Tanıştığımıza çok memnun olduk, The Politician
yazar: Eren Özlü

Sonunda aranan kan bulundu. Açık açık söyleyelim: Sıkıcı ve öz verisiz geçen yaz döneminin sonunda yavaş yavaş hareketlenmeye başlayan ekranlar The Politician ile seviye atladı. Biz de bağımlısı olduk hemen tabii. Hazır bu kadar içli dışlı olmuşken hiç vakit kaybetmeden sizi de tanıştıralım istedik.

Daha hiçbir şey hakkında fikrimi söylemeden şu konuda sizi uyarmalıyım: Baştan sona “Ne övdün be” diyeceğiniz bir yazı ile karşı karşıyasınız.

Bir dizi Ryan Murphy yapımı olarak duyurulduğu andan itibaren bir tarihi sürecin parçası oluyor. İnsanlar o diziyi bu sürece göre değerlendiriyor. Eee buna bağlı olarak da ben dahil birçok kişi The Politician halka duyurulduğundan beri haklı olarak ön yargı kazandık. Kendimce bunun sebebini ise Murphy’nin yakın zaman çalışmalarına bağlıyorum ve buradan deli gibi linç yiyeceğimi düşünüyorum.

Benim düşüncem şu: The Pose 2018’e bomba gibi düştü ama ikinci sezonuyla beklenen ilgiyi çekemedi. American Horror Story artık fazla tekrara kaçmaya başladı ki bu dizinin en beğenilen yanı her seferinde bize farklı yaklaşmasıydı. Feud mükemmel bir diziydi ama istediği kitleye asla ulaşamadı. Yani özetle 2017’den beri giden bir rehavet silsilesi var bu yaratıcı yapımcımızın üzerinde. En azından şu ana kadar öyleydi. Çünkü The Politician sonbahar sezonuna gümbür gümbür bir giriş yaptı.

Yazımıza küçük çaplı bir özet yaparak başlayalım:

Dizi zenginlik ve refahın zirveye çıktığı Santa Barbara’daki bir lisenin başkanlık seçimlerini anlatıyor. Daha doğrusu ilk sezonun konusu bu… Fakat bu lise başkanlık seçiminde o kadar çok olay ve sansasyon yaşanıyor ki resmen Amerika Başkanlık seçimlerini aksatmıyor.House of Cards… O kadar çok gerçek olaya ve siyasi sansasyona gönderme var ki… ABD siyasi tarihine dair biraz bilgi sahibiyseniz diziyi izlerken daha çok eğleniyorsunuz o yüzden.

Tüm bu seçim tantanasını başkarakterimiz ve seçimdeki adayımız Payton Hobart’ın gözünden inceliyoruz. Payton’ın ailesi çok zengin. Hem de aşırı zengin! Çocukluktan beri de hep ABD başkanı olmanın hayallerini kurmuş, planlarını buna göre yapmış. Yakın arkadaşları da kendisine sonsuz bir inanç duyuyor, onunla beraber yürüyorlar bu yolda. Onların hayalleri de zaten Payton’ın liderliğiyle birlikte geleceğin First Lady’si ve Başkanın Özel Kalemi olmak… Anlayacağınız çekişme çok büyük.

Bu arada okulun seçmen kesimi dizide arka planda kalsa da o kadar iyi ayarlanmış ki… Öğrenci rolleri, aynı gerçek seçimlerde olduğu gibi, birçok dala ayrılıyor. Sonuna kadar taraftarlar, söyleme göre hareket edenler, apolitikler… Gerçekten düşünüldüğü için tebrik edilmesi gereken bir ayrıntı. Bu noktada bir de oyunculuklara selam göndermeli bence. Başarılı performanslar bir yana, oyuncu-karakter uyumu da hikayenin verdiği hissi pekiştirmede etkili olmuş.

Ryan Murphy dizilerinin vazgeçilmezi olan Jessica Lange cadoloz, dolandırıcı büyükanneyi o kadar iyi oynuyor ki… Tabii bunun yanında benim şöyle bir tezim de var Lange için: Kendisi, başka bir Murphy yapımı olan ve Joan Crawford ile Bette Davis arasındaki efsanevi kavgayı anlatan Feud dizisindeki Joan Crawford rolünün üstüne belli nüanslar koyarak kendini bu rol için hazırlamış sanki. Çok da iyi yapmış.

Lange’ın yanında konuşulması gereken diğer bir isimse kesinlikle Gwyneth Paltrow. Kendisi başkarakterimiz Payton’un annesi Georgina Hobart’ı oynuyor. Yahu bol aksiyonlu süperkahraman filmlerinin arasında boğulan bu kadıncağız ne güzel de çıkmış gelmiş, oyunculuğunu kanıtlamış bu dizide. Eğer kadroyu ben hazırlasaydım bu rol için aklıma ilk gelen isim asla olmazdı, ancak artık ondan başkası oynayamazmış gibi hissediyorum. Bu da son sözüm!

