Tebdil-i mekanda ferahlık arayanlar: Nomadland film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Jessica Bruder’ın 2017 yılında yayınlanan Nomadland: Surviving America in the Twenty-First Century isimli romanını beyaz perdeye taşıyan Chloé Zhao, birçok eleştirmenden tam not almış gibi duruyor. Oscar, Emmy ve daha birçok ödül sahibi başrol Frances McDormand’ın da bu övgülerdeki payı oldukça büyük elbet. Amerika’daki, kiminin mecburiyetten kiminin ise tercihen yaşadığı göçebe hayatları konu alan bir film Nomadland. Karavanlarını kendilerine ev yapıp, kaplumbağa misali yuvalarını yanında taşıyanların, hiçbir yere kök salamayanların hikayesi de diyebiliriz. 2020’nin en iyileri arasında gösterilen bu filmi, göçebe kültürünü ve tabii ki Frances McDormand’ı konuşalım biraz. Nomadland film incelemesi

Nomadland işini, evini ve eşini kaybetmiş 60 yaşındaki Fern’in karavanıyla yollarda geçirdiği hayatını anlatıyor. Buralarda çok rastlamadığımız ama ABD’de azımsanamayacak kadar fazla görülen bu tarz göçebe hayatı konu alan filmimiz Fern ile başlayıp Fern ile bitse de, arada geçen sürede başka hayatlara da dokunuyor. Çoğunun 50 yaş üstü olduğu bu göçebe topluluğunu izlerken elimde olmayan sebeplerle (kodlanmış toplumsal mesajlar) rahatsızlık hissetsem de, bu hissi görmezden geldiğimde çok daha başka şeyler de hissettirip, anlattığını anladım Nomadland’ın. Bir olay filminden ziyade sade bir duygu filmi olan bu filmin amacı göçebe hayatları gözlemek ve olduğu gibi yansıtmak daha çok. Chloé Zhao, Nomadland’da hiçbir sahneyi süslemeye çalışmamış, olduğu gibi belgelemiş sadece. Hani ara ara göçebelerle röportaj yapılsaymış film değil belgesel olurmuş, o derece.

2018’de yapılan bir araştırmaya göre ABD’de göçebe olarak yaşayan yaklaşık 1 milyon kişi varmış. Karavanlarıyla ülkeyi gezen ve bulabildikleri geçici işlerle hayatını geçindirmeye çalışan 1 milyon insan… Üstelik çoğunluğu da filmde gösterildiği gibi orta yaşlı ya da daha yaşlı. Bize çok yabancı olmasının başlıca nedeni bu zaten. Çoğumuz anne-babasının karavanda yaşadığını hayal edemez ya da emekli olayım da karavanla ülkeyi gezeyim diye düşünmez herhalde. Hem el alem annesini babasını sokağa atmış (!) demez mi? Der.

Evet, Türkiye’de de karavan hayatına yönelik ilgi artmaya başladı ama bir zorunluluktan ziyade, bir tür lüks gibi. Hatta bütçe ayrılması gereken bir hobi gibi diyelim. Hem zaten blogger’lar, vlogger’lar sağ olsun, genelde genç çiftlerin seyahat amaçlı kalkıştığı zamansal-parasal bir yatırım bu. ABD’de ise bu 1 milyonun büyük bir kısmı bu hayata mecbur. Bu nedenle, bir karavanım olsa da onunla dünyayı gezsem diye düşündüğümüz zamanki heyecan ve heves değil, daha çok yol kenarına park edilmiş karavanda tek başına yaşamanın hüznü filmde hissedilen. Bunun yanı sıra filmin şahane sinematografisi ve de müzik seçimleri de çok alkışlandı.

2008 yılında yaşadığımız büyük küresel ekonomik krizden en çok etkilenenler şüphesiz yoksullar ve de orta gelirliler oldu. Garibanın yüzünün güldüğü nerde görülmüş zaten. Bu krizden dolayı, USG Corparation isimli inşaat şirketi Nevada’daki fabrikalarının ve lojmanlarının bulunduğu Empire’ı kapatmak zorunda kalmış. Böylece 2011 yılında, yaklaşık 750 kişiyi hem işsiz hem evsiz bırakmışlar. Filmimizin başrolündeki Fern de bu kişilerden biri. Bu olaydan sonra derme çatma kamyonetini bir karavana dönüştüren ve göçebe hayat tarzına geçen Fern, bunu başta mecburiyetten yapsa da daha sonra vazgeçemediği bir alışkanlık haline geliyor bu yaşam tarzı. Yolda edindiği arkadaşları, yaşadığı özgürlük hissi ona kocasını hatırlatan yatak odalarından ve yerleşik hayattan kaçmasını sağlıyor belki de.

