatlik dört bölümden oluşuyor. Belgesel, psikanalizin popülerleşmesiyle, şirketler ve ülkeler tarafından nasıl bir ikna ve kontrol aracı haline getirildiğini daha önce konuşulmamış açılardan inceliyor. Curtis, dört saat içinde psikanalizin nasıl popülerleştiğini, halkla ilişkiler kavramının nasıl doğduğunu ve bu ikilinin el ele tüketim çılgınlığına hizmet eden bir kendini gerçekleştirme rüyası yarattığını araştırıyor. Uzun yıllar ve araştırmalar sonucu oluşturulan bu mükemmel tüketici kimliğini ifşa eden dizi soruyor: Bize her şeyi seçme şansımız olduğunu mütemadiyen söyleyen bu sistemin içinde gerçekten kontrol bizde mi?

Dizi, Sigmund Freud’un Amerikalı yeğeni Edward Bernays’in 1920 yılında ortaya attığı ‘halkla ilişkiler’ kavramıyla nasıl ilk kez Freud’un fikirlerinin kitleleri manipüle etmek için kullanıldığını anlatarak başlıyor. İlk etapta bazı ürünleri satmak amaçlı manipüle edilen bilinçdışının nasıl kitleleri uyumlu kılmak ve kendi karanlık doğalarından kurtarmak için otoriteler tarafından manipüle edilmeye çalışıldığını izliyoruz. 1960’lı yıllar yepyeni bir kitlesel hareketi doğursa da, bu kendi odaklı yaşayan ve bireysel düşünen kitlenin de şirketler için büyük bir fırsat haline geldiğini görüyoruz. Curtis kendini keşfetmenin ve de ifade etmenin günümüzde bize nasıl pazarlandığını anlatırken, biraz da bireyselliğin maskesini düşürüyor. Kendini tüketim üzerinden ifade edebildiğin bir düzen kurulmuşken, sanatçılar da dahil hiçbirimizin kendimizi bu sistemi beslemeden ifade edemeyeceğimizi açıklıyor. The Century of the Self, Curtis’in tarzı ve dilini anlamak için de oldukça iyi bir giriş, çünkü daha sonraki filmlerinden birçok argüman bu belgeselde söylediklerinin üzerine konuyor.

The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear (2004)

Özetle korkunun Amerikan hükümeti tarafından bazı siyasi çıkarları için nasıl kullanıldığını anlatan The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear, 11 Eylül sonrası dünyanın nasıl yaratıldığını sorguluyor. Radikal islam ve Amerikan muhafazakarlığının kökenlerini ve doğuşunu anlatırken iki hareketin benzerliklerine de odaklanan belgesel, şimdilerde içinde bulunduğumuz dünyayı anlamlandırmak için ihtiyacımız olan yeni bir bakış açısı sunuyor. Aslında Curtis, 11 Eylül’de yaşananlarda ya da Orta Doğu ve Amerika arasındaki savaşta Batı liberalizminin yarattığı hayal kırıklığı ve mutlulukların nasıl etkileri olduğunu irdeliyor.

Dizideki ana karakterlerden biri Mısır’lı yazar ve İslam teorisyeni Sayyid Qutb. Amerika’daki eğitiminde şahit olduğu yozlaşmışlıktan etkilenen ve kendi toplumunun batılılaşmasından korkan Qutb, Müslüman Kardeşler’i kuruyor ve bu fikirlerini hayata geçiriyor. Daha sonra idam edilen Qutb’un, Bin Ladin’in akıl hocasını da yetiştirdiğini öğreniyoruz. Bu sırada Amerika’da da bir grup insan Leo Strauss’un fikirleri arkasında, ülkelerinde birliği sağlamak için hayali bir düşman yaratmaları gerektiğini düşünüyor ve Sovyetler Birliği’ni ilk aday olarak belirliyorlar. Bir tarafta El Kaide kurulup yayılırken, Amerika’da da hayali bir düşman yaratmanın nasıl önemsendiğini ve çoğu zaman ne kadar az araştırmayla hareket edildiğini izliyoruz. Curtis, dünyanın farklı yerlerinde yükselen bu iki hareketin birbirlerini nasıl beslediğini ve bu sistemlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini ortaya seriyor. Dizi ilk çıktığında fazlaca tartışılsa da şimdilerde ana fikirleri kabul görür bir hale gelmiş.

