Sönmeyen bir intikam ateşi: Promising Young Woman film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Bir suç draması olarak görülse de parmak bastığı noktalarla birçok etiketi aşan, tanımlaması zor bir film Promising Young Woman. Üstelik yaratıcısı, Killing Eve gibi şahane bir dizinin yapımcılığını ve senaristliğini yapmış, en son The Crown’da oyunculuğunu izlediğimiz Emerald Fennell. Kendisine yaptığı işler sebebiyle güvenimiz tam ve bu güven boşa çıkmıyor yine. Filmin eleştirilecek yerleri olsa da anlatılması günümüzde hâlâ cesaret isteyen bir konuyu ekranlara dikkat çekici bir şekilde taşıdığı için bile övgüleri hak ediyor aslında. Sonu insanı allak bullak eden bu film hakkında anlatacaklarım var size.

Filmin konusundan kısaca bahsedeyim. Çocukluk arkadaşları olan Nina ve Cassandra tıp fakültesini de birlikte okuyorlar. Üniversitenin ilk yıllarında Nina’nın başına gelen travmatik ve korkunç olay sonrası ikisi de okulu bırakmak zorunda kalıyor. Nina’nın başına gelenleri sindiremeyen ve asla peşini bırakmayan Cassie’nin, tek başına giriştiği intikam savaşını izlemeye başlıyoruz biz de. Ebeveynleriyle yaşayan ve de bir kafede çalışan Cassie’nin, arkadaşının hayatını karartanlara hesap sorma arzusu dışında pek bir dayanağı yok ama yine de kararlı. Filmin temposu alışılmışın dışında ilerliyor. İlk bir saatin sonunda nerdeyse filmi bitirecekleri bir noktaya getirip, son yarım saat yine tempoyu yükseltiyorlar. Sonu ise insanın karnına ağrılar sokuyor desem yeridir. Ayrıca konusunun ve isminin esinlendiği yaşanmış bir olay var, ondan da aşağıda bahsedeceğim.

Filmin ilerleyen günlerde oldukça konuşulacağını hissedebiliyorum şimdiden (yani konuşulmalı bence). Dupduru güzelliğine ve tabii ki oyunculuk yeteneğine hayran olduğumuz Carey Mulligan, Promising Young Woman’da yine alkışlanacak bir performans sergilemiş. Yönetmen Emerald Fennell Carey için, “Onu izlemek sihir gibiydi. Ne yapacağını tam olarak biliyor ve yaptığı her şey tam da istediği gibi görünüyor” demiş. Mulligan’a eşlik eden oyuncular ise; Bo Burnham, Laverne Cox, Alison Brie, Clancy Brown ve Jennifer Coolidge.

Bir de filmin esinlendiği olayı anlatalım…

2015 yılında, Standford Üniversitesi kampüsünde yaşanan bu olay, zamanında hem ABD’de de hem de dünya basınında gündem olmuştu. Kız kardeşiyle birlikte kampüste yapılan bir partiye katılan Chanel Miller, o gece hiç tanımadığı Brock Allen Turner isimli biri tarafından tecavüze uğruyor. Burada Miller’ın adını verdiğim için kızabilirsiniz, ama merak etmeyin. Dava süresince ismini anonim tutmak ve “Emily Doe” olarak bilinmek isteyen Miller, 2019 yılında isminin kullanılmasına izin verdi. Sarhoş olduğu için bilinci yerinde olmayan Miller’ın başına gelen bu olaya şans eseri oradan geçen iki öğrenci şahitlik ediyor. Kendilerini görünce kaçmaya çalışan Turner’ı yakalayıp polis çağırıyor bu iki genç. Kendinde olmayan Miller ise olaya dair hiçbir şey hatırlamıyor. Turner olay günü tutuklanıyor ama 150 bin dolar kefaleti ödeyebilen ailesi sayesinde serbest bırakılıyor.

Gerçekten öfkelendiniz değil mi buraya kadar okuyunca bile?

Ama daha fenası var. Kendisine açılan üç ağır cinsel saldırı davasından sadece altı ay hapis ve üç ay denetimli serbestlik cezası almış Turner. Yani üç ay hapiste yatıp çıkıyor, şu an serbest. Olimpik yüzücü olan Turner hakkında bu süreçte birçok haber yapılıyor tabi. Bu haberlerin çoğunda Turner’dan “Promising young man” (umut vadeden genç adam) olarak bahsediliyor (yüzücü ya hani). İşte filmimizin ismi tam olarak bu ironiden geliyor. Nedendir bilinmez (aslında bilinir de işte neyse) bu tür davalarda ya da başka suç davalarında yargılanan erkekler için sık kullanılan bir ifadeymiş bu. Fennell bu konuda, “Umut vadeden ifadesi erkeklerde cömert bir şekilde kullanılırken, kadınlarda hiç kullanılmıyor ya da öldükten sonra isimlerinin önüne ekleniyor” diyor. Bu sebeple isim seçimi tam bir nokta atış olmuş diyebiliriz.

