Yazar: Janset Atacan
18 Temmuz 2021
Soyut gerçekliklerde özgürleşmenin çekiciliği: Atypical’a veda

Çok özledik, sensiz eksiğiz dedik ve Sam Gardner son bir macera için geri döndü! Atypical’ın final sezonunda, rotasını Antarktika’ya çeviren Sam’e veda etmenin haklı üzüntüsünü yaşıyoruz. Gardner ailesinden vazgeçmek istemiyor, gözlerimiz dolu dolu, şakır şukur demeden ağlamakta sakınca da görmüyoruz. Sam’in yeni bir sezonda daha karşımıza çıkacağını söylemek isterdik ancak öyküsü aklımızı çelen duygularla sona eriyor. Sam, bir kuş gibi özgür olmanın klişeliğinde asla boğulmuyor; aksine sınırları işgal etmeyi ve toplumsal rollerin basiretsiz yükselişini reddetmeyi öğreniyor. Atypical’a son bir kez dadanıyoruz. Saygılarla.

Keir Gilchrist’ın otizmli bir genç olan Sam Gardner’a hayat verdiği Atypical, gönlümüzde tarifi imkansız bir boşluk bırakarak ekrana veda etti. Dikkatleri kısa sürede üstüne çeken pek yetenekli Robia Rashid’in yaratıcısı olduğu dizi son sezonunda beklediğimiz etkiyi yaratmaktan çok uzak bir söylemle bizi selamlıyor. Rashid, senaryodan sebepsizce kopan karakterlerini acımasızca önümüze seriyor. Bunu söylerken içimiz parçalanıyor fakat hikaye hiç olmadığı kadar dağınık. Her bölümde bir bakışına aşık olduğumuz Gilchrist’ın oyunculuk neymiş be dedirttiği dizide Sam cesaretini gömleğinin yakasına iliyip, Antarktika’nın yolunu tutuyor. Şükür kavuşturana! Sam’in Antarktika yolculuğu dördüncü sezonu hatırı sayılır bir şekilde işgal ediyor; ancak Rashid detaylı olay örgüsünü bir kenara bırakmış ve yan karakterlerine serbest geçiş hakkı tanıyor. İlk üç sezonda Gardner ailesinin hayatında önemli bir yer kaplayan Evan ve Julia’yı neredeyse hiç görmüyoruz. Bu aceleci tavır senaryonun içine fütursuzca yerleşmiş; öyle ki zaman zaman başka bir dizi izliyormuş hissine kapılmaktan kendimizi alamıyor, üzülüyoruz. Rashid’in geçmiş sezonlardaki inceliklerini unutmuş değiliz, zaten çok geçmeden sular duruluyor ve her şey yerli yerine oturuyor.

Bu hikayede mutsuz sonlara yer yok

Antarktika, dizinin fedakar annesi Elsa için beklenmedik en yakın arkadaşı bir penguen olan Sam için tartışılması güç bir karar. Kuzey Kutbu’nun derinliklerini çözmeye çalışan Sam neyse ki ev arkadaşı Zahid, sevgilisi Paige ve tüm sevdiklerinin desteğini alıyor. Hikayenin Sam’i Antarktika’ya göndermek gibi güvenli bir limana park etmeyi tercih etmesi, merkezine ailevi ilişkileri alan bir dizi için şaşırtıcı değil. Seyirci de zaten radikal kararların alınmasını ya da Elsa ve Doug’ın evliliklerinin bitmesini beklemiyor. Burada mutsuz sonlara yer yok! İkilinin gelgitli ilişkileri durgunlaşıyor, Casey de özgürleşememenin eşiğinde çırpınıyor. Paige’in maskot kariyerini terk ettiği bölümde, aklımız Aşk-ı Memnu’da şoför Sait’in Hilmi Önal’ın adamı olduğunun anlaşıldığı ana gidiyor. Öylesine ihtiraslı, ateşli ve doğru bir adım.

Çalışkan öğrenci olmanın dayanılmaz zorluğu

Altın çocuk olmanın üzerinde yarattığı baskıya dayanamayan Casey ise, bu sezonun odak noktalarından birisi. Cesareti biraz kırılmış; ailesi, okulu ve sevgilisi arasında sıkışan Casey kameranın koltuğunu Sam’den devralıyor. Onunla beraber ağlıyor; ağladıkça gözümüz Glee’nin hâlâ ekranlarda olduğu, dünyayı daha iyi bir yer hâline getirmek için çalıştığımız yıllara dalıyor. Her şey çok güzel. Finn ve Rachel birlikte, Kurt sahnede, Santana koridorda özgüvenle yürüyor. Casey, kimliğini aramaya çıkan bir başka yolcu bu öyküde. Atypical’ın özel olanı, özel kılma fikri de McKinley’deki koro odasında yaşanan kimlik mücadelesine göz kırpıyor. Rashid, kafasına eseni yapan süper deli karakterlerini gönlümüzü fethetmek için birer birer sıralıyor. Üstelik bunu bilinç dışı bir mekanda değil, uygun koşullarda pekala Eskişehir’le kıyaslanma ihtimali olan küçük bir banliyöde yapıyor.

Casey alışık olduğumuz karakter çizgisine kıyasla, bu sezonda bir girdabın içinde kayboluyor. Neyse ki bu kayboluş, uzun sürmüyor ve finale doğru özgür bir sese kavuşuyor. Dördüncü sezonda doğrudan seyirciye hitap eden Casey kalıplara sığmayan, sığmak da istemeyen birisi. Hayatını istediği gibi, bir kurala bağlı olmaksızın yaşamayı seçiyor.

Antarktika’da yeni başlangıçlar

Sam’in attığı her adımla, farklılığı kucaklamamız gerektiğini; kimliklerin bir hayalden ibaret olduğunu, mutlak doğrunun serin sularda boğulduğunu öğreniyoruz. Birinci sezonda dış dünyadan korkup dolabına saklanan bir Sam’le, finalde ise kilitli kapıları açan bambaşka bir karakterle karşılıyoruz. Sam, o eski Sam değil; baskıcı anne karakteriyle özdeşleşen Elsa çok daha rahat, Doug evde, Casey ait olduğu yere döndü. Bu anlamda Atypical’da tasvir edilen cesareti bir nilüfere benzetmek mümkün. Dokunduğunuz an suya batma ihtimali var ancak mücadeleyi sürdürüyor. Sam’in kameraya attığı son bakış tam da böyle. Yeni başlangıçlar yapacağının habercisi, anlatacak öyküsü, yürüyecek çok yolu olan birinin bakışı; fakat ne yazık ki karakterlerinin özgünlüğüne, cesaretine ve arzularına tutunan güçlü hikâyelere seyirci ilgi göstermiyor. Riverdale ise dağlara taşlara isyan etmemize neden olan altıncı sezon onayını aldı, tabii bu farklı bir yazının konusu.

Güzel ve özgür bir dünyanın hayali

Atypical, sırtımıza yük olmuş toplumsal kimliklere aldırmadan yürüdüğü yolu Sam ve babasının Antarktika’ya doğru çıktığı yolculukla sonlandırıyor. Arayıp bulamadıklarımız bazen yanı başımızda, bazen de dışarıda çok uzak soğuk bir ülkenin kıyısında kalıyor. Bu sebeple gözlerimizi kapatıp Sam’in Antarktika’ya ulaştığına inanıyor, tıpkı Sam gibi her bireyin özgür ve eşit şartlarda yaşayabileceği güzel bir dünyanın hayaline kapılıyoruz.

 

 

 

editörün seçtikleri