Film yedi farklı eyalette, dört ayda çekilmiş. Bu süre zarfında Frances McDormand gerçekten bir göçebe gibi yaşamış. Göçebelerin çalıştığı işlerde gerçekten çalışmış, bir süre yardım etmiş onlara (filmde de izlediğimiz Amazon’daki paketleme işi gibi). Amazon’un göçebe topluluğuna en çok faydası olan iş yerlerinden biri olduğu söyleniyor. Hatta sırf bu geçici işçi alımı için CamperForce isimli bir program bile yaratmışlar. CamperForce, yılın yoğun zamanlarında ve sürekli işçilerin çoğunun izin almak istediği özel günlerde hem işlerin aksamasını engellemek hem de göçebe topluluğa fayda sağlamak adına oluşturulmuş 2011’de. Burada çalışan göçebeler saat başı yaklaşık 15 dolar alıyormuş ve dört-beş günlük çalışmayla birkaç aylık masraflarını çıkartıyorlarmış. Böyle olunca Amazon, bu göçebe topluluğu için en temiz ve de kârlı işlerde başı çekmeye başlamış. Çünkü alternatifleri arasında yol kenarındaki benzinliklerin tuvaletlerini temizlemek ya da fast food dükkanlarının mutfağında düşük bir ücret karşılığı çalışmak var.

McDormand filmin çekimleri süresince karakteri Fern’in karavanında yaşamanın rolünün gerçekçiliğine katkıda bulunacağını düşünmüş. Karavana bir isim bile koymuş: Vanguard. Kendi kişisel eşyalarını yerleştirmiş karavana ve çoğu günler onun içinde uyumuş. Sonra karavan yaşamının zorluğu nedeniyle buna daha fazla devam edememiş ve “yorgun rolü yapmak benim için gerçekten yorgun olmaktan daha iyi” diyerek bırakmış orada yaşamayı 63 yaşındaki McDormand. Benim bile filmi izlerken belim ağrıdı, sırf bu sebepten bile McDormand aldığı her bir övgüyü hak ediyor diye düşünüyorum. Spoiler vermesi zor, başı ve sonu açık filmlerden olan Nomadland hakkında detaylara girmeden uyarımızı yapalım yine de.

Buradan sonrası spoiler içeriyor.

Filmimiz Fern’in karavanına alamadığı eşyalarını bir depoya bırakıp yolculuğa çıkmasıyla başlıyor. Bu sahne Fern’in karavan hayatının acemisi olduğunu anlamamız açısından önemli bir sahne belki. Geceyi geçirmek için kendine bir park yeri bulan Fern ile ilk gecemizi geçiriyoruz. Bizim için (yani yerleşik yaşayanlar için diyelim) dert etmediğimiz bir meselenin kaygısını Fern’in yüzünde görüyoruz. Karavan hayatına aşina olmayanların bilmediği ya da düşünmeye gerek duymadığı bu park sorununa birkaç defa daha şahit oluyoruz filmde. Benim karavanım var şuraya park edeyim de uyuyayım diyemiyor bu insanlar. Çoğu özel mülk sahibi, karavanların park etmesine izin vermiyor ya da belli bir kira karşılığında izin veriyor. Bunun yanı sıra sırf göçebe topluluğuna ayrılmış alanlar da var ama her yerde değil tabii. Fern bir süre bu çevrede konaklarken tanıdık birkaç kişiye rastlıyor. Filmin belki de en iyi repliklerinden birini duyuyoruz burada. Daha önceden özel ders verdiği bir genç kız annesinden Fern’in evsiz olduğunu duyduğunu söylüyor. Fern’in cevabı ise, (Türkçeye çevirmesi biraz zor) “I’m not homeless. I’m just houseless. Not the same thing, right?” oluyor. Evsiz olmadığını, evini gittiği her yere götürebildiği göçebe yaşamının sokaktaki evsizlerin yaşantısından farklı olduğunu vurguluyor.

