Yazar: Gamze Akyol
14 Temmuz 2021
Skandallarıyla da tarihe geçen bir festival: Cannes Film Festivali tarihinin en “olaylı” anları

Peş peşe patlayan flaşlar eşliğinde sanki daha da yükselen o meşhur merdivenleri, zihnimize kazınan kırmızı halı anları (şu birkaç günde bile neler gördük!), plajlarında salınan genç yıldız adayları ve elbette, başrolü kimselere kaptırmayan Fransız Rivierası… Cannes denince içimiz genelde yaz kokulu, coşkulu duygularla dolup taşsa da, bir yandan da Cannes demek aslında olay demek, skandal demek, bol bol konuşulacak malzeme demek… Malum, yılın belli bir zamanı neredeyse tüm sinema dünyası Güney Fransa’nın bu küçük şehrinde bir araya geliyor ve birçok ünlü isim bir haftalığına da olsa aynı havayı soluyor. Bazı ünlüler arasında yaşanan gerilimli anlara bir de festivalin tartışmalı kararları ya da filmleri eklenince bazı seneler bu olaylar festival filmlerinin bile önüne geçiyor. Hal böyle olunca, Cannes Film Festivali’nde yaşanmış en tarihi anlara dadanmak kaçınılmazdı bizler için de. Gerçi bu sene sakin geçiyor gibi ama… Belli olmaz.

1939

En talihsiz festival açılışlarından biri şüphesiz Cannes Film Festivali’ne ait. Festival ilk defa 1930’lı yılların sonunda, Philippe Erlanger tarafından o zamanın Fransa Eğitim ve Güzel Sanatlar Bakanı’nın talimatıyla düzenlenmeye başlamış. Venedik Film Festivali’ne rakip olabilmek amacıyla 1 Eylül 1939’da düzenlenmesi planlanan ilk Cannes Film Festivali ise olabilecek en kötü sebeplerden biriyle yani bir Dünya Savaşı dolayısıyla durdurulmuş. Ve o sene festivalde gösterilen tek film The Hunchback of Notre Dome olmuş. Alman birliklerinin Polonya’ya saldırmasıyla hararetlenen II. Dünya Savaşı sebebiyle süresiz ertelenen festival yeniden ancak 1946 yılında düzenlenmeye başlamış.

1960

Federico Fellini’nin günümüzde bir klasik olarak kabul eden La Dolce Vita filmi dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde bir de Altın Palmiye kazanmıştı 1960 yılında. Ancak Katolik Kilisesi, filmin Mesih’in gelişiyle alay ettiğini söyleyerek filmi ve yönetmeni kınadı ve onu “La sconcia vita” (kirli hayat) olarak damgaladı. Film bu nedenle birçok ülkede yasaklandı ya da sansürlendi. Ertesi yıl Altın Palmiye kazanan, Luis Buñuel’in yönetmenliğini üstlendiği Viridinia filmi de yine benzer bir kadere sahipti; kilisenin gazabına uğradı ve birçok ülkede gösterimi yasaklandı.

1968

1968 yılında Fransa’nın birçok şehrinde yükselen öğrenci ve de işçi protestolarından o senenin Cannes Film Festivali de epey etkilenmişti. Festivalin jüri üyelerinden biri olan Louis Malle; Jean-Luc Godard, Miloš Forman ve François Truffaut gibi yönetmenlerle birlikte protestolara katılarak festivalin durdurulmasına öncülük etmişti. Hatta Godard ve Truffaut festivalin de ülkenin nabzını tutmasını gerektiğini söyleyerek, o an gerçekleşecek olan bir film gösterimini sahnedeki açılan perdeyi geri çekerek engellediler ve festivalin planlanan tarihten beş gün önce bitmesine sebep oldular. Carlos Saura’nın Peppermint Frappe filmi ise festivalin durdurulması sebebiyle gösterilemedi ve daha sonra da bizzat Saura filmin gösterilmesini reddetti. O sene gösterilmeyen Peppermint Frappe filmi ilk gösterimini tam 40 yıl sonra yani 2008 yılında yaptı. Olaylı geçen bu festivalin ertesi yılında ise Fransız Yönetmenler Birliği’nin isteğiyle, festival tarafından “Mayıs 1968 protestolarına sebep olan fikirlere karşılık gelen eserleri sunma” amacıyla Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisi sunulmaya başlandı. Bu seçki halen sunulmaya devam ediyor.

1983

1983 yılında Fransız aktris Isabelle Adjani festival bünyesindeki One Deadly Summer filmi için gerçekleşecek basın toplantısına katılmayı reddetti. Festivalde bulunan fotoğrafçılar ise bu duruma öfkelendiler ve Adjani’ye karşı birlik olarak küçük bir “intikam planı” yaptılar. Adjani filminin gösteriminin yapılacağı gece kırmızı halıya geldiğinde muhabirler kameralarını yere bırakıp kendisine sırtlarını döndüler.