All Watched Over By Machines of Loving Grace (2011)

Günümüzde etkilerini her gün hissettiğimiz Silikon Vadisi’nin kökenlerini de anlatan All Watched Over By Machines of Loving Grace, insanların kendi ürettikleri makineler tarafından kontrol edildikleri bir dünyanın nasıl yaratıldığını açıklıyor. Disiplinlerarası bir yaklaşımla canlı ve cansız tüm karmaşık sistemleri inceleyen sibernetik biliminin çıkışıyla başlayan dizi, dünyaya, doğaya ve insan bedenine mekanik bir perspektiften bakan bu düşünce yapısının nasıl korkunç sonuçlar doğurduğunu gözler önüne seriyor. Bir yandan da şimdilerde demokrasiye dair birçok tartışmaya sebep olan ve olaya karışan teknoloji şirketlerinin otorite haline gelmelerinin de kökenine iniyor.

Burada da 1950’li yıllarda popülerleşen ve dünyada belki de en çok kişinin hakkında negatif anlamda hemfikir olduğu düşünür Ayn Rand’a dair derinlemesine bir kesit izliyoruz. Rand’ın ortaya attığı bireysellik fikirlerinin arkasına takılan bir grup insanın, herkesin kendi çıkarlarını düşüneceği ve eşitlik ve demokrasinin teknoloji tarafından sağlanacağı bir ütopya fikrinin peşinde koştuğuna şahit oluyoruz. Sonradan Silikon Vadisi’ni kuran bu insanların hiçbir dayanak olmaksızın, teknolojiyi her sorunun bir çözümü, bir nevi gerçek kurtarıcı olarak gördüğünü gözlerimize inanamayarak izliyoruz. Burada da Curtis aslında şimdilerde dahi olarak nitelendirilen birçok kişinin maskesini düşürüyor ve savunduğu fikirlerin boşluğunu gösteriyor. Bir yandan da doğanın mekanik bir perspektiften incelenemeyeceğini, sürekli değiştiğini ve stabil olmadığını açıklıyor.

HyperNormalisation (2016)

Curtis’in en güncel filmi HyperNormalisation içinde yaşadığımız belirsizlik ve kafa karışıklığının tesadüfi olmadığını ve tüm başımıza gelen olayların nasıl şekillendiğini inceleyen neredeyse üç saatlik bir belgesel. Alexei Yurchak adında bir antropoloji profesörü tarafından üretilen hypernormalization kavramı, herkesin sistemin işlemediğini bilse de bir alternatif üretemediği için her şey yolundaymış gibi davrandığı bir düzeni ve yanılsamayı anlatıyor. 1970 ve 1980’lerde Sovyet Toplumunu anlatmak için kullanılan bu terimi Curtis, günümüzü ve bizi tanımlamak için yeniden sahipleniyor. Film; Brexit, uluslararası göç, mülteciler, intihar bombacılığı ve Suriye’deki savaş gibi birçok konuyu birçok farklı olay ve figürle iç içe geçirerek ele alıyor. Curtis’in bu filmdeki asıl amacı modern dünyanın sahteliğini vurgulamak ve bize sunulan bazı gerçeklerin nasıl çürütülebileceğini açıklamak. Belgesel, liberalizmin tüm vaatlerine rağmen nasıl muhafazakarlaştığı üzerinden kendimizi hapsettiğimiz bir kontrol ve gözetleme düzeninin nasıl oluştuğunu sorguluyor.

Adam Curtis Adam Curtis Adam Curtis Adam Curtis Adam Curtis