Yazar: Gamze Akyol
9 Ekim 2021
Son 10 yılın en çok dadandığımız edebi uyarlamaları

Uyarlamalarıyla daha da efsaneleşen birçok eseri çoğumuz tek çırpıda sayabiliriz; Lord of the Rings, Harry Potter, The Hunger Games, Game of Thrones ve nicesi. Edebi uyarlamalarla son yıllarda daha sık fazla karşılaşsak (ve hatta bir noktada bu durumdan sıkılmaya başlasak) da, özellikle okurken hayalimizde canlandırdığımız dünyaları ekranlarda görmenin zevki de bir başka elbette. Malum, her edebi eser sinemaya veya ekrana uyarlanamıyor, uyarlansa bile okuyucularından ya da izleyicilerinden beklenilen tepkiyi alamıyor. Ama yetenekli ellerle sinemaya uyarlanan yapımlar da çoğu zaman köklerini dayadığı eserler kadar tatmin ediyor. Bu seçkimizde de bizi tam da buradan yani kalbimizden vuran, tekrar tekrar izlemekten kendimizi alamadığımız edebiyat uyarlamalarının ‘bazılarına’ dadanıyoruz. Ve hayır Game of Thrones listede yok; finalinden dolayı küstüğümüz için değil, diğerlerine de biraz yer açmak için… Fincher hayranlığımız ise yine göz dolduruyor.

The Girl with the Dragon Tattoo (2011)

Stieg Larsson, 2004’ün Kasım ayında zamansız bir şekilde, kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan İsveçli bir gazeteci ve yazar. Gidişi çok erken olsa da ardında bıraktığı Milenyum serisiyle beraber ismi de ölümsüzleşti. Milenyum serisinin bir bölümü yazarın yazdığı notların derlenip toparlanmasıyla hazırlanabilmişti ve serinin ilk kitabı 2005 yılında yayınlanabilmişti. 2011 yılına geldiğimizde ise Larsson, Khaled Hosseini’den sonra dünyanın en çok satan ikinci yazarı olmuştu. Üç sene boyunca serinin kitapları peş peşe yayınlanmış ve bu üçleme 2012’in sonuna geldiğimizde 73 milyondan fazla satmıştı.

Bu, her biri neredeyse 700 sayfa olan bir kitap serisi için beklenmedik bir başarı gibi görünebilir ilk bakışta; ama kitabı elinize alıp okumaya başladığınızda eminiz ki bu başarının sebebini çabucak anlayacaksınız siz de. Çok küçük yaşta Feleğin çemberinden geçmiş; kimsesiz, asosyal, bir hayli zeki ama kural tanımayan ve de ejderha dövmeli bir genç kadın olan Lisbeth Salender gibi unutulması zor bir baş karakterimiz var kitapta. Ve tabii filmde de… Lisbeth geçimini hacker’lık yaparak kazansa da henüz tam olarak hayatının kontrolünü ellerinde tutamıyor çünkü yaşı dolayısıyla kendisine atanmış bir vasisi var. Lisbeth’in yolu bir gün Michael Blomkvist isimli, tuttuğunu koparan ve konuşulmaya çekinilen yolsuzlukları dergisinde korkusuzca haber yapan bir gazeteci ile kesişiyor. Özel hayatlarında çeşitli sorunlarla boğuşan bu ikili yaklaşık 40 yıl önce kaybolan Harriet Vanger’ın peşine düşüyor, bu gizemli kayıp olayını çözmeye çalışıyorlar.

Elbette bu anlattığımız kısım sadece serinin ilk kitabının dışarıdan görünen buz dağı. İlk kitap bol gizemli, heyecanlı bir dedektif romanını andırırken devam kitapları Lisbeth-Michael ikilisinin kişisel alanlarına çok daha fazla dalıyor ve haliyle hikaye daha da derinleşiyor. Filmin Hollywood uyarlaması ise 2011 yılında David Fincher tarafından çekilmiş ve oldukça beğenilmiş olsa da Fincher’ın gözünden ikinci ve üçüncü kitapları görmek henüz kısmet olmadı. Rooney Mara ve Daniel Craig’in başrolünde bulunduğu bu seri tek filmle kaldı ama İsveç uyarlamasında üç film de mevcut. Önce kendinizi Larsson’ın büyüleyici kalemine bırakıp ardından da tüm uyarlamaları izlemenizi tavsiye ediyoruz.