1987

Prenses Diana’nın mavi bir Catherine Walker elbisesiyle katılıp kırmızı halıda sinema dünyasından “rol çaldığı” bu senenin Altın Palmiye kazananı Under the Sun of Satan filmi ile Maurice Pialat’ydı. Ve ayrıca Pialat 21 yıl aradan sonra Altın Palmiye kazanan ilk Fransız yönetmen olmuştu. Bir kadın katille ilişki yaşamaya başlayan bir papazı konu alan bu filmin Altın Palmiye kazanmasına salondaki izleyiciler hiç memnun olmamış ve sahneye çıkan Pialat’yı yuhalamışlardı. Bu duruma sinirlenen Pialat ise sahnedeki konuşmasında “itibarımı inkar etmeyeceğim.

Bu gece özellikle bana karşı yapılan yuhalamalar ve alaylar için mutluyum” şeklinde bir konuşma yapmıştı. Ardından da yumruğunu havaya kaldırarak “beni sevmiyorsanız ben de sizi sevmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim” şeklinde bir serzenişte bulunmuştu.

1989

74. Cannes Film Festivali’nin jüri başkanlığı yapan Spike Lee, 1989 yılında Do the Right Thing filmi ile Altın Palmiye kovalayan isimlerden biriydi. 1989 yılının favori filmlerinden biri olan bu filme beklenenin aksine Wim Wenders’ın başkanlığını üstlendiği jüriden bir ödül gelmedi. Kazanan ise o zamanlar henüz 26 yaşında olan Steven Soderbergh’ın ilk filmi Sex, Lies, and Videotape oldu. Wenders, Lee’nin Do the Right Thing filmindeki Mookie karakterini “kahramanlıktan uzak” bulduğunu söyleyerek eleştirdi. Lee ise Wenders’e “seni bir beyzbol sopasıyla bir ara sokakta bekliyor olacağım” şeklinde karşılık verdi kendisine. Elbette bu şakayla karışık bir “tehdit” ama Lee 2018 yılındaki festivalde bile hâlâ bu konuda Wenders’e karşı çok kırgın olduğunu söylediğini hatırlatalım.

2001

Michael Winterbottom’ın 24 Hour Party People filminin oyuncuları bu müzikal/dram filmlerinin reklamını (!) yapmak için tepki çeken bir yola başvurdular. Cannes’ın meşhur kumsallarından birinde birbirlerine içi doldurulmuş ölü güvercinleri fırlatarak “eğlenen” ekip, yarattıkları karmaşa yüzünden plajdan kovuldular. Ortalığı bir anda kan ve tüye bulayan ekip dolayısıyla 2001 senesinin alay konusu oldu…

2002

Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan Gasper Noé’nin acımasız tecavüz draması Irréversible, 2002 senesinin en çok konuşulan filmlerinden biriydi. Filmin galasının yapıldığı gece salondaki 200’den fazla kişi malum tecavüz sahnesi sırasında kendini dışarı atmış ve birçoğuna da sağlık görevlileri oksijen vererek müdahale etmek zorunda kalmıştı. Bu şok ve de rahatsız edici görüntüler sebebiyle uzunca bir süre tartışmaların odağı olan filmi salonda bitirebilen izleyiciler ise filmi beş dakika boyunca ayakta alkışlamışlardı.

2003

Vincent Gallo yönetmenliğinde çekilen The Brown Bunny filmi türlü sebeplerle(!) gösterildiği festivalde oldukça tepki aldı ve yuhalandı. (Evet, o oral seks sahnesi pek de sevilmemişti.) Filmi en çok eleştiren isimlerden biri olan sinema eleştirmeni Roger Ebert “festival tarihindeki en kötü film” olarak tanıttı bu filmi. Hatta bu yazısında kendisinin kolonoskopi ameliyatının bile filmden daha ilginç olduğunu söyleyen Ebert ile filmin yönetmeni Gallo, sözlü olarak da bir laf dalaşına girdiler.

2004

Michael Moore’un George Bush karşıtı Fahrenheit 9/11 belgeseline, 2004’te ABD’li yönetmen Quentin Tarantino’nun başkanlığındaki jüri tarafından Altın Palmiye verildi. Film gösterime girdiğinde ise siyasi bir kaosa neden oldu. Film, merkez sağı sert bir dille eleştirdiği için Amerikalı sağcıları çileden çıkardı ve bu sebeple de Disney filmi dağıtmayı reddetti. Buna rağmen film gişede 120 milyon dolar hasılat elde etti.

2006

Cannes’da sergilenen filmlerin tanıtımları her zaman beyazperdede yapılmıyor; çoğu yıldız Cannes’ın o güzel sahillerini de bir reklam aracı olarak kullanıyor. Bu fırsatı birkaç kez değerlendiren isimlerden biri de elbette tahmin edebileceğiniz üzere İngiliz komedyen Sacha Baron Cohen oldu. 2006 yılında Borat filminin tanıtımları için Cannes’da bulunan Cohen yeşil, fosforlu mayokinisi ile Cannes sahillerinde şöyle bir salınmış ve kendi halinde güneşlenen halkın (tabii ki bizim de) gününü renklendirmişti. Her zaman muhalif tavırlarıyla kimi kesimleri “rahatsız etme” gibi amaca sahip olan Cohen, canlandırdığı Borat’ı temsilen giydiği mayokinisiyle de 2006 yılında epey bir olay olmuştu.