Her oyuncu bence (ve şaşırtıcı şekilde) övgüyü hak etse de son olarak başroldeki Ben Platt’e değinmek zorundayım. Bu genç oyuncu nasıl level atlanır çok iyi biliyor.2018’e dek kendisini hep yan rollerde, karakterlerde görmüştük. Birçok filmde ve dizide yer almıştı ama asıl Pitch Perfect filmleriyle hafızamıza kazınmıştı. The Politician’ı izleyene dek… O artık büyüklerin masasında oturma hakkını kazandı. Gerçekten oyunculuk anlamada doğru zamanı bekleyerek ve sabrederek 12’den vurmak bu olsa gerek! Birçok oyuncuya yeni bir rakip var. Herkes siperlere!

Biraz daha tekniğe inecek olursak…

Size asla dizinin baştan sona görüntü yönetmenliği açısından mükemmel olduğunu söyleyemem. Ama açıkçası o kadar, o kadar, O KADAR iyi sahneler var ki… Ayrıca bu sahneler sadece görsel anlamda değil hikaye ve diyaloglarıyla da kusursuz. Hele o ikinci bölümdeki, Shirley Bassey’nin Love Story şarkısı eşliğinde çekilen tartışma sahnesi ne öyle! Resmen nazar boncuğu emojisi koyasımız geldi.

Bunun yanında kostüm ve prodüksiyon tasarımına da bir alkış. Size şöyle söyleyeyim kıyafetler asla konunun yanında dikkat çekmiyor. Ama üstüne düşündüğünüzde “Yeni Gossip Girl bu” diyorsunuz. Mekanlara da yine doğal ama şık detaylar hakim. Odalar, sınıflar… Gerçekten tipik bir Amerikan lisesinin koridorlarında gibisiniz. Evler ise… Bu çocukların hepsi çok zengin olduğu için gördüğünüz her ev hayallerinizi süsleyecek kadar güzel. Abartılı ama güzel.

Diyalogların, akılda kalıcı sahnelerdeki en önemli detaylardan olduğu söylemiştik. Sanatsal ve değerli cümlelerin yanında komik ve beklenmedik o kadar iyi sözler var ki. Ayrıca bu sözler doğru insanlara mükemmel bir şekilde teslim edilmiş. Mic drop! Dizinin yazarlığını üstlenen Brad Falchuk’a da buradan selamımızı iletelim. (Falchuk ile Gwyneth Paltrow geçtiğimiz yıl dünya evine girmişlerdi, malum.

the_politician_s01e01_57m52s83266f

Dizinin son bölümüne geldiğimizde ise bizi beklenmedik bir sürpriz karşılıyor: Bette Midler. Yahu bu kadına her rol mü yakışır! Burada da yine aşık olunası… Kraliçemiz dizide New York Eyaleti Senatörü’nün Basın Sözcüsü olarak karşımıza çıkıyor. Hem de öyle bir çıkıyor ki… Dünya üzerindeki Amerika siyasetini konu alan tüm türlerdeki dizileri izlemiş biri olarak şunu belirtebilirim ki daha önce hiç bu kadar komik bir rol görmemiştim. Resmen kahkahalar attığım oldu. Mükemmel tasarlanmış bir role mükemmel yerleştirilmiş bir oyuncu. Daha ne diyebilirim ki?

MV5BYjg4YzlkN2ItYzY1OS00YzU0LTlhMzAtNTk3MDQ4MzQxNGVjXkEyXkFqcGdeQXVyNDg4NjY5OTQ@._V1_SX1777_CR0,0,1777,806_AL_

Üstüne üstlük ilk yedi bölümde diziyi ne kadar beğensem de sürekli kendi kendime sormuştum: Tamam iyi hoş da, bu dizi ikinci sezonda ne işleyecek? Çünkü şimdiden dizi 2020’de başlayacan ikinci sezon için onayını aldı. Ben bu soruyla dört dönerken, sekizinci yani son sezon bana öyle bir cevap verdi ki, gerçekten beklenmedik bir yerden vurdu diyebilirim.

Yeni hikayeyi fazlasıyla merak etmekle beraber başta Bette Midler olmak üzere birçok iyi oyuncunun ikinci sezonun devamlı kadrosunda olacağını öğrenmek de beni fazlasıyla mutlu etti. Ama siz de biliyorsunuz ki biz dadanistler fazla kurcalamadan duramayız. O yüzden de şimdi kafamı kurcalayan şu soru ile uğraşıyorum:

ACABA BU KADAR MÜKEMMEL BİTEN (DAHA DOĞRUSU BAŞLAYAN) BİR HİKAYEYİ İKİNCİ SEZONDA HARCARLAR MI, ŞAHLANDIRIRLAR MI?

Bizim neyi tercih edeceğimizi biliyoruz…

Onların seçimlerini hangi yönde kullanacağını da göreceğiz.

Son olarak diyebileceğimiz tek bir şey var:

God Bless the Politician!