We Need to Talk About Kevin (2011)

Binbir çeşit sorgulamalar eşliğinde izlediğimiz, en yakınımızdakine bile şüpheyle baktıran ve gerilim konusunda en sağlam korku filmleriyle yarışan We Need to Talk About Kevin, Lionel Shriver’in aynı isimli, Nobel ödüllü romanından uyarlanan bir eser. Tilda Swinton’ın yine, yeniden keninde hayran eden performansıyla hayat bulan Eva isimli -çok üzücü- bir kadının kocasına ithafen yazdığı mektupların seslendirilmesi bize film boyunca öfke, heyecan, yas ve korku gibi çeşitli duygularla beraber eşlik ediyor.

Annelik ve aile kavramları konusunda alışılagelmiş normlara uyamayan bir kadın olan Eva ilk çocuğu Kevin ile beraber oldukça zorlu bir sınavdan geçiyor. Eva, Kevin’ın özellikle kendisine karşı gösterdiği inatçı, zorba ve aksi tavırla başa çıkmakta zorlanıyor ve hamilelikten itibaren kurmakta bir hayli zorlandığı dengesi iyice şaşıyor. Çocuğuna karşı duyduğu öfke ve hatta nefretten dolayı hissettiği vicdan azabı altında her geçen gün eziliyor. İkinci çocuğuyla beraber bu duygunun sadece Kevin’a özgü olabileceğini fark ediyor ve artık bir ergen olan oğluyla olan ilişkisinin üzerine düşmeye çalışsa da bu çabaları boşa çıkıyor. Eva’nın Kevin’ı hapishanede ziyaret etmesiyle başlayan film zaten bu konuda bize en başından itibaren olacakların haberini veriyor. Lynne Ramsey tarafından beyaz perdeye uyarlanan ve izlemesi büyük bir sabır gerektiren bu gerilim-dram üzerine sayfalarca psikolojik çözümlemeler yapılabilir. Onun için sözü daha fazla uzatmadan özeti burada bitirelim en iyisi. Ve sizi Eva’nın travmatik dünyasına davet edelim…

Silver Linings Playbook (2012)

Sekiz kategoride Akademi adaylığına sahip olan ve Jennifer Lawrence’a ilk Oscar’ını kazandıran Silver Linings Playbook, Matthew Quick’in 2008 yılında yayınladığı ilk romanından uyarlama bir eser. Quick, samimi ve akıcı anlatımıyla edebiyat dünyasında ses getirmeyi ve milyonlarca kopya satmayı başarmıştı bu ilk romanıyla. Filmin kadrosunda ise Lawrence’ın yanı sıra Bradley Cooper, Robert De Niro ve Jacki Weaver gibi yıldızlar da bulunuyor. Yönetmen koltuğu ise David O. Russell’a ait.

Bipolar bozuklukluğu olan Patrick’in bir psikiyatri hastanesinden taburcu olmasıyla başlayan film, Patrick’in yolunun en az kendi kadar “arıza” biri olan Tiffany ile kesişmesiyle kelimenin tam anlamıyla şenleniyor. Patrick kendisini aldatan eski eşini geri kazanma gibi bir hayalin; Tiffany ise Patrick’in peşinden koşuyor ve hikayemiz de bu ikilinin dalgalı ilişkisine odaklanıyor. Günümüzde eşine nadir rastladığımız, bir yanımız inanmasa da diğer yanımızın izlemekten vazgeçemediği, o klasik umut aşılayan romantik komedilerden biri olarak tanımlayabiliriz belki Silver Linings Playbook’u. Bu kadar sevilmesinde ise Cooper ve Lawrance’ın ekranlardan taşan uyumu ve de yeteneklerinin büyük bir payı olduğu da aşikar tabii.