Amazon’da birkaç gün çalışan Fern burada arkadaş ediniyor, para kazanıyor ve en önemlisi biraz da olsa yalnızlığından kurtuluyor. Yalnızlık filmin en çok verdiği duygulardan biri, varlığını hep hissettiriyor. Amazon’daki işinden sonra bir süre iş bulmakta zorlanıyor Fern. Karlı, buz gibi gecelerin ardından sıcak bir yere, bir kamp alanına gidiyor. Burada biz de Fern’le birlikte yeni göçebelerle tanışıyoruz. Tanıştığımız göçebelerin çoğu kurgu karakterler ama Linda May, Charlene Swankie ve Bob Wells gibi gerçek göçebeler de varmış aralarında. Kendilerini oynayan bu oyuncuların hikayelerine biraz kurgu serpiştirilmiş tabii.

Her bir göçebeyi kısa kısa tanıyoruz, ateşin başında kendilerini anlatıyorlar. Fern’in ise bu hayatı yavaş yavaş benimsediğini hissediyoruz sanki. Tanıştığı kişiler arasında iki isim öne çıkıyor. Biri Dave diğeri ise Swankie. Swankie’yle olan sohbetlerini ve dostluklarını hafif buruk bir şekilde izliyoruz. Her ne kadar hayranlık duyulası bir şekilde güçlü olsalar da yine de ister istemez insana bir hüzün basıyor. Ama onlar birer göçebe, onları bir eve yerleştirmek düşündüğümüzün aksine onlara iyi gelmeyebilir. Swankie’yi sıradaki yolculuğuna uğurlayan Fern de bir süre sonra kendi yolculuğuna devam ediyor. Bir kamp alanında Amazon’da tanıştığı arkadaşı Linda May ile birlikte çalışıyor. Fern’in sürekli yalnız kalmamak için uğraştığını fark ediyorum burada. Swankie gidene kadar onun yanında kalıyor, daha sonra Linda’nın yanına sürüyor karavanını. Burada filmin övülen sinematografisinden bol bol tadıyoruz. Güney Dakota’da bulunan Badlands Ulusal Park’da bir yürüyüşe çıkıyoruz Fern’le birlikte. Ah bu sahneleri sinemada, dev ekranda izlemek vardı…

Bir süre sonra Linda da yolculuğuna devam ediyor. Tekrar yalnız kalan Fern uyumakta bile zorlanıyor başta. Dave yakınlaşmaya çalışsa da Fern buna izin vermiyor. Yine de Dave hastalanınca onu hastaneye götürüyor, onunla ilgileniyor. Bu sürede Dave’e biraz ısınan Fern, belki de yalnız kalmamak için Dave’le birlikte Wall Drug’a çalışmaya gidiyor. Burada yine bir süreliğine de olsa Fern’in keyfi yerinde. Yalnız değil, parasını kazanıyor ve park edebileceği güvenli bir yeri var. Zaman zaman bu çılgın tüketim çağımızı da düşündürüyor bu bakımdan Nomadland. Mesela kimsenin elinde doğru düzgün telefon görmüyoruz (yaş ortalamasından da olabilir). Herkes birbirini dinliyor, birbirinin yüzüne gerçekten bakıyor. Yalnız oldukları zamanlarda da radyo dinliyorlar, gökyüzünü izliyorlar. En son ne zaman telefonsuz bir saat geçirdiğimi ya da sahip olduklarımın kıymetini bilip bilmediğimi düşündüm göçebelerin hayatını izlerken. Yanlış anlaşılmasın, göçebe hayatını yetersiz ya da üzülecek bir şey olarak gördüğümden değil. Sadece yerleşik hayatın nimetlerini fark ettiğimden. Gerçi şu an herkes dört duvar arasında yaşamaktan bıkmışken, belki de doğrusunu yapanlar göçebelerdir değil mi?

McDormand diğer göçebelerle birlikte filmin açık hava prömiyerinde.