Brock Turner…

People v. Turner davası sürerken (ABD’deki kamu davalarına biliyorsunuz, böyle isimler veriliyor), Brock Turner’ın babası bir açık mektup yayınlamış. (Çünkü çok mağdurlar…) Mektubunda oğlunun eskiden kaburga ve cips yemeyi çok sevdiğini ama morali bozuk olduğu için artık eskisi kadar yemediğini söylemiş. Ve de 20 dakikalık bir olay yüzünden oğlunun ödediği bedeli fazla bulmuş. Burada kelimelerim kifayetsiz kalıyor, siz gerekenleri söylersiniz diye düşünüyorum. Bu “20 dakikalık” olayın izlerini hâlâ taşıyan Chanel Miller ise 2019 yılında ismini, kendi hayatını ve başından geçen bu korkunç olayı anlattığı kitabıyla, Know My Name: A Memoir ile herkese duyurdu. Kendisinin iyi olduğunu ummaktan başka elden bir şey gelmiyor.

Yaşanan bu olayı öğrendikten sonra, filme bakış açım bazı konularda pozitif bazı konularda ise negatif yönden değişti. İster bu olayı bilin, ister bilmeden izleyin yine de izlemeye değer, etkileyici bir film Promising Young Woman.

Buradan sonrası ağır spoiler!

Filmimiz, fragmanda da yer alan, etrafı “avcı”larla çevrili, zil zurna sarhoş Cassie’nin kendinden geçmek üzere olduğu sahneyle başlıyor. Cassie hakkında konuşan üç adamın sohbetlerine kulak misafiri oluyor ve geriliyoruz. Başına bir iş gelmesinden korkuyoruz. Tam korktuğumuz başımıza geldi derken bir ters köşe geliyor. Cassie aslında sarhoş değil ve “av” hiç değil. Gayet kendinde olan Cassie, kendisinin sarhoş halinden faydalanmaya çalışan Jerry’e engel oluyor. Daha sonra evine giden Cassie, kara kaplı defterini çıkartıyor ve bir çizik atıyor oraya. Arya Stark’tan hallice bir şekilde düşmanının adını da yazıyor. Cassie’nin, sık sık sarhoş numarası yapıp kendisinin bu halinden faydalanmaya çalışan erkeklere bunu yaptığını öğreniyoruz sonra. Herkes burada “acaba öldürdü mü o adamları?” diye düşünmüştür herhalde. Neyse ki niyeti, onları korkutup böyle bir şeyi başka bir kadına yapmalarını önlemek. Cassie geceleri bu planını uygularken gündüzleri bir kafede çalışıyor. Bu kafenin sahibi Gail’i görünce ise gözümden kalpler çıkıyor. Orange Is the New Black’in Sophia Burset’i Laverne Cox. Tüm güzelliğiyle ve bu defa permalı saçlarıyla arz-ı endam ediyor kendisi. Biraz dikkatim dağıldı Cox’dan bahsedince kusura bakmayın, dönüyorum filme. Bu kafeye, tıp fakültesinde Cassie ve Nina’yla aynı sınıfta olan Ryan geliyor bir gün. Cassie’den bir randevu koparabilmek için uğraşsa da Cassie’nin aklında şu an bir erkek arkadaş edinme fikri yok, aklında çok başka fikirler var. Yine başka adama bir ders verirken izliyoruz kendisini.

Buradan sonra filmi durdurdum ve “sanırım gerçekten iyi bir film izleyeceğim” diye iyice kuruldum yerime. Anlatılan konu ve özellikle anlatış tarzı merakımı arttırdı ilk anlardan itibaren.  Nina’nın başına gelenleri tam olarak öğrenemiyoruz başta. Sonlara doğru aydınlanıyor olay. Meğer Nina, Chanel Miller’ın yaşadığı olaya benzer bir olay yaşamış. Bilinci yerinde değilken tacize uğramış sınıf arkadaşı Al Monroe tarafından ve bu olayın sorumluları ceza almadan hayatlarına mutlu mesut devam etmişler. Nina ise büyük ihtimalle intihar etmiş. Nina’ya Cassie dışında doğru düzgün inanan kimse olmamış. Bilinci yerinde olmadığı için herkes rızasının olduğunu varsaymış (!). İşte Cassie’ye bu tehlikeli oyunu oynatan motivasyonun kaynağı, intikam ateşinin kıvılcımı bu.