Gone Girl (2014)

Hatırlandığında bile tüyleri diken diken edecek derecede saykoluk içeren Gone Girl elbette bu listemizde olmalıydı. Gillian Flynn’in (ki Sharp Objects’in de yazarı) çok satanlar listesinde uzun süre kalan 2012 tarihli aynı adlı romanından uyarlanmıştı film ve bu uyarlama işi de az önce adını andığımız David Fincher’a teslimdi yine. Gone Girl‘le birlikte adını anmamız gereken bir diğer isim ise Rosamund Pike; rolünün hakkını öyle bir verdi ki, kendisi hâlâ buradaki Amy Dunne karakteriyle anılıyor. Ve galiba bu filmdeki karakteri, Ben Affleck’e en çok yakışan rollerinden biriydi… Gerçek hayatta da öyle biri gibi.

Kitabın hissettirdiği gerilim ve gizemi beyaz perdeye yansıtmada David Fincher’dan daha iyi bir isim düşünülemezdi herhalde. İzlemeyeniniz kaldı mı bilmiyoruz ama biz yine de konusunu özet geçelim; Amy bir gün ortadan kaybolur. Ama bu sıradan bir kayıp vakası değildir ve bazı şüpheler doğurmaya başlar. Kocası Nick hakkında cinayet soruşturması açılacak kadar şaibeli bir durum söz konusudur. Ve Nick ne yapacağını bilemez bir şekilde bu suçlamalarla uğraşmak zorunda kalmıştır. İzleyici olarak bizler de başlarda Nick gibi olanları anlamlandırmaya çalışıp, hikayenin içindeki tezatlıklarla cebelleşiyoruz. Zamanla taşlar yerini bulsa da Amy’den bize kalan o sayko gülüşü unutmakta bir hayli zorlanıyoruz.

Orange Is the New Black (2013-2019)

Piper Kerman’ın Orange Is the New Black: My Year in a Women’s Prison isimli biyografik kitabından uyarlanan bir Netflix dizisinden bahsedeceğiz şimdi de. Kerman’ın gerçek hayat hikayesinden uyarlanan dizi, federal bir kadın hapishanesinde geçiyor. Piper Chapman isimli baş kahramanımız eski sevgilisi Alex Vause yüzünden, tam da erkek arkadaşıyla ilişkilerini bir sonraki adıma taşımaya hazırlanırken 15 aylık bir hapis cezası alıyor. Alex ile aynı hapishaneye düşen Piper burada hem ruh sağlığını hem de Larry ile olan ilişkisini korumaya çalışsa da işler tahmin ettiğinden daha karmaşık bir hal alıyor.

Baş karakterimiz her ne kadar Piper olsa da sezonlar ilerledikçe her bir karaktere gereken özeni gösteren Orange Is the New Black, parmak bastığı noktalarla da sık sık alkış topluyor. Irkçılık, homofobi gibi nefret suçlarının yanı sıra federal hapishanelerin içler açısı durumunu mizahla harmanlayarak gözler önüne seriyor. Birbirinden renkli karakterlere hayat veren şahane oyuncularla yedi sezonu deviren OITNB, yayınlandığı yıllar boyunca Emmy’den People Choice’a birçok ödülün oyunculuk ödüllerini kazanmış bir dizi olarak karşımıza çıkıyor. İlk sezondan sonra kaynak aldığı romandan uzaklaşmaya ve dallanıp budaklanmaya başlayan dizinin kadrosunda Taylor Schilling, Laura Prepon, Michael J. Harney, Kate Mulgrew, Uzo Aduba, Danielle Brooks, Natasha Lyonne, Taryn Manning gibi isimler bulunuyor.

Outlander (2014-)

Amerikalı yazar Diana Gaboldon’ın kaleminden çıkma ve 1991 yılında yayımlanmaya başlamış 10 kitaplık bir seri Outlander. Gaboldon’ın hali hazırda yazmış olduğu sekiz kitabı var ve dokuzuncu kitabın Kasım sonlarında yayımlanması planlanıyor. Dizinin ise altıncı sezonun çekimleri tamamlandı hatta yedinci sezon onayını aldı bile.