Fern’e dönecek olursak. Dave ile Wall Drug’da çalışmaya devam ederken, Dave’in oğlunun gelişiyle bu mutlulukları bölünüyor. Oğlu, torunu olacağını haber vermeye gelmiş Dave’e. Oğlunun ısrarlarına dayanamayan Dave, torunu ve oğluyla yaşamak için ayrılıyor Fern’in yanından. Yine yaşamak zorunda olduğu beraberliğiyle, yalnızlığıyla baş başa kalıyor Fern. Bu seferki sanki daha derin. Girdiği geçici işlerle yolculuğuna devam ederken karavanının bozulmasıyla tekrar evsiz kalıyor. Karavanını satması tavsiye edilse de Fern buna yanaşmıyor, sahip olduğu tek evini satamıyor. Kız kardeşinin yanına gidiyor bir süreliğine. Bu arada kız kardeşinin eşinin emlakçı olduğunu öğreniyoruz. Karavanını tamir ettirebilmek için borç para almaya gelen Fern, kendisini birden karşısında durduğu fikrin kanlı canlı temsilcileriyle aynı ortamda buluyor. İnsanlara bir ömür çalışarak ödeyebilecekleri evleri aldırdıkları için gayet memnun olan emlakçılara lafını sakınmıyor Fern. Kız kardeşinin kalma ısrarlarını da geri çeviriyor. Fern, artık dört duvar arasında istese de yaşayamaz belki de. Karavanını tamir ettiren Fern, yine evini bir yol kenarına park etmiş daha önce tanıştığı genç bir göçebeyle sohbet ediyor. Bu gence evlilik yemininde okuduğu Shakespare şiirini ( Shall I compare thee to a summer’s day?) okuyor ve dünya gerçekten de bir dakikalığına güzelleşiyor. İlk dinleyişimde bu kadar beğendiğim başka bir şiir oldu mu hatırlamıyorum, öyle bir şiir. Küçük bir itirafım var yeri gelmişken. Filmin ilk yarısında zaman zaman sıkıldığım yerler oldu, bu şiirle birlikte utandım bu duygumdan. Film burada bitse bile yeterli olurdu benim için ama devam ediyoruz. Dave’in davetini kabul ediyor sonunda ve yanına gidiyor Fern. Bir süre Dave ve ailesiyle güzel vakit geçiriyor. Acaba bu sefer kalmayı kabul edecek mi diye aklımızdan geçiyoruz. Ama hayır yine aidiyetsizlik hissi sardı etrafımızı. Merdivenlerde Dave ve oğlunun piyano çalışını izlerken hazırlıksız yakaladı hepimizi. Frances McDormand’ın yüzünde gördük hepimiz o çaresizliği. Karavana sığınmaya, yollara düşmeye mecbur Fern.

Sanki bu Fern’in içinde tamamlanması gereken bir yolculuktu ve Dave’in ailesinin yanındaki son çabasıyla birlikte tamamlandı. Artık Fern bir göçebe olduğunu ve yollarda yalnız olduğunu kabullendi. Başladığı yere, Amazon’da çalışmaya geri dönüyor Fern. Tek başına kutluyor yeni yılı. Yüzünde aynı anda hem buruk bir sevinç hem de hüzün görebiliyoruz. Swankie’nin hayata veda ettiğini öğrenen Fern, onu hayalindeki gibi anmak için yola düşüyor. Bob’la yine akıllara kazınan bir konuşma yapıyorlar. Hatırlanan şey yaşar diyor Fern. Hayatının uzunca bir süresini kocasını ve eski hayatını yaşatmakla geçirdiğini fark ediyor. Yolculuğuna başladığı yere, Empire’a geri dönen Fern son kalan eşyalarına ve belki de bu kadar uzun zamandır yaşatmak için uğraştığı hatıralarına veda ediyor. Yine, yeni, yeniden yollara düşen Fern’nin bize anlatılan hikayesi de bitiyor böylelikle.

Chloé Zhao’nun ve Jessica Bruder’ın gitmek zorunda kalanlara adadıkları Nomadland, bağımsız çağdaş dram filmi olarak sınıflandırılıyor. Çoğu bağımsız filmin aksine arkasında büyük bir yapım şirketinin olması, bağımsız film kategorisinde şimdiden ödülleri süpürmeye başladığına göre pek bir sorun olmamış herhalde. Türüne ne denirse denilsin bence ortaya sağlam, etkileyici ve de takdir edilesi bir iş çıkmış. Başrolünde Frances McDormand değil de başka biri olsaydı bu kadar etkileyici olur muydu, ondan emin değilim ama. Tebdil-i mekanda ferahlık olup olmadığı sorunu, Fern gibi bizim de kendi yolculuğumuzda çözmemiz gereken bir şey sanırım. Ucu açık ve de kişisel. Ferahlığı bulur muyuz bilmem ama gitmek zorunda kalmadan huzuru ve mutluluğu bulabilmemizi temenni ediyorum hepimize.

Bir not: Gamze’nin diğer film ve dizi yazılarını Dizi Film Reçeteleri adlı blogundan da okuyabilirsiniz.

 

Nomadland film incelemesi Nomadland film incelemesi Nomadland film incelemesi Nomadland film incelemesi Nomadland film incelemesi