Ailesiyle yaşayan ve intikamdan başka bir şey düşünmeyen Cassie’nin, Gail’den başka arkadaşı yok. Bu sebeple daha önce reddettiği Ryan’a bir şans vermeyi kabul ediyor. Ryan, sohbet sırasında Cassie’nin hiç hatırlamak istemediği ama aklından da çıkaramadığı isimleri peş peşe sıralıyor birden. Buradan sonra ise filmin temposu artmaya başlıyor. Defterindeki çiziklerin suretleri beliriyor tek tek. İlk hedef Madison oluyor. Nina ve Cassie’nin yakın arkadaşı olduğunu öğrendiğimiz Madison da Nina’ya inanmayanlardan. Onunla buluşup ona kendince bir şans vermeye çalışan Cassie bakıyor Madison hâlâ aynı yerde. Yani Nina’ya inanmıyor gibi görünüyor. Onu bir güzel gündüz sarhoşu edip, ilk intikam planını devreye sokuyor. Burası işte benim pek sevmediğim bir kısım. Cassie’den hafiften Killing Eve’ın ikonik psikopatı Villanelle enerjisi aldığım yer. Parayla tuttuğu bir adama Madison’u odasına götürüp, ona dokunmadan ertesi gün yanında uyanmasını istiyor. Madison’a dersini çok iyi verse de parayla tuttuğu bir adamla Madison’u yalnız bırakması (Nina gibi savunmasız olduğu bir hâlde),  Cassie’nin başından beri savaştığı yanlışla benzer bir hareket. Madison’u içine düşürdüğü durumla bir süre baş başa bırakan Cassie bu arada Ryan’la daha da yakınlaşıyor.

Cassie’nin listesinde Madison’dan sonra, Nina’nın başına gelenlerin üstünü kapatmaya çalışan fakülte dekanı, Walker var. Dekanın kızına ulaşıp, gerçekten korkutucu derecede kolay bir şekilde arabasına binmeye ikna ediyor. Daha sonra Nina’nın adını bile hatırlamayan dekanla sinirlerimizi hoplatan bir konuşma yapıyorlar. Fennell, istismar haberlerinde maalesef duymaya alıştığımız, rahatsız edici birçok cümleyi dekana yazmış. Cassie yine haklı çıkıyor, aynı tas aynı hamam. Dekanın bu yaklaşımını değiştirebilecek tek şey aynı olayın kendi kızının başına gelmesi. Cassie buna inandırıyor dekanı ve o an dekanın yüzündeki o dehşet, o çaresizlik kazınıyor hafızalara acı bir şekilde. Deftere bir çizik daha atıldı, dekan bundan sonra kolay kolay örtemez bu tarz olayların üstünü.

Listedeki üçüncü kişiye yani Al Monroe’nun avukatına geliyor sıra. Avukatın evine giden Cassie fark ediyor, bu seferki öncekiler gibi değil. Belki de en suçlu kişilerden biri ama yine de yaptıklarından pişman olan, Nina’yı hatırlayan tek kişi de o. Cassie affediyor onu, kendi kendine cezasını vermiş zaten. Bu arada Ryan’la işler ciddileşiyor, ailesiyle bile tanıştırıyor Cassie onu. Nina’nın annesiyle yaptığı konuşmanın da etkisiyle bir süreliğine kendini zincirlerinden kurtarıyor Cassie, yapmak zorunda hissettiği ve kendisini de yiyip bitiren intikam planlarını bırakıyor. Ryan’la gerçek olamayacak kadar iyi, müzikalleri andıran bir aşk yaşıyorlar sanki. Filmin kara bulutlarını bir süreliğine ve pek gerçek olmayan bir şekilde dağıtan bu sahneler biraz aşırı geldi bana. Zaten kısa sürede yine eski havasına geliyor film, daha büyük bir fırtına geliyor sessiz sedasız. Madison’u kendinde olmadığı geceyi hatırlamaya çalışırken bırakmıştık en son. Daha fazla dayanamayan Madison Cassie’ye gelip, o gece o adamla bir şey yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyor. Cassie ona gerçekleri söylüyor ama Madison’un bu süreçte aklı epey başına gelmiş, hatıraları canlanmış. Nina’nın başına gelenlerin bir videosunu bırakıyor Cassie’ye. Bir bomba misali evinin salonuna atıp kaçıyor. Cassie’yle birlikte dinlediğimiz videoda tanıdık bir ses duyuyoruz, Ryan da oradaymış. Burada Carey Mulligan’ın performasını tekrar tekrar izledim. Bu sahnenin Cassie için bir dönüm noktası olacağını şak diye anlıyoruz Carey’in yüzünden. Ryan’ın gerçek olamayacak kadar iyi olduğunu sezdirseler de yine de bunu öğrenme şeklimiz etkileyiciydi. Artık Ryan da herkes gibi. Cassie bu defa kendisini de yakacak intikam ateşini yeniden harlıyor. Ryan’dan şantajla Al Monroe’nun bekarlığa veda partisinin yerini öğreniyor. Ryan’ın bu andan sonra gerçek, çirkin yüzü ortaya çıkıyor.