1946 yılında yaşayan ve 2. Dünya Savaşı’ndan farklı şekillerde etkilenmiş bir çift olan Claire ve Frank’in İskoçya seyahatiyle başlıyor bu uzun soluklu hikaye. Daha sonra ise bu savaşta bir hemşire olarak hizmet vermiş Claire, tesadüf eseri yoluna çıkan büyülü Craigh na Dun taşlarına dokunuyor ve kendini aniden 1743 yılında buluyor. Yaklaşık 200 sene öncesine bir zaman yolculuğu yapan Claire, hemşirelik becerileri ve tarih bilgisiyle bir şekilde durumun üstesinden gelse de kendisini bu çağda birbirinden zorlu sınavlar bekliyor. Burada hayatta kalmaya ve bir yandan da kendi zamanına dönmeye çalışan Claire hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirecek olan Jaime ile tanışıyor. Ve farklı dünyaların insanı olan ikili arasında beklenmedik bir aşk alevleniyor. Buram buram aşk kokan bu fantastik dizi zaman zaman sırtımızı sıvazlayıp bize birbirinden güzel öğütler verse de zaman zaman da hayatın ve insanların ne kadar zalim olabileceğini bir güzel suratımıza çarpıyor. Anlattığı dönemleri gerek kıyafetleriyle gerekse atmosferiyle etkileyici bir şekilde ekrana taşıyan Outlander’ın başrollerinde ise Caitriona Balfe, Sam Heughan, Duncan Lacroix, Sophie Skelton ve Tobias Menzies var.

Room (2015)

İrlandalı-Kanadalı yazar Emma Donoghue’ın aynı isimli romanından uyarlanan Room, oldukça dramatik bir anne-oğul hikayesini anlatıyor. Donoghue’ın Fritzl Davası’ndan etkilenerek yazdığı kitabı yayınlandığı 2010 yılında New York Times’ın en çok okunanlar listesine girmiş ve birçok edebiyat ödülüne layık görülmüştü.

Uyarlamasına geçmeden önce kısaca Fritzl Davası’ndan bahsetmek daha doğru olacak belki de. Davanın adı, davanın suçlusu Josef Fritzl’den geliyor. Avusturya’da yaşayan Fritzl, kızı Elizabeth’i 24 yılınca evinin bodrumunda tutan ve kendisinden yedi çocuk sahibi olan kan dondurucu bir tecavüzcü ve suçlu. Elizabeth ancak 24 yıl sonra, oğlunun hastalanmasıyla sesini duyurmak için bir fırsat yakalıyor ve hastaneye yatırılan oğlunun cebine yardım istediğini belirten bir not sıkıştırıyor. Böylelikle eve gelen polisler Elisabeth’i buluyor ve Elisabeth’in bu kan donduran yaşantısı tüm dünyada ses getiriyor. Kendisi ve sağ kalan çocukları bakıma alınırken Joseph ise yaptıklarını itiraf ediyor ve hapsi boyluyor. Filme dönersek, tıpkı Elizabeth gibi küçücük bir odada uzun yıllar esir tutulan Ma ve oğlu Jack’e Brie Larson ve Jacob Tramblay hayat veriyor. 2015 yılında gösterime giren Room, başrol oyuncusu Brie Larson’a ilk Oscar’ını kazandırmıştı.

Mindhunter (2017-2019)

Listemizin bir başka Fincher imzası taşıyan uyarlaması olan Mindhunter’ın başrollerinde Jonathan Groof, Holt McCallany ve Anna Torv bulunuyor. John Dougles ve Mark Olshaker’ın yaşanmış olaylardan uyarladığı bu eser seri katil psikolojine mercek tutuyor. 1970’li yıllarda FBI’da çalışan Holden Ford ve ortağı Bill Tench, özellikle seri cinayet ya da tecavüz gibi korkunç suçlar işlemiş suçlular üzerinde bir araştırma yapmaya başlıyorlar. O zamanlar ‘seri katil’ diye bir tanımlama yok henüz. Tanımlamanın yapılabilmesi için bu ikilinin çalışmaları yol gösterici olacak. Bu suçluların psikolojilerini, onları bu suçları işlemeye iten sebepleri incelemeye koyulan ikili azılı suçlularla görüşmeler yapmaya başlıyorlar. Ve kendilerine de psikoloji bölümünde profesörlük yapan Wendy Carr eşlik ediyor.