Bu arada evet, akıl alan mayokinisinden dolayı bu vukuatı biraz daha öne çıkmış olabilir ama Sacha Baron Cohen’in Cannes’da oldukça matrak pek çok vukuatı daha var.

2011

Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in tepki almadığı tek bir hareketi yok belki de… Sadece filmleriyle değil, açıklamalarıyla da Cannes’ın gündeminden pek düşmüyor kendisi. (2000’de Dancer in the Dark ile Altın Palmiye’yi almıştı.) 2011 yılında da Melancholia filmiyle festivale katılmıştı Lars Von Trier. Ana yarışmada yer alıyordu Melancholia ve prömiyeri de tabii, yine Cannes bünyesinde gerçekleşecekti. Sonra ne oldu, nasıl oldu, neden oldu; anlamak gerçekten çok güç ama filmin prömiyeri öncesindeki basın toplantısında ”Hitler de haksız değill canım” gibisinden talihsiz ötesi bazı açıklamalarda bulundu. ”Yahudilere karşı değilim ama bence İsrail tam bir baş belası” diyerek işleri iyice ileri götüren Trier, (O anlarda Kirsten Dunst’ın yüzünün aldığı ifadeler…) festivalin organizatörleri tarafından “persona non grata” yeni istenmeyen kişi olarak damgalanarak festivale katılmaktan men edildi. Bu kararın ardından yanlış anlaşıldığını söylediği bir özür açıklaması yayınlasa da organizatörler kararlarından dönmedi. Trier’in filmleri bu olaydan ancak yedi yıl sonra festivale kabul edilmeye başlandı.

2012

Cannes Film Festivali her ne kadar dünyanın sayılı seçkin festivalleri arasında görülse de (tıpkı diğer bütün büyük ödül mecraları gibi) sık sık ırkçılık ve de cinsiyetçilik konusunda eleştirilerin odağı oluyor. Şu ana kadarki 73 yıllık tarihinde Altın Palmiye’nin yalnızca bir defa bir kadın yönetmene (Piano filmiyle Jane Campion) verildiği festival, 2012 yılında bu tavırları sebebiyle kadın yönetmenler tarafından protesto edildi. Bu sene Altın Palmiye için yarışacak 22 filmin tamamının erkek yönetmenlerin filmlerinden seçilmesi üzerine önde gelen bir grup kadın film yönetmeni bir araya gelerek açık bir mektup yayınladı. Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan ve alaycı bir dille kaleme alınan bu mektupta Fanny Cottencon ve Vinginie Despentes gibi birçok usta yönetmenin imzası bulunuyor. “Erkekler kadınlarda sadece dekolte söz konusu olduğunda derinliği seviyor. Tesadüfe bakın ki bu seneki Ana Yarışma için seçilen filmlerin tamamı da erkekler tarafından yapılmış” şeklinde eleştiriler bulunan bu mektuba festival yöneticisi Thierry Fremaux tarafından “jüri hiçbir filmi hak etmediği halde sırf bir kadın tarafından yönetildi diye seçemezdi” şeklinde bir cevap gelmesi üzerine festivalin tansiyonu bir hayli yükselmişti.

2015

Bu defa açılış filminin kadın bir yönetmenin yani Emmanuelle Bercot’ın La Tête haute filmiyle yapıldığı 68. Cannes Film Festivali’nin “topuklu ayakkabı” protestolarını muhtemelen çoğumuz hatırlıyordur. Yetkililerin önce reddettiği daha sonra ise kabul ettiği “topuklu ayakkabı giyme zorunluluğu” kuralından çıkmıştı bu olay. 50’li yaşlardaki bir grup kadın davetli Carol filminin galasına katılmak üzere gelmiş ama gösterime topuklu ayakkabı giymedikleri için alınmamışlardı. Hatta Amy Winehouse’ın hayatının anlatıldığı Amy filminin yönetmeni Asif Kapadia’nın eşi Victoria Harwood da sağlık sorunları nedeniyle topuklu ayakkabı giyemediği için kendisine de benzer bir uyarı yapıldığını ama sonradan festivale katılabildiğini söylemişti. Bu muamele oyuncular arasında da duyulunca kadın oyuncular kırmızı halıda bu kararı protesto etmeye başladılar. BlacKkKlansman filminin prömiyeri için Cannes’da olan Kristen Stewart kırmızı halıda, giydiği topuklu ayakkabısını eline alarak çıplak ayakla yürüdü. Sicario filmiyle festivale katılan Emily Blunt da filminin galasına düz bir ayakkabı giyerek katıldı ve bu protestolara destek verdi.

 

editörün seçtikleri