Ve yaklaşıyor yaklaşmakta olan. Al Monroe’nun ve tıp fakültesinden birçok arkadaşının bulunduğu veda partisine striptizci kılığında gidiyor Cassie tek başına. Burada Cassie’den renkli saçlarıyla ve hafif histerik bakışlarıyla buram buram Harley Quinn havası aldım. Ama yine de içim rahat değil. Malum burası gerçek dünya, Gotham değil. Kadınlar tek başına güvende değiller burada. Cassie’nin planı işe yarıyor gibi görünüyor, Al Monroe dışında herkes baygın ve Monroe yatağa bağlı. Cassie belki de yıllardır bu hesaplaşma gününü beklemiş (biz de yaklaşık 2 saattir bekliyoruz). En çarpıcı ve de haklı konuşmalarından birini yapıyor Monroe’ya. Sırf şu 5 dakika bile birçok filmden daha etkileyici kesinlikle. Durumun farkına geç de olsa varan Monroe’nun ağzından yine trajikomik bazı cümleler dökülüyor. Bu şekilde suçlanmak her erkeğin kabusudur diyor. Aklıma bir Handmaid’s Tale repliği geliyor burada: “Erkekler kadınların kendilerine gülmelerinden, kadınlarsa erkeklerin kendilerini öldürmesinden korkar.” Korkular pek eşit dağılmamış sanki değil mi? Monroe’ya söylenecek çok şey olsa da, artık filmin tartışmalı sonuna geliyoruz. Cassie, Nina’nın ismini gerçek anlamda Monroe’nun üzerine kazımaya çalışıyor (Lisbeth Salender namıdiğer Ejderha Dövmeli Kız misali). Kelepçelerinden kurtulan Monroe, Cassie’yi alt ediyor. Ve bir süre inanmakta zorlandığım bir şekilde, boğuyor Cassie’yi. Ertesi gün Monroe yatağa kelepçeli ve Cassie’nin bedeni yanı başındayken bile hâlâ inanmıyorum bu olayın gerçekliğine. Monroe’nun en yakın arkadaşı Joe ile birlikte cesetten kurtuldukları sahneye kadar inkar ediyorum bu durumu. Buradan sonraysa karnıma yumruk yemiş gibi hissederek filmi bitirmeye çalışıyorum artık. Monroe’nun düğününe geçiyoruz, Cassie’nin ailesi ise kızları için kayıp ilanı vermişler. Fennell’ın bize ve de Cassie’ye reva gördüğü son git gide daha da kötüleşiyor derken Cassie’nin, en son nerede olduğunu bildirdiği bir mektubu Al Monroe’nun eski avukatına yolladığını görüyoruz. Aynı zamanda Ryan’a da bir takım laflar hazırlamış önceden, mesajlar ekrana tek tek polis sirenleri eşliğinde düşüyor. İşte Fennell’ın yazdığı bu son epey tartışmalı. Cassie’nin önceden planladığı mesajlar, Monroe’nun eski avukatına güvenip tek şansını onda kullanması gibi bazı sorunlar biraz bu sonu sorgulatıyor. Hepsinden önemlisi Cassie’nin artık hayatta olmaması biz seyircilerin beklemediği ve de görmek istemediği bir son. Ayrıca sanki bir Killing Eve sezon finali izler gibi hissettiğimi de belirtmeliyim. Fennell bu acımasız ters köşelerde ısrarcı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.

İzleyen çoğu kişinin sonunu değiştirmek isteyeceği, sürükleyici ve de bol mesajlı bir film olmuş Promising Young Woman. İlham aldığı çarpıcı olayı daha da akıllarda kalıcı bir hâle getiren Fennell, bu filminde beklentilerin üstüne çıkmış diyebilirim. Carey Mulligan’ın performansı ise çok konuşulacak gibi. Palm Springs film festivalinde Uluslararası Yıldız ödülünü aldı bile. Daha birçok ödül kazanacağını tahmin etmek de zor değil. İzledikten sonra uzun bir süre boşluğa baktırıp, düşüncelere daldıran bu filmin sonu hassas kişiler için rahatsız edici sahneler barındırsa da, herkesin izlemesini temenni edebileceğiniz türden bir film.

Bir not: Gamze’nin diğer film ve dizi yazılarını Dizi Film Reçeteleri adlı blogundan da okuyabilirsiniz.