Çoğu bölümde gerçekten bahsedilen cinayetleri işlemiş gerçek suçluların birer kopyasını görüyoruz (şahane bir oyuncu seçimi yapıldığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz) “Peki, bu kadar beğenilen ve üstelik Netflix gibi dev bir dijital platformda yayınlanan bir dizi neden iki sezon sürmüş?” diye sorabilirsiniz. Sebebi The Girl with the Dragon Tattoo’nun devam filmlerinin gelmemesiyle aynı; David Fincher. Fincher, üçüncü sezon için fazla bitkin olduğunu ve diziye devam etmenin mantıklı olup olmadığı konusunda şüpheleri olduğunu söyleyerek diziden elini çekti… Böylelikle Mindhunter’ın hikayesi de tıpkı Lisbeth Salender’ın hikayesi gibi yarım kaldı. Ama iki yapım için de hâlâ küçük de olsa bir umut olabilir; zaman zaman Fincher’ın yarım bıraktığı bu yapımların devamını getireceği dedikoduları çıkmıyor değil.

Little Women (2019)

Louse May Alcott’ın defalarca beyaz perdeye uyarlanan bu eseri, listemize seve seve konuk ettiğimiz bir başyapıt. 1933, 1949, 1994 ve son olarak 2019 yılında sinemaya uyarlanan Little Women, Alcott’ın kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı iki ciltlik bir seri. Son uyarlamanın altında imzası olan isim ise modern zaman kadınlarının dertlerini, var olma çabasını ekranlara dolu dolu bir şekilde taşıyan isimlerden biri olan Greta Gerwig.

Amerika’daki İç Savaş yıllarına göğüs geren March ailesine odaklanıyor bu ölümsüz eser. Babaları savaşa katılan dört genç kadının ve annelerinin hayata tutunma çabalarını, hem kendileriyle hem de toplum normlarıyla verdikleri mücadeleyi anlatıyor da diyebiliriz. Kısıtlı imkanlar içinde bulabildikleri işlerde çalışan bu kadınlara hayat veren isimler ise Saoirse Ronan, Emma Watson, Florence Pugh ve Eliza Scanlen. Kendilerine de Timothée Chalamet, Merly Streep, Laura Dern gibi birbirinden yetenekli isimler eşlik ediyor. Hikayemizin merkezinde gibi görünen karakterimiz Jo yazarlık tutkusu ve döneminin bir hayli üzerinde olan dünya görüşleriyle ekran başından bizi etkisi altına alırken, kardeşlerin en küçüğü olan Beth olanca dinginliğiyle bizi sakinleştiriyor. Amy’nin dik başlı ve gelgitli halleri bizi bazen yorsa da, Meg bir abla olarak olgunluğunu her daim koruyor ve istikrarlı karakteriyle güven veriyor. Anlayacağınız birçok defa uyarlanmaya değecek karakterleriyle seyir zevkini yine yukarılara taşıyor Gerwig.

Normal People (2020)

Zamanında hisli bir şekilde dadandığımız Hulu dizisi Normal People da son yıllarda karşımıza çıkan en güçlü edebi uyarlamalardan biri. Hatta bu uyarlamanın romanın kendisinden bile iyi olduğunu iddia edenler var. İrlandalı yazar Sally Rooney’in aynı isimli, çok satan romanından uyarlanan Normal People, insanlığın ortak yarası olan ilk aşklara, edilememiş itiraflara, söylenememiş “kal”lara ithafen yazılmış bir roman aslında (evet, hâlâ hisliyiz).

İrlanda’nın küçük bir kasabasında aynı liseye giden Marianne ve Connell’ın ilişkisine odaklanan dizi, bizi yeniden tatlı ama zorlu ergenlik heyecanıyla buluşturuyor ve bazen de bu oturmamış ergence hisler sebebiyle çileden çıkartıyor. Birbirine kör kütük aşık olan ama bir türlü bir araya gelemeyen bu çekingen çiftimizin liseden başlayıp üniversiteye uzanan romantik hikayeleri gözlerimizin önünde akıp giderken başrollerimiz Daisy Edgar-Jones ve Paul Mescal’a olan hayranlığımız da aynı hızda büyüyor. Anlayacağınız Normal People’da, çok tanıdık bulabileceğiniz hatta özeneceğiniz ama bazen de “düşman başına” dediğiniz karmaşık ilişki sarmalı sizi bekliyor.

editörün seçtikleri